Tefrika-Vı. Bölüm:
Naylon Pencerelerin Yakamozu
Seda Artuç Bekteş
İnsan bazı eksiklikleri yaşarken yokluk olarak görmez. Çünkü çocuklukta, kıyaslama bilinmez.
Bizim evin uzun süre camlarının bir kısmı yoktu. Pencerelerin yerinde naylon vardı. Rüzgâr estiğinde o naylonlar titrer, gecenin sessizliğinde hafif bir hışırtı duyulurdu. Kimi zaman o ses beni uykumdan ederdi. Gözlerimi açar, karanlık tavana bakar, dışarıdaki rüzgârın evimizin duvarlarıyla sohbetini dinlerdim. Körfez Savaşı’ndan kalan ve bölge insanının “Saddam Bandı” dediği koli bantlarıyla yapıştırmıştık naylonları. Savaş zamanlarında bu bantlar ve naylonlarla pencerelere bir çeşit yalıtım yapılırdı. Şayet kimyasal silah kullanılırsa sözüm ona insanlar etkilenmesin için… Hayal meyal hatırlıyorum. Şimdi ise yokluğu resmediyorduk, muşambalı vitrinlere dönüşen hayal kapılarımıza…
Körfez Savaşı yıllarında köyde herkes aynı şeylerden söz ediyordu. Büyüklerin konuşmalarını tam anlamazdım ama radyodan gelen haberlerin evlerin içine kadar girdiğini hissederdim. Televizyon her evde yoktu. Olanların evinde de görüntüler çoğu zaman karıncalıydı. Buna rağmen herkes bir yerlerden duyduğu haberleri birbirine anlatırdı. Savaşın ne kadar yakınımızda olduğu konuşulurdu. Sonra konu dönüp dolaşıp bizim köyün pencerelerine gelirdi. İnsanlar naylonları daha sıkı gerer, koli bantlarını daha dikkatli yapıştırırdı. Bunun bizi gerçekten koruyacağına inanırdım. Zira büyükler de inanıyordu. Oysa yıllar sonra anladım ki o naylonlar savaştan çok yoksulluğu örtüyordu. Dışarıdan bakıldığında pencereye benzesin diye değil, içerideki hayat biraz daha az üşüsün, biraz daha güvende hissetsin diye...
İnsan, içinde yaşadığı hayatı dünyanın doğal hâli sanıyor kanımca. Kışlar sert geçerdi bizim oralarda. Dağın ardından gelen ayaz, gece boyunca evin çevresinde dolaşırdı. Sabah uyandığımızda nefesimizidemlenen bir çayın buğusu gibi görebilirdik. Sobanın sönmeye yüz tuttuğu saatlerde, herkesin birlikte yattığı odanın içi bazen dışarıdan dahi soğuk olurdu.Yine de evimizde kimse şikâyet etmeyi bilinmezdi.Babam, yokluğu konuşmaz; annem ise büyütmezdi.İkisi arasında görünmez bir denge vardı. Biri hayatın yükünü omuzluyor, diğeri o yükün altında ezilmemeyi öğretiyordu.
Akşamları hepimiz sobanın etrafında toplanırdık. Sobanın üstünde duran güğüm ve çaydanlıktan yükselen buhar, kısa süreliğine dahi olsa odanın havasını değiştirirdi. Annem çay dağıtır, babam günün yorgunluğunu sessizce üzerinden atmaya çalışırdı.O anlarda ev küçülür fakataile bireyleri birbirine yaklaşırdı.Sonradan anladım ki geniş evlerde yaşayan bazı insanlar birbirlerinden çok uzak hayatlar sürdürebiliyor. Hâlbuki bizim evimizde kaçacak yer yoktu. Aynı ekmeği bölüşür, aynı soğuğu hissederdik. Birbirimizin bardağından su içmeye, aynı kaba ekmek banmaya, aynı yastığı paylaşmaya alışıktık. Belki de bu yüzden yalnızlık nedir bilmedik.Darlık vardı, yokluk boyumuzu aşmıştı her şeye rağmen ne isyan ne de doyumsuzluk vardı.
