Otoriter Zihniyet

Felsefe

Otoriter Zihniyet

Fahri ATASOY

Türk toplumunun geleneksel yapısını önyargısız bir şekilde değerlendirmek gerekli. Tarih çalışmaları normalde bilimin nesnel yaklaşımıyla yapılır. Bilim bize ne tespit ediyorsa onu bilgi olarak verir. Biz o bilgileri kullanırız. Doğru kullanmak da kullanırken eğip bükmek ve çarpıtmak da elimizde. Burada maksadımız önemli. Sorgulanması gereken yer burası. Tarih, Türkler için ne anlam ifade ediyor? Sosyoloji ne ifade ediyor? Bilim zihniyetinin egemen bir toplumda veya dönemde ne ifade ettiği açıktır aslında. Bizde bilim zihniyeti de problemli sanırım. Değerlendirmelerimizde duygusallık ağır basıyor.

Konuya neden tarih ile girdik derseniz biraz açmamız lazım. Bir toplumun yapısı tarihi süreçte yaşadığı tecrübeler ve başka toplumlarla kurduğu etkileşimlerle şekillenir. Bu toplum millet olarak adlandırılsa bile doğuştan genetik olarak özellik kazanmaz. Toplumun genetiği kültürde yüklüdür. Kültür ise bilerek veya bilmeyerek yeni nesillere aktarılır ve sürekli kendisini yeniler. Bazen de krize girer ve kendisini yenileyemediği olur. Ölmüş kültür unsurları işlevleri bittiği halde ortada dolaşmaya devam eder. Bu durum bir toplum için önemli bir problemdir. Bu problemi teşhis etmek ve irdelemek için gerekli zemin tarihte vardır. Tarih olmadan toplumsal yapı analizi yapılamaz.

Türk toplumu yaklaşık iki asırdır ciddi krizler yaşamaktadır. Krizden çıkmak için yeterince teşhis ve analiz yapmadan hazır ilaçlar denenmektedir. Yenileşme hareketleri adı altında atılan adımlar öncesinde bilimsel tespitler yoktur. Aslında bilimi hayatından çıkartmış bir toplum olduğumuzu da itiraf etmek gerekir. Osmanlı son döneminde bilim adına dini eğitim veren okullar sadece tekrar-ezber bilgi aktarmaktadır. Problem teşhisi yapacak, bilimsel analiz kullanacak, araştırma ve inceleme yapacak bir zihniyet maalesef yoktur. Var olan birkaç örnek bilimsel iklim oluşturmak için yeterli değildir. Bilim yapılması için düşünülen Darülfünun’un kurulması girişimi ilk olarak 1845 yılında olmuş ama faaliyete geçmesi 1900 yılını bulmuştur. O döneme kadar Batıda hayli ilerlemiş olan doğa bilimleri ve yeni kurulmakta olan toplum bilimleri alanında ciddi hiçbir çalışma yoktur. Yeni açılan modern okullarda Batıda geliştirilmiş bilgiler aktarılmaya başlanmıştır. Bu arada Cumhuriyet’in dil devriminin bu gerçekliğe dayalı olduğu unutulmamalıdır.

Bilim yapabilmek için özgür bir ruha ihtiyaç vardır. Merak edecek, soru soracak, irdeleyecek, sebeplere inecek, verilenle yetinmeyecek bir yaklaşım gereklidir. Bilim ezber ile yapılmaz aksine ezber bozmak için yapılır. Otoritelerin egemen olduğu ortamlarda bilim yapılamaz. Bilim adamı otoriteye teslim olmayandır. “Atın ağzında kaç diş vardır” diye sorulduğunda otoritelerin yazdıklarına değil, bizzat gidip atın ağzındaki dişleri sayan kişidir bilim adamı. Dolayısıyla bilim ve otorite birbiriyle zıt kutuplar gibidir. Türk toplumunda bilimin istenen seviyede gelişememesinin ana sebeplerinden birisi toplumda otoriter zihniyetin yaygın olmasındandır. Otoriter zihniyet bilime engel olduğu gibi demokrasinin gelişimini de engellemektedir. Daha doğrusu otoriter zihniyet bütün gelişmelerin önünde engel gibi durmaktadır. O zaman bu zihniyeti biraz açmak gerekir.

