Karanlığın Eşiğindeki İnsanlık: Yalnızlığın, Umudun ve Çürümenin Denemesi

Felsefe

Karanlığın Eşiğindeki İnsanlık:                                                     Yalnızlığın, Umudun ve Çürümenin Denemesi

Ümit Yaşar Gözüm*

 

Çatlamış Bir Dünyanın İçinden

İnsanlık, kent soylu keyiflerin efendileriyle yıkıntılar arasında bir lokmanın derdine düşenlerin aynı evrende nefes aldığı tuhaf bir çağdan geçiyor. Tutkuyu sınırlayanların çoğaldığı, buna karşılık varoşların giderek daha özgürleştiği bir evrenin parçasıyız artık.

Varoluşun çatlaklarından sızan dizeler, kentlerin umursamaz kalabalığında yankılanıyor: “Beni yeniden doğur bir koyun kıyısına; deniz kızları kessin göbek bağımı. Fırtınaların gizeminde bir tekne sığınsın yüreğime. İçinden nergis kokulu annem çıksın güvertesine. Güneş gören yamaçlardan süzülsün martılar açık denizlere…” İnsan henüz farkında değil: Oysa çatlamış bir dünyanın içinde yaşıyor.

İnsanlığın İki Yüzü:İnsanı mı sordunuz kardeşlerim? Yaşamayı zehreden de o, güzelliğe çeviren de… Ellerinde kil, çamur yoğuran sanatçının düşleridir eser doğuran; kendi eline doğmak budur işte.

Kelebekler ve ölüm Tike… “Ölü kelebekler vadisine uzanalım” dediğinde ürpermiştim. Ölümün de bir vadisi olabileceği hiç aklımdan geçmemişti. Geçimsiz insanlar vadisi daha mantıklı olurdu belki. Ama söyleyen bir tanrıçaydı; benimse kanıksanmış değerlere inanmak gibi bir derdim yoktu. Yol aldıkça anladım güzellikle, harabelerin ahenkli iç içeliğini.

Uygarlığın Laneti ve Toplumsal Körlük:Bir antik kentin agorasında, binlerce yıllık yer sofrasına kurulmuş cehaletin izlerini sürerken, ayağa kaldırılmış birkaç taş tonozun ardında arkaik ruhların dolaştığını fark etmiştim. Kitle uyanmalıydı; başka ilahlar akıllarını kilitlemeden…

Ve üstat, kalabalığa bakarak öfkeyle haykırdı: “Dinleyin insan kardeşlerim, hepiniz kendi karanlığından başka ne bıraktı ardında…”

Yazgısını nazar boncuğu sanıp tespih taneleri gibi sabır çeken zavallıların evreninde biz aşk konuşuyoruz Tike. Softa, hangi sokakta kaybolduğunu sorgulamayanlardan hayatının özetini istiyor; sıradan isteklere sığınmalarını bekliyor. Zavallının içinden geçenler, vaat edilen cennete ulaşamadan silinip gidiyor hafızasından.

Doğanın Aynasında İnsan:Dağdan düşen gölgeler, dağların silüeti midir üstat? Zirveden kopup gelen pınarların damlacıkları, yosunlu vadilerde tükenen nesneler, o kopuş anına kadar dağların esiri miydi? Ah özgürlük tutkusunun yoldan çıkardığı sözcükler… İnsanın umuda tutunan yanı…

Bireyin düşünmesi beynin özgürleşmesiyse, doğmalara karşı durması kitlenin özgürleşmesi değilse nedir?

Yalnızlık, Hiçlik ve Varoluşun Sınırı

Biliyor musun Tike: Dünyadan kopmuş, sonu gelmeyen yalnızlığımızın ardında sürekli düşünen beynimizin olduğunu fark ettiğimde değişti insana bakışım. Benimkisi artık seçilmiş bir yalnızlıktı. Varlığın özünü yakalayan insandan yokluğa sarılmasını bekleyenlerin hayal kırıklığı… Yokluk hiçliktir. Nihayetinde koca bir hiçliğin merkezinde değil miyiz?

