Türkiye’nin Travmaları: 1970’li Yıllar

Felsefe

Türkiye’nin Travmaları: 1970’li Yıllar

Fahri ATASOY

.

Travma, sanayi devriminden sonra ortaya çıkan bazı olayları açıklamak için kullanılmaya başlanan bir kavramdır. Bireylerin yalnız başına üstesinden gelemedikleri bir takım davranış bozukluklarına yol açan durumlar için kullanılır. Travma bireylerin normal davranışlarını bozucu etkiye sahiptir. Patolojik bir durum olarak tanımlanan travmayı psikiyatri, psikoloji ve sosyal psikoloji bilimleri ilk olarak ele almışlar, sonrasında sosyolojik analizler de yapılmaya başlamıştır. Ülkemizde sosyolojik çalışma oldukça azdır. Bunlardan birisi genç meslektaşımız Dr. Öğr. Üyesi Burcu Kömürcü’ye aittir. Net Kitaplık yayınlarından 2024 yılında Kültürel Travma ismiyle yayımlanmıştır. İlgilenenler için kaynak kitap niteliğinde bir bilimsel çalışmadır. Türklerin ve Türkiye’nin yaşadıkları çok ciddi travmalar vardır ve çok az inceleme konusu edilmiştir. Bu bağlamda Prof. Dr. Özcan Yeniçeri’nin kaleme aldığı Derin Sızı (Mi Yayınları) Türklerin başına gelen acı olayları açık yüreklilikle anlatır. Yazarın ifadesiyle insanların yüreğini derinden sızlatan acıları anlamak, farkına varmak Türk milletini tanımak ve anlamaktır.

Türklerin yaşadığı acılar ciltlerce kitaba belki sığmayacaktır. Ancak görmezden gelinmeyecek kadar da gerçektir. Her başa gelen kötü olay travma yaratmayabilir. Travma diyebilmek için birtakım ölçütler olması gerekir. Bu yazıya konu olan yakın tarih döneminde yaşanan olaylar bir neslin davranışlarını normal dışına çıkartmış görünmektedir. Saldırılar, kavgalar, ölümler, yaftalamalar, ötekileştirmeler insan psikolojisini alt üst edebilecek önemli sebeplerdir. 1980 Darbesi öncesi ve sonrasında yaşanan olaylar, maruz kalan bireylerde travma yaratacak boyuttadır. Burada somut olaylardan yola çıkarak özetleyeceğimiz konular birer araştırma nesnesi olabilmesi için gündeme getirilmektedir. 

Bu yazıda kuşak tanımlamalarına girmeden, bir dönemin travma yaratan sosyolojik olaylarınıgöstermeye çalışacağız. Şimdilerde 60-70 yaş civarında olan kuşağın gençlik dönemine bakacağız. Söz konusu dönem 1970’li yıllara karşılık gelir. Bu dönemle ilgili gerçeklikle yüzleşecek çalışmalara şiddetle ihtiyaç var. Bu yazıaslında yapılması gereken akademik araştırmalara kılavuzluk yapabilecekproblem başlıklarını tespit etmeyi amaçlıyor. Yazarın kendisi de bahse konu yılları bizzat yaşadığı için bir gözlem yazısı olarak değerlendirebilirsiniz. Dönemle ilgili yayımlanan hatıra türünden kitaplar ve söyleşiler konuyla ilgili kaynak oluşturur. Fakat bilimsel yaklaşım bu duygusal gözlemlerin ve hatıraların dışına çıkmalıdır. Sosyolojik sonuçlar çıkartmak için bilimsel yöntemli çalışmalar gereklidir.

Yazıya öznel olsa da kendi hayatımızdan bazı kesitlerle başlayacağız. 1976 yılında ortaokul bitince, okuduğum bir roman hayatımı derinden etkiledi. Emine Işınsu’nun yazdığı romanın adı Sancı ve kahramanı Dursun Önkuzuaslında gerçek yaşanmış bir hikaye idi. Işınsu aslında bu gerçek hikayeyi roman tadında kurgulayarak yazmıştı. Yazarken gerçekliğe uygun olması içinÖnkuzu’nun ailesinin yaşadığı ve mezarının bulunduğu Tokat’ın Zile ilçesine gidip bir süre kalmış olduğunu öğrendim. O günden beri benim gönlümde bir hüzün boğazımda bir düğüm hiç eksik olmadı. Aynı yıl Ankara Öğretmen Lisesi’ni kazandım ve yatılı okul hayatına başladım. Öğretmen liseleri siyasi çatışmaların en yoğun olduğu yerlerdi. Biz okula hakim olan ülkücü grubun içine düşmüş olduk. Zaten düşünce ve duygu alt yapısı buna uygundu. Okumalarımızı bu yönde devam ettiriyorduk artık. Neler okunacağına ve nelerin okunmayacağına teşkilat adına yatılı okulun abileri karar veriyordu. Hatta hangi mahallelerde ve sokaklarda gezeceğimize de… Sonradan öğrendiğime göre gezmememiz gereken yerler solcuların hakim olduğu için can güvenliği riski taşıyormuş. Ankara’dasınız ve özgürce her yere gidip gelemiyorsunuz. Asında travmaya yol açacak durum burada ortaya çıkıyor. Kurtarılmış sokaklar, mahaller, şehirler ve bölgeler. 1970’li yılların üzerinde durulması gereken en önemli olgusu.