Otoriter zihniyeti toplumsal gerçekliğin dışa yansıyan unsurlarında görmek ve tespit etmek mümkündür. Bu konuda kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu kısa yazıda ancak otoriter zihniyetin görüldüğü ve beslendiği önemli noktaları gösterebiliriz. Türk toplumunda otoriter zihniyeti ilk göreceğimiz yer ailedir. Aile şimdilerde büyük bir değişim geçirmektedir. Ancak ailede temelleri atılan otoriter zihniyetin yansımaları toplumsal hayatta rahatlıkla gözlenebilmektedir. Toplumsal cinsiyet rolleri kültür içinde bazı temel kabuller şeklinde yerleşmiştir. Kolaylıkla değişmesi beklenmez. Erkek Türk toplumunda ailenin reisi olarak kabul edilir ve öyle davranmasıbeklenir. Statüye uygun davranmazsa ayıplanır, alay edilir, küçümsenir. Yani yakın çevresi tarafından toplumsal yaptırım uygulanır. Dolayısıyla aile reisi olan baba otoriter olmak zorundadır. Çocuklar ve eşler de bu otoriteye itaat etmekle mükelleftir. Kendi başlarına karar vermeleri uygun karşılanmaz. Şahsiyetlerinin sağlıklı gelişmesine fırsat verilmez. Türkiye’de halen yaşamakta olan insanların büyük çoğunluğu bu süreci yaşamıştır.

Türkiye’de otoriter zihniyetin kaynaklarından birisi de okullardır. İlk ve orta okuldan başlayarak lise ve yüksek okul ortamları otoriter zihniyeti pekiştirmek için vardır adeta. Okullarda otoritenin adı öğretmendir. Öğretmenler ise idarecilerin baskısı altındadır. İdari otoriteyi bir tarafa bırakalım ve eğitimdeki otoriteye bakalım. Şimdilerde buradan çıkış yolları aranıyor ama ülkenin en önemli problemleri arasında eğitimde otorite başlarda gelir. Öğretmenlik bir statüdür ve eğitim kurumu için hizmet vermesi beklenir. Türkiye’de öğretmene öyle bir rol biçilir ki (birçok öğretmen bu havaya girer) sahasının otoritesidir. Her şeyi bilir. Öğrencinin merak etmesine, düşünmesine ve araştırmasına gerek yoktur. Merak edecekse de öğretmenin ağzından çıkacak kutsal söze odaklanmalıdır. Meşhur sözümüzü tekrar tekrar kutsayarak hatırlatırız: “Bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” Kimse de itiraz edemez “biz niçin köle oluyoruz?” diyemez. “Acaba kutsal bir şeyi mi yıkıyoruz?” Konu uzun ve bağımsız bir yazı konusu…

Toplumda otoriter zihniyet sadece ailede başlayıp okulda sürmüyor. Türkiye’nin geleneksel toplumsal yapısı içinde henüz çözülmemiş kabile-aşiret-köy gruplarında yoğun olarak gözlemleniyor. Toplumlar tarihi süreç içinde elbette değişiyor. Değişmeyi hızlandıran önemli olaylar ve etkiler olması gerekiyor. Örneğin din veya medeniyet değiştirmek gibi. Modern zamanlarda ortaya çıkan Avrupa’daki değişimin öne çıkan unsurları devrimler oldu. Bilimde, teknolojide, ekonomide, sanatta, kültürde meydana gelen devrimler modern toplumu ortaya çıkarttı. Modern toplum geleneksel küçük grupların çözülmesini sağladı. Derebeylikler, köyler, kabileler ortadan kalktı. Toplumun büyük kısmı kentleşti ve yeni medeniyetin refahını yaşamaya başladı. Özgürlük, hukuk, demokrasi gibi imkanlara kavuştu. Bizde ise son asırlara kadar sabit geleneksel yapı hüküm sürdü. Yenileşme hareketleriyle başlayan değişim ise halen ağır-aksak devam ediyor. Otoriter zihniyeti besleyen en önemli kaynak burada saklı gibi görünüyor. Şimdilerde bu kaynak ciddi oranda sarsılmış durumda.

