Vicdan Disiplini
Hiçbir ideolojiye yaslanmadan durmak, Türkiye’de mümkündür; ama bu duruşun bedeli büyüktür. Çünkü bu topraklarda bir duruş sergilemek istiyorsanız, önce “hangi saftasın” sorusuna cevap vermeniz beklenir. İnsan çoğu zaman bir fikirle değil, bir aidiyetle tanımlanır. Tarafsızlık ise çoğu zaman tarafsızlık olarak değil, sahipsizlik olarak okunur. Oysa ben inanıyorum ki en sağlam duruş; kimsenin arkasına sığınmadan, yalnız kendi vicdanının hizasında durabilmektir.
Ben bu duruşu bir ideoloji olarak değil, bir vicdan disiplini olarak görürüm. Çünkü ideolojiler çoğu zaman dünyayı önceden çizilmiş kalıplarla açıklamaya çalışır; insanı bir fikrin içine yerleştirir ve orada tutar. Oysa vicdan disiplini, düşünceyi bir kalıba hapsetmek yerine sürekli sınar. Kendine de itiraz edebilmeyi gerektirir. Düşünce özgürlüğü sadece konuşmak değildir; gerektiğinde kendi fikrine karşı da konuşabilmektir.
Hiçbir ideolojiye yaslanmamak demek, ilkesiz olmak demek değildir. Tam tersine, insanı rüzgâra göre savrulmak yerine daha ağır bir sorumluluğun altına sokar. Çünkü bir gruba yaslandığınızda sizi koruyan bir kalabalık vardır; ama yalnız kendi vicdanınıza yaslandığınızda, verdiğiniz her hükmün sorumluluğu size aittir. Bu yüzden ben tarafsız olduğumu değil, ilkelerin tarafında olduğumu söylerim. Adalet, insan onuru, hakkaniyet ve özgürlük… Eğer bir taraf seçmem gerekiyorsa, benim tarafım bunlardır.
Bu yaklaşımın en zor tarafı da şudur: İnsan yalnızca karşıt gördüğü tarafa değil, kendi yakın gördüğü çevrelere karşı da konuşabilmelidir. Eğer özgürlükten söz ediyorsam, bu özgürlük sadece benim gibi düşünenler için değil, hoşlanmadığım fikirler için de geçerli olmalıdır. Eğer adalet diyorsam, bu sadece “bizim mağduriyetimiz” için değil, “bizim yaptığımız haksızlıklar” için de geçerli olmalıdır. Çünkü adalet, rozetlere bakarak değil; haklıya bakarak konuşur.
Türkiye’de bunun bedeli çoğu zaman etiketlenmek ve yalnızlaştırılmak olur. Bir konuda eleştiri getirirseniz, hemen karşı tarafın adamı ilan edilirsiniz. Bir haksızlığa karşı çıktığınızda, “gizli bir ajandanız” olduğu düşünülür. Çünkü burada düşünceler çoğu zaman tek tek tartılmaz; insan önce bir kümeye yerleştirilir, sonra söylediği söz o kümenin filtresinden okunur. Bu yüzden bağımsız duruş çoğu zaman görünmez kalır; ama görünmez olmak bazen hakikate daha yakın durmanın bedelidir.
Ben görülmek yerine anlaşılmayı tercih ettim. Alkış yerine sükûtun derinliğini seçtim. Çünkü kalabalıkların sağladığı konfor, insanı çoğu zaman hakikatten uzaklaştırır. Kalabalık, insanı güçlü hissettirebilir; ama aynı zamanda onu düşünmekten de kurtarır. Oysa düşünce çoğu zaman yalnızlık ister. İnsan bazen kalabalıklardan çekilerek, hakikate biraz daha yaklaşabilir.
Bir başka mesele de şudur: İdeolojiler çoğu zaman yanılmazlık hissi üretir. Oysa benim için düşüncenin en temel erdemlerinden biri yanılabileceğini bilmektir. Fikrini değiştirebilmek zayıflık değil, düşünce ahlakının bir parçasıdır. İnsan, hakikate sadık kaldığı sürece, gerektiğinde kendi düşüncesini de gözden geçirebilmelidir. Bağlılık fikirlere değil, hakikate olmalıdır.
Elbette biri çıkıp şunu söyleyebilir: “Bu da bir ideoloji değil mi?” Belki öyle denebilir. Ama eğer bir ideolojiyse, bu herhangi bir partinin, hizbin ya da cemaatin ideolojisi değildir. Bu, hakikati aramanın; adaleti ölçü almanın ve merhameti kaybetmemenin ideolojisidir. Ama belki de buna ideoloji demek bile gereksizdir. Belki de bu sadece insanın kendine karşı dürüst kalma çabasıdır.
Benim ölçüm basittir: Bugün savunduğum ilke, yarın güç benim elimde olduğunda da başkası için geçerli mi? Eğer cevap evetse, doğru yerde duruyorum demektir. Çünkü gerçek duruş, kalabalığın alkışına göre değil; vicdanın terazisine göre tartılır. Ve o terazide çoğu zaman en ağır gelen şey, insanın kendi kendine verebildiği cevaptır.
Yeni yorum ekle