Sobanın başındaki akşamların kendine özgü bir düzeni vardı. Babam bazen sessizce çayını içer, bazen gün içinde yaşadıklarından söz ederdi. Annem ise elindeki örgüyü bırakmadan dinlerdi. Biz çocuklar, ateşin tavanda oluşturduğu şekillere bakardık. Kimi zaman korların arasında bir dağ görürdüm, kimi zaman bir at ya da bir kuş... Çocukluk biraz da hayalleri canlandırma yeteneği değil midir? Dışarıda karanlık büyürken, biz o küçük sobanın çevresinde kendi dünyamızı kurardık. Şimdi düşünüyorum da o akşamların sıcaklığı, yanan odundan çok birbirimize yakın oturmamızdan geliyormuş meğer.
Babam kış gelmeden odun hazırlamaya çalışırdı. Elinde ne varsa onu değerlendirirdi. Odun bulunmazsa çalı çırpı toplardı. Evin önünde biriken yakacakları görünce içi rahat ederdi.Bazı insanlar servet biriktirirken babam bizekışlıkistifliyordu.Çünkü o yıllarda ısınmak dahi hayatta kalma meselesiydi. Babam, çocuklarını en büyük servet addediyordu…
Kış hazırlığı bizim evde mevsimlik bir iş değil, neredeyse bir seferberlikti. Babam günler öncesinden hesap yapmaya başlardı. Hangi odun ne kadar dayanır, hangi yığın önce yakılır, hangisi en sert günlere saklanır... Bunların hepsi zihninde hazır olurdu. Bazen beni de yanına alırdı. Evin önünde odunları dizerken, küçük ellerimle taşıyabildiğim parçaları ben taşırdım. Babamın yanında güçsüz görünmek istemediğim içinyorulduğumu belli etmemeye çalışırdım.
Hazırlıklar sırasında bir gün sırtımdaki birkaç odun yere düşmüştü. Utanıp eğilmiş, yeniden toplamaya çalışmıştım. Babam hiçbir şey söylemeden yanıma geldi. Yerdeki odunları birlikte topladık. Sonra elini omzuma koyup şunu söylemişti:Yük ağırsa bırakmak ayıp değildir oğlum. Ayıp olan, taşıyabileceğin yükten kaçmaktır.” O gün bugündür, insanın sırtındaki yükü seçemese de onu nasıl taşıyacağını seçebileceğini bilirim…
Annem ise başka türlü mücadele ederdi.Eskiyen kazakları söker, yeniden başkalarını örerdi. Yıpranan bir şeyi hemen atmazdı. Onun elinde her eşya ikinci bir ömür kazanırdı.Eski bir kazağı söküp farklı birini örerken:“İsraf haramdır oğlum.” dediği an gibi aklımdadır. “Kıymet bilmek, eşyanın ehline düşmesi ile eşdeğerdir. Ehline düşmeyen her şey ziyan olur…” O zaman bu sözün sadece kazakla ilgili olduğunu sanmıştım.Çok zaman sonra, bu yaşımda anladım ki annem aslında eşyayı değil, hayatı israf etmemeyi öğretiyor; öyle yaşıyormuş.
Gece çöktüğünde, naylon pencerelerin ardından ay ışığı süzülürdü. O solgun aydınlık, odanın içine bir yakamoz sessizliğiyle düşerken ben yine uzun uzun düşünürdüm.Kimi vakitlerde ilçede gördüğüm o ışıklı evleri hatırlardım. Annemle pazara giderken karşıma çıkan o evleri...Pencerelerinden sarı ışıklar taşan, bana başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşündüren evleri...
Öyle ya ilçeyle aramızdaki mesafe sadece kilometre farkından ibaret değildi. Koca bir hayatın sürdürülmesi farkıydı.Ama insanın hayalleri, imkânlarından daha büyük olmalı değil midir? Ben de o gecelerde defterlerime, kitaplarıma daha sıkı sarılırdım.Çünkü içimde,okursam her şeyin değişebileceğine dair tuhaf bir inanç vardı.Nasıl olacağını bilmiyordum.Ne kadar süreceğini de...Fakat elimdeki kalemin, beni bulunduğum dünyadan başka bir dünyaya götürebileceğini biliyordum.