Modernleşme süreci insanın özgürleşmesine ve bireyselleşmesine katkı sağlıyor. Avrupa’daki modernleşme ile Türkiye’deki modernleşme birçok yönden farklılaşıyor. İki kesimin modernleşmeyi yaratan ve sürdüren dinamikleri farklı. Türkiye’de modernleşme sürecinde bile otoriter zihniyetin devam ettiğini gözlemleyebiliriz. Örneğin siyasal yapımızı modern devlet modeline uygun olarak dönüştürdük ama zihniyetimizi demokratikleştiremedik. Yeni siyasal yapı içindeki siyasal partiler demokratik yapılar olmaktan ziyade kapalı cemaat gibi bir görüntü vermektedir. Siyasal partilere üyelik ve taraftarlık bir inanç veya ideoloji bağlılığına dönüşmektedir. Fanatik taraftarlık adeta insanların düşünmesini kör etmekte ve ezberletilmiş kalıplarla hareket ettikleri görülmektedir. Rasyonel seçim ve değerlendirmeler yerine bu kalıplarla yargılamalar, suçlamalar veya savunmalar yapılmaktadır. Adaletli ve ahlaklı yaklaşımlar yerine öteki olarak ilan ettikleri kesimlere önyargılı yaklaşılmakta, hakkaniyetli davranılmamaktadır. Bunun çok örnekleri vardır ve bu konu Türk sosyolojisi bağlamında ciddi araştırma problemlerinden birisidir. Bu tür davranışların arkasında yerleşik otoriter zihniyet vardır.

Siyasal alandaki akıl dışı kamplaşma tarihi süreçte yaşanan olaylarla adeta kan davasına dönüşmüş gibidir. Bizim yaş kuşağı çerçevesinde yakın tarihe bakacak olursak 1970’li yıllardan örnekler verebiliriz. Toplumun siyasal olarak iki kutup halinde bölündüğü ve silahlı çatışmalara sahne olan dönem çok önemli bir örnektir. Bu örnekte tarafların birbirini anlaması, dinlemesi ve konuşması imkansız hale gelmiştir. Ötekileştirme üzerinden kurulan düşmanlık her iki tarafın aklını ve gözünü kör etmiş gibidir. Bu zihniyete göre ortada ne kötülük varsa mutlaka karşı taraf yapmıştır. Asıl fail değilseler de mutlaka faşistler veya komünistler birinci derecede suçludur. Bunu toplumsal bir kangrene dönüştüren zemin otoriter zihniyettir. 1980 Darbesini meşrulaştıran veya gerekçelendiren bu durumdur. Her iki kesim belirli ideolojiler çerçevesinde kesin inançlara sahiptir. Bu ideolojik grupların örgütlenme biçimi sıkı bir hiyerarşiye ve otoriteye dayanır. Teşkilat-doktrin-lider üçlemesi bu zihniyetin en önemli göstergesidir. Bu tip örgütlenmelerde bireyin otoriteye tabi olması kendisini teslim etmesi beklenir. Birey bu örgütsel yapının bir parçası olarak verilen emir ve talimatları yerine getirmekle mükelleftir. Siyasi çatışmaların durmaması ve daha da artması bu zemine dayalıdır. Sorgulamadan, itiraz etmeden, düşünmeden yapılan eylemler topluma çok pahalıya mal olmuştur.

Türkiye’nin başına bela olan otoriter zihniyet örneklerinden birisi de komünist terör örgütlenmeleridir. 1980 Darbesi öncesinde çok sayıda ideolojik sol örgütlenme görülür. Bunların bir kısmı silahlı mücadeleyi benimseyen ve terör eylemleri gerçekleştiren yapılardır. Türkiye’de rahat taraftar sağlayabilmek ve militan kazanmak için etnik ve mezhep farklılaşmasını kullanarak kitlelere ulaşmayı denemişlerdir. DHKPC ve PKK gibi örnekleri kanlı eylemlerle öne çıkmıştır. Bu örgütler katı hiyerarşik yapılar içinde baskıcı-totaliter siyasal gruplar oluştururlar. Üst yönetim kadrosuna koşulsuz itaat esastır. Farklı düşünen, soru soran veya itiraz eden cezalandırılır. Bu ceza çoğunlukla infaz şeklinde görülür. Örgüte girilir ama kendi iradesi ve isteği ile çıkmak imkansızdır. Özellikle PKK Terör Örgütü dünya için de incelenmesi gereken bir totaliter yapı örneğidir. Örgüt içi infazlar, örgüt militanı olmak için gönüllü gelen kadınların sistematik tecavüze uğraması, çocuk yaşta militan devşirilmesi, kurşun asker misali siyasi aktörler ve pek çok baskı yöntemi örgütün vahşiliğini gösterir. Otoriter zihniyetin üstünde bir tanımlama gerektirir. Böyle bir örgütün demokrasi kavramıyla uzaktan yakından ilişkisi olamaz. Zaten başlangıçta ilan ettikleri Marksist-Leninist bir komünist örgüt oldukları ifadesi bunu gösterir. Böyle örgütler ideolojik iman ve Stalin misali totaliter yönetim gerektirir.