Bize hep uçurumun dibindeki lanetten bahsettiler üstat. Oysa biz uçurumun başında durmuş laneti sorguluyorduk. Sonra gözümüzün içine baka baka ittiler aşağıya…

Elbette alkış beklemiyor uzak Asya’daki köklerimiz; elbette bir aferin çocuğu değiliz. Ancak köksüzleşme toplumların karabasanı olmaya başlıyor. Sanki uygarlıkların on bin yıllık laneti yağıyor coğrafyanın üzerine. Ne zaman rahat bir nefes almaya kalksa bu yüce millet, lanetlilerin saldırısına uğruyor.

Kutuplarda doğanın açmazına terk edilmiş vicdanlar görünce buzul kesildim. Ölümün eşiğinde “insanlık” diye haykıran sesimi duyan olacak mı kaygısı… Ne büyük azaptır bilir misin Tike?

Ne zaman felekten bir gece çalsam, uzak bir kuytuda ağlayan sevgilinin varlığı düşer aklıma üstat. Annemin akıl sağlığımı korumamı öğütleyen dualarını hatırlarım.

İnsanlar… Kimisi melek yüzlü şeytan, kimisi cehennem zebanisinden korkunç yüzleriyle bir melek.

Evren ağır aksak ilerliyor Tike; sanki bir el döndürüyor öküzün boynuzuna saplanan ağır kütleyi. Bıraksa düşecek kendi uçurumuna evren… Ne var ki, öküz dünyadanakıllı.

Sokağa bakıyorum; bastırılmış şehvetin kollarına atılmaya hazır büyük sürü ürkütüyor insanı. Geleceğin karanlığını burada aramak en doğrusu. Bilgiye mesafeli, dünya nimetlerine istekli soğukkanlı bir kitle türedi dünyanın dört bir yanında. Ayaklar baş olmayı yeni yeni öğreniyor.

Aklıma sesleniyorsun üstat, pamuk ipliğiyle bağlandık öfkeli, haşin bir çağa; sonu hayra çıkmayacak bir labirentin esiriyiz.

İnanç, Ritüel ve Kutsalın Sorgulanışı: Dinleyin yaratanın ölümlü kulları; ölümsüz olan yalnızca O:Bakın asırlardır iktidarından bir şey kaybetmiyor.

Dün gibi hatırlıyorum Tike; ıssız sokakların kaldırım taşlarında yuvarlanan bir sürü ayyaşın, düşkünlüklerini tanrının gazabına bağladıklarına tanık olmuştum. Onları dinleyince, gerçekte tanrının bile umurunda olmadıklarını düşünmekten alamamıştım kendimi…

Tike, üstadın dinginliğini bir kez daha bölme ihtiyacı duydu: “Ah üstat, seninle fark ettim bilgelik asla ‘oldum’ demiyor. Biliyor ki olmanın da halleri var. Hayal perdesinden geçmenin bile soylu bir savaş olduğuna inananlar kazanır demiştin ya… Her gün yeniden kazanıyorsun kalbimi. Kuru sıkı sallayan taraflı kalemşorların türediği, bilginin değersizleştiği toplumlarda. En büyük korkularımı yıkıp geçen coşkun bir nehir gibi besliyorsun aklımı, yüreğimi…

Yıkım, Kayıp ve Lanetin Gölgesi:Yaşamı sorgularken nerede durduğumuz ve hangi pencereden baktığımızdır bizi öznel ya da nesnel kılan, Tike.