Yıllar sonra Dursun Kuveloğlu’nun bir romanı karşıma çıktı. Koyu Gri Seneler adını taşıyan romanında Kuveloğlu kurtarılmış mahalleler, sokaklar, okullar üzerinden dönemin çatışmalarını anlatmış. Romanda olayların geçtiği semtlerden birisi Etlik Aşağı Eğlence olduğunu gördüm. Bu mahalleyle 1979 yılında dayım vesilesiyle gidip gelmelerim olmuştu. Burada yaşıtım olan kuzenim ile önümüzü kesip sorguya çekmişlerdi. Başkası anlatsa inanmayacağımız olayları bizzat yaşadığımız için Kuveloğlu’nun anlatımlarından çok etkilendim. Adeta tekrar duygusal olarak o dönemi yaşadım. Travma dememin sebepleri buralarda saklı. Olaylar bireysel ve tek örnek değildi maalesef. Yol kesen grup ülkücü olduğunu anlamıştım ama beni tanımıyorlardı. Kazara kendi görüşünüzden gençlerden darbe yemek de vardı. Sokaklarda birbirine düşmanlaşmış siyasi grupların herhangi bir sebep olmadan birbirini darp etmesi sıradan bir olay haline gelmişti. Dolaysıyla 1970’li yıllarda halkın tabiriyle sağ-sol diye bölünmüşlük can güvenliğini tehdit eder boyuttaydı. Hatta silahlı çatışmalarda can kayıpları verilmeye başlanmıştı. Günlük ajans bültenlerinde memleketin muhtelif yerlerinde meydana gelen çatışmalarda 20-30 civarında ölüm haberi verilir olmuştu. Ölüm tehlikesi altında yaşamak gençler için en büyük travma sebeplerinden birisi idi.

Ankara Öğretmen Lisesi, öğretmen okulu özelliği kalkınca iki yıllık eğitim enstitüsüne çevrilmişti. Biz son öğrencileri olacaktık. Ancak devrin siyasi iktidarı, daha fazla taraftar öğretmen yetiştirmek maksadıyla kontenjanını on kat artırmıştı. Bize yol göründü ve dönem bitmeden Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Lisesi öğrencisi olduk. Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulu olarak meşhur Hasanoğlan hayalimde olan bir yer değildi Siyasi kavga orada şiddetli bir şekilde yaşanıyordu. Öğrencilerin eğitimle bağları kopmuş gibiydi. İlkokuldan sonra yatılı okula gelmişöğrencilerin çoğu akademik motivasyonunu kaybetmişti.  Sınıf tekrarı yapan çok öğrenci vardı. (Çoğu okulu bitirince üniversiteye devam etmedi.) Ama herkes bir siyasi grubun saflarında yer almış ve birbiriyle kavga etmek için bahane arıyorlardı. Yolda veya koridorda birbirine omuz atarak kavgaya tutuşan ve bunu siyasi dava haline getiren bir ortamdan bahsediyoruz. İçindeyken anlayamadığınız ve kendi kendinize akılcılaştırdığınız durumun vahameti dışarıdan bakınca daha iyi anlaşılıyor. O günlerdeki ortamı şimdi tarif et deseler ilk kullanacağım kavram absürt-saçma olurdu şüphesiz. Detaylarını başka bir yazıya bırakacağımız o günün öğretmen lisesi ortamında yetişen insanların normal olabilmesi mümkün mü?