Otoriter zihniyeti besleyen unsurlardan birisi de din konusudur. Türkiye’de din yorumları ve uygulamaları uzun yıllardır problem haline gelmiştir. Din aslında toplumsal yapının önemli unsurlarından birisidir. Toplum dini benimsedikten sonra kültürü içinde yaşamaya başlar. Türk toplumunda tarihi süreçte dinin bir sahibi veya örgütü,toplumdan bağımsız bir yapılanması yoktur. İslam’da Katolik Kilisesi gibi bir kurum hiç olmamıştır. Cami otoritenin değil sosyalleşmenin bir aracıdır. Geleneksel olarak kurumsallaşmış tasavvuf eksenli yapılar toplumun içinde faaliyet sürdürür. Toplum tarafından yadırganmaz, tabi olunmaz, dinin sahibi görülmez. İnsanlar bu yapılara kendi rızalarıyla girer çıkarlar. Dergah kavramı dilimizde herkesin gelip gideceği bir yer-mekan anlamında kullanılır. Dergah dışarıya kapanıp kendi grubuna özel üyeler almaya ve başkalarını ötekileştirmeye başladığında problem çıkar. Cumhuriyet döneminde bu problem maalesef üst dereceye ulaşmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş olmasına rağmen Osmanlı dönemindeki bozulmuş dini yapıların bir kısmı gizli örgütlenmeye geçmiştir. Bu örgütlenme biçimi tamamen otoriter zihniyete dayalıdır. Bir dini görünümlü lider etrafında toplanan müritler o grubun sorgusuz-sualsiz üyesi olmaya başlamışlardır. Her mürit o cemaatin yönetim yapısına itaat etmek ve iradesini teslim etmek zorundadır. Bu tarzda örgütlenmiş dini grup örnekleri arasında öne çıkan en çarpıcı olanı hiç şüphesiz FETÖ olarak adlandırılan yapıdır. Üyelerini ele geçirdikten sonra nasıl yönettiği sosyolojik analizlere muhtaçtır. Bir insan bu kült örgüte girdiğinde bütün kararlarını örgüt yönetimine bırakıyorsa çok ciddi bir problem vardır. Buna benzer pek çok problem otoriter zihniyetin egemen olduğu dini örgütlerde görülmektedir. Türkiye’nin karşılaştığı önemli ve ciddi problemlerden birisi dinin din olmaktan çıkıp, gizli amaçlar için örgütlenmiş yapılara hizmet etmesidir. Halbuki din hem birey için hem toplum için önemli işlevleri olan güçlü bir kurumdur.

Türk toplumu aslında tarihi süreçte çok badireler atlatmış bir tecrübeye sahiptir. Son yüzyıllardaki durumu hastalıklı bir hal içindeymiş gibi görünmektedir. Bu durumun sosyolojik incelemelerle masaya yatırılmasına ve gerçekçi teşhisler konmasına ihtiyaç vardır. Bu yazımızda toplumsal yapının problem alanlarından birisi olarak gördüğümüz ‘otoriter zihniyet” konusuna dikkat çekmeye çalıştık. Her paragrafta altını çizmeye özen gösterdiğimiz alt konular ayrı ayrı araştırma problemidir. Türkiye’nin modern ve medeni bir ülke olabilmesi için kurtulması gereken hastalıklı konularından birisini çözebilmesi için önce görmesi gerekir. Teşhis konulmadan tedavi edilmez.

Etrafınıza baktığınızda otoriter zihniyeti hemen fark edersiniz. Otoriter zihniyet mutlak itaat ve iman derecesinde kabul bekler. Aksi durumda aforoz kurumu çalışır ve gruptan uzaklaştırma-ötekileştirme yöntemi uygulanır. Değersizleştirme ve aşağılama ile karşılaşılır. Otoriter zihniyet dikte ettirir, verdiği bilgilerin ezberlenmesini ister. Ezberlenmesi beklenen bilgilerin sorgulanması, tartışılması, eleştirilmesi istenmez. Yeni araştırmalara, yeni düşüncelere, yeni tekliflere açık değildir. Otorite olarak kabul edilen üstatların yazdıklarından, söylediklerinden nakil bilgiler, görüşler kutsanır. Onlar üzerinde açıklama, yorumlama, anlama çalışmaları yapılır. Asıl konuyla ilgili araştırma, irdeleme, düşünme, sorgulama hoş karşılanmaz. Kişilere saygı duyulmaz, güvenilmez ve yetersiz görülür. Yaratıcılık en büyük düşmanıdır. Otoriter zihniyetin egemen olduğu yerde felsefe, sanat, bilim olmaz.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.