Yıkılan köprüsünün başında ağıt yakan mimarın acısı derindir; ama sele kapılanların yakınlarının acısı daha gürültülüdür. Birileri “keşke daha az çalsaydı malzemeden” diye dövünürken, kalabalık “gidenlerin mezarı bile olmayacak” diye üzülür. Giden ise cürmü kadar bıraktığı boşlukla kalır. Sorgulamak gerekir bütün yaşananları Tike; ama sadece insan kalarak sorgulamak…

İki yakası bir araya gelmeyecek diye üzülenlerin çoğu, kendi ecel defterine bir damla gözyaşı bile dökemeden göçüp gidiyor. Tenlerinin altında ötekinin yüzünü taşıyan riyakârların kırdığı beyaz zambakları bir bilseler… Varoşlaşmış kültürlerin mimlenmiş fısıltıları asla tükenmez. Her kapı önünde üretmeden yaşayan birkaç dedikoducu cellat oturur dünü anıp, bugünü yargılayarak. Bu yüzden geleceği yoktur varoşların, hele cellatlarının hiç…

Ölümlüler dünyasında bir ölümlü ki, onu dipsiz kıyılara eken ve çıkaran güç oldukça sonu gelmez insanın. Lanetlilerin duasını üzerine çekenler, üzerlerinde birer paratoner taşırlar. Hep lanet işler yaparak bozarlar toplumun huzurunu. Toplum tepkisiz kaldıkça cehalet kol salar dört bir yana, metropollerde palazlanır. Oysa bilseler ki her tepki; bir eylemin inkârı ile kabullenişi arasındaki duruşumuzdur. Kendi yazgısını yaşamış kişiliklerin, ötekinin yaşamına ilk can suyu damlasını akıtanlar olduğunu da anlarlar.

Minareler bile susuyor yeni bir vakte kadar. Vakitler karışıyor insanda; ama yaratan karıştırmıyor vakitleri. Ezan sesleri çan seslerine karışıyor bu topraklarda. Topraklar kanla yıkanmış, inançlar sabırla. Gece kirletiyor ışığı; ışık fersiz, ayın umurunda değil hiçbir şey. Unutma Tike; cehaletin kolunun uzandığı toplumlarda, sefaletin eli hep titrekti. Bundandır gücün kitleleri cehaletle terbiye etme hastalığı.

Yazının Kutsal İzleri: Yazı; dilimize değmeden evrene bıraktığımız izdir. Sözcüklerim Tike… Onları doğuran bir anneye övgüler dizer gibi kalemimi kutsuyorum. Kavramların tutsağı beynim; altı görünmeyen bir aysberg. Merak ediyorum: Sorgulamalarım nasıl bir patlama yaşayacak?

Bütün eylemleri iki bilinmeze yükleyip kurtulduk sorumluluktan. Ne onların tanrısı duydu insanlığın sesini ne de zaman affetti kendimizi kandırmamızı. Son anlarda bile gökyüzünün son mavisini çalmaya çalışıyordu birileri. İşte o kadar insandık.

İnsanın Kendi Küllerinden Doğuşu:Ah Tike… Seni seyrederken yüreğim coşuyor. Düştüğüm her boşluktan yeni anlamlar yüklenmiş olarak çıkmayı başarıyorum. İnsan bir şeye dayanarak tutunur yaşama. Nesnelerin de böyle bir konumu vardır; bir yere, başka bir nesneye dayanmak gibi. Bazen Yaratan’ın bir dayanak olsun diye insanı seçtiğini düşünür ve üzülürüm onun adına. Sanırım yeryüzünün en güven vermeyen dayanağı insan.

El değmemiş çakıl tanesinin bile kalmadığı bir çağın geldiğini sorguluyoruz. İlginç olan ise uçurumun başında vaaz verenlerin, en çok taş atanların softalar olması.

 

*Felsefeci, Yazar, Eleştirmen

ZorbaTVdergi Kurucu Genel Yönetmeni

Sanatım Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Sosyete art  Blog: Düş ve Gerçek Köşesi

Instagram: @zorbeyümityaşargözüm

Facebook: Ümit Yaşar Gözüm

e-posta: uygozum@gmail.com  

Entelektüel Tartışma Platformları

Toplumsal Buluşmalar Platformu

Türkütopya Sanat Platformu

Ankara (Kalesi)İzdüşümleri

Bodrum Aspat Düşleri Platformu

Kurucu Başkanı

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.