Sabahları okula giderken ayaz yüzümü keserdi. Ellerimi cebime sokar, başımı öne eğerek yürürdüm, yürürdüm… Gittiğimde okulun sobası çoktan yanmış olurdu.Sınıfa girdiğim an bedenimden önce ruhumu ısıtan sıcaklığı bugün bile hatırlarım.Belki de ilk kez orada, çocuk aklımın idrak edebildiği kadarıyla bilginin de insanı ısıttığını anladım. Tıpkı ateş gibi... Hatta daha yakıcı…
Öğretmenin sınıfa yeni ders kitapları getirdiği bir gündü. Kitaplar sıraların üzerine bırakıldığında hepimiz heyecanla etrafına toplanmıştık. Kitabı elime alır almaz önce kapağını okşadığımı hatırlıyorum. Sonra sayfalarını hızlıca çevirmiştim. Yeni basılmış kâğıdın kokusu burnuma dolmuştu. Bugün bile bir kitabevine girdiğimde aynı kokuyu duyunca çocukluğuma giderim.
Kitabın içinde büyük şehirlerin resimleri vardı. Geniş caddeler, yüksek binalar, ışıklı sokaklar... Uzun süre o sayfalara bakardım. Özellikle gece çekilmiş bir şehir fotoğrafını hatırlıyorum. Pencerelerden ışıklar taşıyor, sokak lambaları yıldızlar gibi sıralanıyordu. O resmi her görüşümde ilçede ilk kez gördüğüm ışıklı evleri hatırlardım. İçimden sessizce: "Demek başka şehirlerde de geceler böyle aydınlık oluyormuş." derdim.İnsan bazen hiç gitmediği yerlere önce kitaplar vasıtasıyla gider. Ben de daha köyümden çıkmadan, sayfaların arasında uzun yolculuklara başlamıştım.Önce zihnimle çıktığım o yolculukların, imkânsız gibi görünen hedeflerime ulaşmam için bir vesile olduğunu söylersem mübalağa etmiş olur muyum?
Kara kışın bastığı bir zamanda annem,naylonla kaplı pencerelerimizi kastederek “İnşallah bu yıl cam yaptıracağız.” dedi.İnşallah...Bizim evde en çok kullanılan kelimelerden biriydi.Çünkü geleceğe dair kesin konuşmak haddini aşmaktı. Ayrıca umut etmekten vazgeçecek kadar da yoksul değildik. Elbette camlar hemen gelmedi.Belki aylar geçti.Belki daha fazla... Yine de annem o cümleyi kurmaktan hiç vazgeçmedi: Yaptıracağız camları, bu yıl, inşallah!
Sonra ansızın gerçekten geldiler.Tam hangi mevsimdi hatırlamıyorum. Ama havanın serin olduğunu hatırlıyorum. Evin önünde bir hareketlilik vardı. Usta ölçü aldı, çerçevelere baktı. Yıllardır alıştığımız naylonlar birer birer sökülmeye başladı. Annem kapının önünde duruyor, olan biteni sessizce izliyordu. Yüzünde, çok beklenmiş bir misafirin gelişini karşılayan insanların mahcup sevinci vardı.Naylonlar çıkarıldığında oda birden değişmiş gibi geldi bana. Sanki yıllardır aynı yerde duran bir perde kaldırılmıştı. Sonra camlar yerlerine yerleştirildi. Çıtırtılar, çekiç sesleri ve ustanın kısa talimatları arasında yepyeni cam takılı pencerelerimiz oldu.İlk iş olarak camın yanına gidip dışarı baktım.
Aynı dağlar yerindeydi.Aynı ağaçlar...Aynı yol... Buna rağmengözüme her şey farklı gelmişti.
Hâlbuki değişen dışarıdeğil, içimdeki duyguydu.Annem eski pamuklu çamaşırlardan kestiği bezle camları uzun uzun sildi. Sonra birkaç adım geri çekilip leke kalıp kalmadığını kontrol etti. O gün yüzündeki memnuniyeti hâlâ hatırlarım. Sanki pencereyle birlikte, yıllardır kurduğu küçük bir hayal de tamamlanmıştı.O akşam ev eskisi kadar soğuk olmasa da beni asıl ısıtan şey annemin gözlerindeki sevinç olmuştu.
Yoksulluk gelip geçti. Naylon pencereler söküldü, camlar takıldı. Sobanın yerini kaloriferler aldı. Fakat o günlerde öğrendiğim kanaatkârlık, sabır ve umut duygusu benimle kaldı. İnsan elde ettikleriyle değil, mahrum kaldıklarıyla pişiyor. Bizim evin camları yoktu belki ama içeride sönmeyen bir ışık vardı. Bugün ne olduysam biraz da o ışığın sayesinde oldum.
Devamı Temmuz sayımızda…
Dr. Seda Artuç Bekteş
Yeni yorum ekle