
Sanatçı E. akademisyen Prof.Dr. Aydın Ayan'ın 12 Mart ve 12 Eylül gibi dönemler üzerine yaptığı, 1979'da Devlet Resim ve Heykel Sergisi ödüllü, birbirini tamamlar nitelikte ikili(diptik) kompozisyonları
Diyalogun Eşiği:
Anlamın Yüceliği mi Eleştirinin Sevimsizliği mi?
Ümit Yaşar Gözüm*
Ömrün Kanadında: Zamanın Sessiz Uçuşu
Ömür, insanın avuçlarında tutmaya çalıştığı ama her seferinde parmak aralarından kayıp giden ince bir ışık. Yaşamın hızla uzaklaştığını hissedenüstat, bu ışığın peşinden bakarken içindeki derin sızıyla boğuşur. Ona göre ömür, bir kartalın kanadında süzülen ve göğe değmeden kaybolan bir yolculuktur. İnsan, doyamadığı günlerin ardında bıraktığı boşlukla yaşar; sözcüklerle acıyı terbiye eden ozanların nefesi bile bu sızıyı dindirmeye yetmez, diye serzenişte bulunur.
Tike ise bu duygusal tonun karşısına sezginin hafifliğini koyar. Üstadın göğsüne başını her yasladığında, tuğla çatılı bir kentin üzerinde dolaşan beyaz bulutların dinginliğini hisseder. Ona göre düşüncenin ışığı dışarıdan değil, insanın kendi içinden doğar. Yaşamın ağırlığıyla konuşan bilgeye karşı, sezginin hafifliğiyle konuşan bir ses yükselir. Böylece iki bilgelik arasında ilk gerilim belirir: biri ömrün kaçışını görür, diğeri kanadın altındaki rüzgârı.
İç Dünyanın Yankıları: Karanlık ve Işık Arasında
İnsan kendi içine döndüğünde yalnızca kendi sesini değil, başkalarının da yankılarını duyar. Üstat, içe dönmenin karanlık yüzünü anlatır: kırık sandalyelerinde gün tüketen aksakallar, köy camisinin duvarına yaslanıp geçmiş orman günlerine hayıflanan ihtiyarlar, tandır başında yüreği nemli gelinler, evladını toprağa verirken başını kıbleye çeviren babalar… Ona göre iç dünya, insanlığın bütün kırılganlığını saklayan bir kuyudur.
Tike ise bu karanlığın içinde ışığın da var olduğunu hatırlatır. Yangının yanında küllerin altındaki kıvılcımın da bulunduğunu söyler. İç dünyanın yalnızca acıdan ibaret olmadığını, insanın kendi karanlığını fark ettiği anda ışığa da yaklaşabileceğini dile getirir. Böylece iki bilgelik arasında ikinci bir karşıtlık belirir: biri karanlığı görür, diğeri karanlığın içindeki ışığı.
Sevginin Ağırlığı, Anıların Taşıdığı Dünya
Sevgi, insanın en büyük gücü olduğu kadar en ağır yüküdür. Üstat, coşkun akan yüreklerin zamanla nehirde sürüklenen taşlara döndüğünü anlatır. Ona göre anılar, cenneti bile cehenneme çevirebilecek kadar ağırdır. Sevginin bile bir ölçüsü olmalıdır; çünkü ölçüsüz sevgi insanı taşlaştırır.
Buna karşılık Tike, taş olmanın kötü olmadığını söyler. Nehir bazen taşlara çarparak şarkı söyler; anılar ağırdır ama insanı diri tutar. Sevginin ölçüsü, insanın kendini kaybetmeden sevebilmesidir. Böylece iki bilgelik arasında bir tamamlayıcılık doğar: biri sevginin ağırlığını hatırlatır, diğeri ağırlığın içindeki melodiyi.
Düşünmenin Sanatı: Gürültüde Kaybolan Anlam
Düşünmek, üstada göre gözü bağlı satranç ustasının hamleleri gibidir. Her hamle hem aklın hem sezginin ortak ürünüdür. Dijital çağın gürültüsü içinde düşünmenin değeri giderek azalmakta; anlam, hızın ve yüzeyselliğin altında ezilmektedir. Aydınlar sözcüklerle oyun oynarken anlamın yüceliğini kaybetmiş, sözcükler etkisini yitirmiştir.
Anlamın kaybolmadığına inanan Tike, yalnızca gürültünün arttığını söyler. İnsan duyamadığı için anlamın yok olduğunu sanmaktadır. Gürültü sustuğunda anlam yeniden duyulur hâle gelir. Böylece iki bilgelik arasında yeni bir gerilim doğar: biri anlamın kaybolduğunu savunur, diğeri anlamın hâlâ orada olduğunu.