Öğretmen yetiştiren okullar önemli darbeyi bu dönemde yediler. Bu durum mutlaka ayrıntılı bir araştırmaya konu olmalıdır. Bir ülkenin istikbali eğitim sistemine bağlıdır ve sistemin lokomotif gücü öğretmenlerdir. Öğretmenlik mesleği toplumu geliştirmenin, dönüştürmenin ve kalkındırmanın görevini yerine getirir. Modernleşen dünyada Türk toplumuna yenilikleri kazandıracak ve bilimsel aklı geliştirecek olan rehber-kılavuz öğretmendir. Osmanlının son asrında muallim mektepleri ile başlayan süreçte Cumhuriyet bu mesleğe özel bir önem vermiştir. 1926 yılında Gazi Terbiye Enstitüsü bu önemin somut göstergesidir. Binası bile simgesel değer taşır. Toplum için öğretmenliğe verilen değeri gösterir. Daha sonra uzun süre öğretmen okulları öğretmen yetiştirmede başarılı hizmetler verdi. Genç öğretmenler köylerden başlayarak milleti aydınlatmak ve çağdaşlaştırmak için görev yaptı. Fakat çoğu zaman toplumun gelenekselleşen davranış kalıplarıyla karşı karşıya geldi. Bu durum Türkiye’nin toplumsal değişme süreciyle ilgili önemli bir problem odağı oldu. Toplumun bir yandan değişmesi ve geliştirilmesi öngörülüyor, diğer yandan değişime direnmesi beklenen hedefleri engelliyor. Bu paradoksun açığa çıktığı dönem 1970’li yıllar oldu.  Cumhuriyet öğretmeni yetiştirecek okullar iki siyasi grubun çatışma alanı oldu. Topluma öncülük ve rehberlik etmek bir yana problem odağı haline geldi.

Sancılı günler yaşanan 1970’li yıllarda karşılaştığımız önemli problemlerden birisi üniversiteler ve yüksek okullar oldu. İşgal edilen ve kurtarılmış bölge gibi hakimiyet kurulan üniversiteler olgusu başlı başına sosyolojik inceleme konusu oluşturur. Özellikle 68 kuşağını etki altına alan sosyalist hareketlerin yarattığı dalga öncelikle Türkiye’nin üniversitelerini kapladı. Boykotlar, işgaller ve gösteriler gibi alışılmadık eylemler ortaya çıktı. Sosyalist ideolojiye iman eden gençlik devrim yapmayı kendilerine adamış olarak sahneye çıktı. Bu gençlik hareketinin en büyük destekçisi ise üniversitelerde yerleşmiş olan sosyalist düşünceyi benimsemiş öğretim üyeleri oldu. Ankara’da ODTU ve SBF gibi okullar tamamen sol örgütlerin kontrolüne girdi. Farklı düşünceden kimseye hayat hakkı tanımayan bir hakimiyet görüldü. Hacettepe Üniversitesi ve Gazi Eğitim Enstitüsü gibi okullarda sol örgütlere rağmen ülkücü öğrenciler de grup oluşturarak girmeyi başardılar. Bu manzara bile ülkenin içine düştüğü durumun vahametini gösterir. Bir ülkenin yüksek okuluna illegal örgütler hakim olacak ve okulun halka açık hizmetini idareye rağmen engelleyecekler. Devlet yetkilileri ise bunu ortadan kaldıracak tedbir bulamayacaklar. Ama emekli bir asker sosyalist olmayan milliyetçi kesimi örgütleyecek ve bir direniş cephesi oluşturacak. 1970’li yıllarda Ülkücü Hareket olarak karşımıza çıkan örgütlenme ve mücadele bu bağlamda değerlendirilmelidir. İki siyasi tarafın kıyasıya mücadelesi Türkiye’nin o dönemdeki gençliği üzerinde nasıl bir etki bırakmıştır konusu Türk akademisinin aydınlatması gereken önemli bir sosyal problemdir.

Bu dönemin önemli problem alanlarından birisi de köylerden kentlere göç olgusudur. Bu olgunun birçok yönü vardır. Birincisi kent çevrelerinde kurulan gecekondu mahalleleridir. Gecekondu bölgeleri ülkenin belli yöreleri ve hatta köylerinden yığılmalara sahne oldu. Bir anlamda grup olarak şehre taşınmış gibi oldular. Bu durum daha çok uyum ve dayanışma bakımından olumlu karşılanabilir. Fakat çatışmaya sebep olan siyasi grupların yuvalanmalarına da yol açmıştır. Bu yuvalanmanın temelinde etnik ve dini farklılaşmaları da görmek ve incelemek gerekir. Modern toplumlarda görülen milletleşme sürecini aksatan bir direnç merkezi görevi üstlenmişlerdir. Gecekondu semtlerinde kapalı devre bir toplum yapısı oluşturan gruplar şehrin yeni kabile birimlerini oluşturmuşlardır. Bu durum büyükşehirlerdeki siyasi çatışmaları besleyen en önemli kaynaklardan birisini oluşturmuştur. Kentleşme ve milletleşme süreci böylece gecikmiş veya ertelenmiş durumdadır. Köylerde kazandıkları geleneksel normlarını kaybeden gecekondu sakinleri maalesef kentin gerektirdiği kültürü de kazanamamışlardır. Bu da bir travma sebebidir.

