Kaybedenler Kulübü

Edebiyat

Kaybedenler Kulübü

Buse Gülin                                                     

 

Kaybedenler kulübü değil, kaybedilenlerin kulübü… Arada ne fark var diye düşünebilirsiniz ama aslında derinlemesine farklar yaratan iki ayrı kelime grubuna bakıyoruz. Birbirlerini sevmezler, hiçte anlaşamazlar; çünkü ikiside aynı olgunun zıt tarafları üzerinden dünyaya bir açılım sunuyorlar.

Kaybeden bir insandır, kaybedilen ise; somut veya soyut olan her şeyi kucaklar.

Bu yüzdendir ki ilk kelime, ikincisini sevmez çünkü İkincisinin gücü çok daha fazladır. Neyi kaybettik? Kaybediyoruz? Ne kaybedilecek daha? Kaybettikçe, kaybedilenlere güç veriyoruz. Orantı o kadar sıkıca tutunmuş ki gerçekliğe, ayırmak için tüm koşulları değiştirmek gerekiyor. Oysaki, beslendiğimiz umutlarımız vardı daha…

Uzun süredir ellerimiz şiir kitaplarına dahi gitmiyor, süslü kelimelere tahammülümüz az çünkü fark ettim ki kaybedilenlerin içerisindeki çoğunluğu "Duygular" oluşturuyor. Tanımadığım, tanımadığımız, yolumuzun kesiştiği veya kesişeceği bir sürü insanın yoğunluğuna bulanmış bir hayatta nefes alıyoruz. Satır aralarına odaklanmaya direncimiz yok çünkü öz derinliğimiz ciğerlerimizi deliyor. Verdiğimiz savaşların bir anlamı olmalıydı zira hepsi duygular adınaydı. Bu yüzden kaybedilenler kulübünde en büyük çoğunluk "Duyguların" oldu. Kazandığımız zaferlerle gömüldüler. Uzun süredir konuşmanın bile bir anlamı yok. Öylesine bir modern amaçsızlığa kurban gittik ki kendi çığlıklarımızı dahi tanımıyoruz, nedense hepsi başkasının karın ağrısı gibi geliyor.

Yeni güç dengelerimiz ne? Duygularımız yoksa ayaklarımız nasıl yere basıyor? Cevap çok materyalist hatta fazlasıyla kapitalist. "Para, soyad, statü" ile…

Tüm geçmiş yüzyılların kurbanı olduğu, tanımlanmış "en üst mertebeye" hizmet eden her şey ile. Artık paylaşımlarımızın ederi duygular değil. Her soyut yoğunluk yerini çıkarlara ve fırsatlara teslim etti. Her şey matematiksel, her şey planlı, her şey full teşkilatlı tasarlanıyor.

Evet, hayatımızda her şey "tasarlanıyor". Göğsümüzü gere gere doğallığımızın katili olmuşuz. Duygularımız bize öylesine kırgınlar ki bavulları dahi kapının girişinde bekliyor, çıplak ayakla kaçmışlar bedenlerimizden.. Her hayalim, yollarını bulamayıp, geri dönmeleri üstüne kurulu. Bizden bağımsız bir özgürlüğün müptelası olmazlar umarım.  Çünkü hiç birimizin hali iyi değil. Bize ait olmayan görevleri tamamlamak adına günden güne çürüyoruz. İnsan doğasının ilkelliğine duyduğum hasret kabarıyor bu aralar.

Birbirleri için avlanan, birbirleri uğruna savaşan bir ırktık biz. Şimdi ise, sadece zamanımızı selamsız /sevgisiz dolduruyoruz. Ne hikmetse adını da "Modernlik" koymuşuz. Uzun sözün kısası; Duygularımız geri gelmeli, ocağın üstünde bekleyen sıcak çikolata hala kıvamındayken hızlıca dönmeliler.

Nice tan vakitlerine, gün batımlarına şahitlik ettik. Son zamanlarda hepsi, diğerinin aynısı gibi. Aynı zorlama gerçekliğe uyanıyoruz. Ne kadar zormuş minimal yaşamayı reddetmek... Evlere dahi sığamıyoruz artık... Her yerimiz eşya, elbise, ayakkabı…Her yeni sabaha, kumaş, ahşap, metal kokusuyla uyanıyoruz…

Tarihin hangi karanlık döneminde, hiçlik, böylesine yoksul, hiç böylesine büyük olmuştu? Manevi olarak, en büyük katliamların dönemleri dahi günümüze denk değil. Yaşadığımız kesintisiz bir travma. Her geçen gün daha da kaybediyoruz. Buradan bakınca çok umutsuz geliyor olabilir. Aslında da tam olarak portre böyle şekillenmiş durumda fakat bir şeylerin yörüngesini değiştirebilmek adına doğacak direnç, anlamaktan geçiyor. Bu yüzden kayıpların, faturasının  yapılamayacak kadar yüksek olduğunu idrak etmek önemlidir.

Değişim de bir arz- talep meselesi ve bulunduğumuz pozisyonda kolektif olmak zorunda. Ortak alınacak bir ivme ile dönüşebiliriz. Karakter kattığımız eylemlere ihtiyacımız var. Plazalara, ofislere ve bilgisayar ekranlarına sıkışan bireylerden çok daha fazlasıyız. Yaratıcılığımız pahalı bir erdem ve aslında onunla beraber doğduk. Ruhumuzu yansıtan bazı değerler, tenimizdeki çiziklerden oluk oluk aktıklarında da, tükenmiyorlar. Biz vazgeçtiğimiz için, onlar da bizden vazgeçtiler sanırım. Bilinçsizdik. Ama artık farkındayız.

Aynı yere geri dönüyorum; Evlerin kapı önlerinde bekleyen bavulların bir anlamı olmalı. Belkide yollarımızın eşiklerine kasıtlı bırakıldılar. Bu yüzden sürekli ayağımıza çelme takıyorlar.

"Grup sembollerini" önemser misiniz bilmem ama ben inanırım. Kaybedilenlerin bir mesajı var karşısında duranlara...

“Duygularımız”, diyorum… İnsan olmanın yüceliğini yeniden yakalamak adına, duygularımızı geri kazanmalı.Başka kurtuluş yolu yok bu büyük uçurumdan. O kapı önüne bırakılmış bavulların bir anlamı var, hep vardı aslında… Biz duyguların yüceliğinden uzaklaştıkça, uzaklaştılar dünyamızdan…

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.