Öfke Dili ve Kavramların Çöküşü
Kavramların içi boşaldığında sözcükler keskin kılıçlara dönüşür. Bilge, öfke dilinin günlük yaşamı kuşattığını, insanların birbirine sözcüklerle saldırdığını anlatır. Eleştiri ise yanlış anlaşılmaktadır; kötüyü aşağılama sanatı sanılan eleştiri, aslında gerçeği gösteren tek rehberdir. İnsan bildiği kadar değil, eleştiriye açık olduğu kadar sağlam durur.
Genç bilgelik, eleştirinin yaraladığını ama iyileştirdiğini söyler. İnsan yarasını sakladıkça çürür; gösterdikçe kabuk bağlar. Öfke dili, eleştirinin yokluğunda büyür. Kavramların çöküşü, insanın kendini duyamamasından kaynaklanır.
Köprüler ve İnsanlık: Yıkımın Eşiğinde Dayanışma
Üstat, insan söz konusu olduğunda köprüleri yıkmamak gerektiğini söyler. Köprü yıkmak, insanlığı yıkmaktır. İnsanlar birbirine ulaşamadığında yalnızlık büyür, öfke derinleşir.
Tike, köprülerin bazen yıkılabileceğini ama insanın kendi içinden yeni köprüler kurabileceğini hatırlatır üstada. Yıkım, her zaman son değildir; bazen yeni bir başlangıcın kapısıdır. Böylece iki bilgelik arasında bir denge kurulur: biri köprüleri korur, diğeri yenilerini inşa eder.
Tarihin Yorgun Belleği ve Kaybolan Simgeler
Biraz cesaretle bakıldığında her şeyin kaynağının insanın kendisi olduğu görülür. Üstat, yakınmanın kolaylığından söz eder; insan kendi sorumluluğunu görmek yerine şikâyeti seçer. Tarihin yorgun belleği, insanlığın kendi simgelerini taşıyamayacak kadar zayıfladığını gösterir.
Tike ise, simgelerin kaybolmadığını; onları taşıyacak ellerin zayıfladığını söyler. Nehirler vadilerden aksa da kaynağı zirvelerdir. İçimizde büyük nehirler akar; bazen setleri yıkan sellere dönüşür. İnsan, kendi içindeki akışı tanıdığında tarihin yükü hafifler diye de bir hüküm oluşturur.
Eleştirinin Yokluğunda Büyüyen Öfke
Anlamsızlık, insanın içini daraltan görünmez bir çemberdir. Düşüncenin nefesini keser, ruhun hareket alanını daraltır. Üstat, bu çemberin nasıl büyüdüğünü anlatırken tevazu üzerine yaptığı bir konuşmayı hatırlar. Ona göre tevazu, geçmişin başarılarını kabul etmekle başlar; fakat orada bitmez. Kendinden önce çok şey başarıldığını söylemek doğrudur, ama daha başarılacak çok şey olduğunu eklemek de zorunluluktur. Çünkü insan, yalnızca geçmişin gölgesinde yaşadığında kendi ışığını kaybeder. Işığını kaybeden toplum ise araştırmadan, üretmeden, keşfetmeden yaşayan bir sürüye dönüşür.
Üstat, insanlığın bu noktaya nasıl geldiğini düşünürken, Tike onun sözlerine başka bir kapı açar: Nehrin kaynağına akması için önce suyun sesini duymak gerektiğini söyler. İnsan, kendi içindeki suyun sesini duyamadığında yönünü kaybeder. Anlamı yalnızca yaşam–ölüm, siyaset ya da cinselliğe indirgeyenler, o büyük değeri daraltır; anlamın genişliğini kendi korkularının sınırlarına hapseder. Oysa anlam, insanın bütün varoluşunu kapsayan bir ırmaktır; daraltıldığında taşar, taşkınlığında ise öfke büyür.
Eleştirinin yokluğu, işte bu taşkınlığın en belirgin işaretidir. Eleştiri, insanın kendine tuttuğu aynadır; aynayı kıran, yüzünü göremez. Eleştiriden kaçan toplum, kendi karanlığını büyütür. Karanlık büyüdükçe öfke de büyür; çünkü insan, anlamlandıramadığı her şey karşısında öfkeye sığınır. Öfke, anlamın yokluğunda doğan en kolay duygudur. Düşünmek zahmet ister, öfke ise çabasızdır. Düşünceyi terk eden toplum, öfkeyi bir kimlik gibi taşımaya başlar.
Üstat, öfkenin büyüdüğü yerde utancın da büyüdüğünü söyler. Çünkü öfke, insanın kendine yabancılaşmasının ilk adımıdır; utanç ise bu yabancılaşmanın fark edildiği andır. Utanç, insanın kendi içindeki boşluğu görmesidir. Eleştirinin olmadığı yerde bu boşluk derinleşir; derinleştikçe insan kendini kaybeder.