Köyden kente göçün küçük bir kısmının eğitim amaçlı olduğu görülmektedir. Kırsal bölgelerde eğitim imkanı olmayan çalışkan öğrencileri aileler okutmak için kentlerde çözüm yolu aramışlardır. 1970’li yıllarda kasaba ve kentlerde çocukların eğitimi için açılan çok sayıda ev vardır. Bu evlerde ya bir aile büyüğü ya da bir ağabey himayesinde okuyan çocuklar kalırlar. Köyden sürekli destek gelir ve çocuklar kendi başlarına okullara devam ederler. Bunun en iyi çözümü aslında devletin himayesidir. Devlet parasız yatılı okulları bunun için yaygınlaştırılmıştır. Öğretmen okulları ve sağlık kolejleri gibi meslek okulları da önemli işlevler üstlenmişlerdir. Bu şekilde eğitim gören köy çocukları toplumsal tabakalaşmada bir üst sınıfa geçme imkanı yakalamaktadır. Dikey hareketliliği destekleyen bireysel başarıların önü eğitim ile açılmış olması yeni bir çatışmaya yol açmaktadır. Daha önceki yıllarda köylerden çok az öğrenci bu yolu tırmanabilmekteyken şimdi bu süreç hızlanmıştır. Üstelik bu çocukların başarılı olanları hem devletin hem özel sektörün üst düzey makamlarına talip olmaktadır. Yani rekabet artmış ve kendisini ayrıcalıklı olarak gören sınıf bunu bir tehdit olarak algılamıştır. Bu durumda eşit rekabeti engelleyecek ötekileştirme yaftaları devreye girecektir. Travma sebeplerinden birisi de bu olguya dayalıdır. Konu etraflı bir şekilde bilimsel yöntemlerle irdelenmelidir.

1970’li yıllar küresel boyutta Soğuk Savaş dönemi olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin iç dinamikleri yanı sıra dışarıdan gelen tehditler, baskılar, müdahaleler son derece önemlidir. 1949 yılında kurulmuş olan NATO paktına Türkiye, Kore Savaşı’na asker gönderdikten sonra 1952 yılında kabul edilir. SSCB Soğuk Savaş döneminde dünyayı çok fazla zorladı. Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Afganistan gibi işgalleri Türkiye için büyük tehlike oluşturdu. ABD ile yakınlaşma bu süreçte dengesiz bir boyutta ilerlediğini görmemek mümkün değil. 1970’li yıllardaki gelişmeler ise çok sıcak tehditler yaratmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin yaşadığı problemlere bu atmosferin etkisini ayrıca irdelemek son derece önemlidir. Çünkü siyasi grupların konumlanmaları, örgütlenmeleri, çatışmaları buradan mutlaka etkilenmiştir. Örneğin ODTU 1950’li yıllarda ABD desteği ile kurulmuştur ama 1970’li yıllarda bu okulun öğrencileri sol örgütlerin hakimiyeti altındadır. Okulun başarılı öğrencileri görüntüde sosyalist olmalarına rağmen en uygun fırsatta ABD’ye gitmektedirler. Ortada düşünülmesi gereken ciddi bir paradoks vardır. Başka örnekler de verilebilir. Türkiye bu dönemde CIA ve KGB ajanlarının cirit attığı küresel bir arena gibidir. O günlerdeki olayların bugünleri etkilememesi mümkün değildir.

Ülke, Soğuk Savaş şartlarında kanlı bir iç çatışma yaşadıktan sonra bir askeri darbeye maruz kalmıştır. Asıl travma bu darbeyle yaratılacaktır. Devletin kolluk kuvvetleri sokaklarda kavga eden gençleri sorgusuz sualsiz toplamış ve askeri cezaevlerine doldurmuştur. Buralarda işkenceden geçen siyasi militanlar sözde hem cezalandırılmaya hem terbiye edilmeye çalışılmıştır. Bu süreçte çok sayıda kötü muamele ve adaletsizlik örnekleri ortaya çıkmıştır. Örneğin bazı idam mahkumlarıyla ilgili sonradan ortaya çıkan bilgiler kamu vicdanını sızlatmıştır. Devlet ile halk arasındaki güven duygusu tahrip eden bir süreç yaşanmıştır. Adaletsiz, vicdansız, ahlaksız, haksız uygulamalara maruz kalan insanların millete ve devlete güvenlerinin ne durumda olacağını düşünmek gerekir. 1980 öncesi ve sonrası travmaya maruz kalan insanların yer aldığı toplumda karşılaşılan sorunlar, sebepler incelenmeden analiz edilemez.

.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.