Tike, bu karanlık tabloya karşı bir denge önerir. Ona göre eleştiri, yalnızca bir yıkım aracı değil, aynı zamanda bir yeniden doğuş kapısıdır. İnsan, eleştiriyi kabul ettiğinde kendi içindeki suyun sesini yeniden duymaya başlar. Su, kaynağına doğru akmayı hatırlar; insan da kendi köklerine dönmeyi. Eleştiri, insanın içindeki akışı düzenleyen bir ritimdir. Bu ritim bozulduğunda öfke büyür; ritim yeniden kurulduğunda ise öfke küçülür.
İki bilge arasında kurulan dengeyle derinleşir: Eleştirinin yokluğu yalnızca düşüncenin değil, insanlığın da kaybıdır. Eleştiri, insanın kendine açtığı bir kapıdır; o kapı kapandığında öfke içeri dolar. Kapı açıldığında ise anlam yeniden genişler, insan yeniden nefes alır.
Anlamın Kapısını Açmak: Yeni Bir Denge Arayışı
İnsan, anlamdan uzaklaştıkça kendi içindeki kapıları da kapatır. Kapılar kapandığında düşünce daralır, daralan düşünce öfkeyi büyütür. Üstat, bu döngünün insanlık tarihinde kaç kez tekrarlandığını hatırlatır. Ona göre anlamdan uzaklaşmak yalnızca bir zihinsel yorgunluk değil, aynı zamanda bir varoluş kaybıdır. Eleştiriye kapanan insan, kendi içindeki aynayı karartır; aynası kararan yönünü kaybeder. Eleştirinin olmadığı yerde öfke büyür, öfkenin büyüdüğü yerde ise utanç sessizce kök salar.
Tike ise, bu karanlık döngünün karşısına insanın büyüme ihtimalini koyar. Ona göre insan büyüdükçe öfke küçülür; çünkü büyümek, kendi karanlığıyla yüzleşmeyi göze almaktır. Öfke, yüzleşmekten kaçanların sığınağıdır; anlam ise yüzleşmeyi seçenlerin yoludur. Anlamın kapısını kapatmadıkça hiçbir şey kaybolmaz; insanın içindeki ışık, en karanlık anlarda bile yeniden doğacak bir kıvılcım taşır.
Anlam, insanın hem karanlığı hem ışığıyla yüzleştiği yerde yeniden doğar. Bu doğuş, bir aydınlanma anı değil; uzun, sabırlı ve çoğu zaman acı veren bir iç yolculuktur. Eleştiri, bu yolculuğun kapısını aralayan anahtardır. Eleştiri olmadan insan kendi içindeki gölgeleri göremez; gölgelerini göremeyen ise ışığını tanıyamaz. Eleştiri, insanın kendine karşı dürüst olma cesaretidir; bu cesaret olmadan anlam genişlemez, yalnızca dar koridorlarda dolaşır.
Üstat, insanın kendi içindeki dengeyi bulduğunda hem öfkenin küçüldüğünü hem de anlamın genişlediğini söyler. Denge, insanın karanlığıyla barışması değil; karanlığın içindeki ışığı fark etmesidir. Tike ise bu dengeyi bir akış olarak görür: suyun kaynağına dönmesi gibi, insan da kendi özüne döndüğünde berraklaşır. Berraklaşan insan hem kendini hem dünyayı daha açık bir gözle görür.
İki bilgelik arasında kurulan derin uyum: Anlam, insanın içindeki pencereleri açtığı yerde çoğalır; eleştiri, bu pencereleriaralayan ince bir dokunuştur. Öfke küçülür, utanç çözülür, insan kendi içindeki genişliğe doğru yürür. Ve sonunda, anlamın kapısı aralandığında, insan yalnızca dünyayı değil, kendini de yeniden görmeye başlar.
Bu yeni denge, insanın hem kırılganlığını hem gücünü kabul ettiği bir eşiğe dönüşür. Anlam, artık uzak bir ideal değil; insanın kendi içinden yükselen bir çağrıdır. Bu çağrıya kulak veren herkes, kendi yolculuğunun kapısını aralamış olur.
*Felsefeci, Yazar, Eleştirmen
ZorbaTVdergi Kurucu Genel Yönetmeni
Sanatım Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Sosyete art Blog: Düş ve Gerçek Köşesi
Instagram: @zorbeyümityaşargözüm
Facebook: Ümit Yaşar Gözüm
e-posta: uygozum@gmail.com
Entelektüel Tartışma Platformları
Toplumsal Buluşmalar Platformu
Türkütopya Sanat Platformu
Ankara (Kalesi)İzdüşümleri
Bodrum Aspat Düşleri Platformu
Kurucu Başkanı
Yeni yorum ekle