Tefrikavııı. Bölüm: Ateşin Kurduğu Şehir
Öyle şehirler vardır ki doğdukları coğrafya ile değil, içlerinde yanan ateşle var olurlar. O ateş bazen bir maden ocağında tutuşturulur, bazen yüksek fırınlarda çeliğe dönüşür, bazen de binlerce insanın alın terinde hayat bulur. Ateş sönmeye yüz tuttuğunda ise sokaklar, evler, insanların yüzündeki tebessüm ve geleceğe dair umutlar da sessizce küle döner.
Çocukluğumda hevesle izlediğim ışıklı balkonların, esasında bir umudun temsilcisiolduğunu sorsalar söyleyemezdim belki. Fabrikaların bacalarından yükselen gri ağır duman, sadecemadenin işlendiğini değil, yöre insanının geleceğinin şekillendiğini anlatıyordu. İlçemiz büyüyordu.Ben de onunla birlikte...
İlçe, madenin etrafında şekilleniyordu. Kara tren bakırın bereketini uzaklara taşırken, aynı zamanda geleceğimize nefes oluyordu. Sabahın ilk saatlerinde insanlar aynı istikamete yürür, akşam aynı yorgunlukla evlerine dönerlerdi. İlk bakışta sıradan görünen bu düzen, aslında görünmeyen büyük bir kader ortaklığıydı. Lojmanların şehirde dahi bulunmayan imkânlarla donatılmış olması, merkezde sinema yokken ilçede iki sinema salonunun bulunması; tenis kortundan yüzme havuzlarına varıncaya kadar birçok sosyal ve kültürel merkezin ilçeye kurulması madenin zorunlu kıldığı bu kader birliğinin sürdürülmesi içindi. Mühendisler, teknisyenler ve dahi işçiler; bir dağın sahip olduğu cevheri kullanılabilir hâle getiriyorlardı. Çocukluk sevinçlerimle bir gün o fabrikalardan birini işletmenin hayalini kuruyordum. Öyle ya vermeyi istemeyen istemeyi neden versin ki…
İlçemiz bir köy değildi fakat tam anlamıyla şehir de sayılmazdı. İki dünya arasında kurulmuş, denize uzak göllere komşu; cevher dolu dağların kalbinde genç bir Cumhuriyet kasabası gibiydi. Bulunduğumuz yer, dört farklı tabiatın birbirine omuz verdiği korunaklı bir coğrafyaydı. Bir yanında insanı diri tutan sert dağlar, diğer yanında hayat vadeden sular vardı. Ufkun bir tarafında bereketli vadiler uzanırken, öte yanında binlerce yıllık medeniyetlerin nefes aldığı kadim topraklar başlardı. Belki de bu yüzden ilçemiz, insana hem mücadeleyi hem de umudu aynı anda öğretirdi…
Farklı dünyalar yan yana duruyordu âdeta. Fakat birbirine tamamen karışmıyordu.Ben de bu farklı dünyaların arasında büyüdüm.Bir yanım, kış gecelerinde camı olmayan evlerin soğuğunu biliyordu.Diğer yanım ise geceleri uzaktan parlayan lojman pencerelerinin insana fısıldadığı geleceği...Belki de bu yüzden memleketime hiçbir zaman yalnızca bir şehir gözüyle bakmadım.Benim için burası, insanların kaderlerini iyileştiren bir geçiş alanıydı. Kimi buraya kök salıyor kimi buradan başlayarak daha geniş ufuklara yelken açıyordu.
***
Madenin harman olduğu ilçe ile köyümüz, uzun yıllar boyunca aynı sanayi damarının farklı uçları gibiydi. Çünkü fabrikada çalışan işçilerin bir kısmı civar köylerden Anadolu insanlarıydı. Sabahın ilk düdüğü mesainin başladığını haber vermenin ötesinde; hayatın yeniden harekete geçtiğini de duyururdu. Genelde erkek nüfustan oluşan çalışanlar evlerinden çıkar, fabrikanın kapısında buluşurdu.Vardiyalar,ilçenin ritmini belirlerdi. Gündüzler kadar olmasa dahi akşam saatlerinde de ilçenin sokaklarındaki hareketlilik sürerdi.
Bakırın keskin kokusu, fabrikanın isi ve madenin ağır havası zamanla bu coğrafyanın doğal kokusuna dönüşmüştü. Dışarıdan gelen biri için bunlar sadeceağır sanayinin olumsuz görüntüleri olabilirdi. Fakat benim için çocukluğumun derin hafızasıydı. Cevherin yoğun olduğu dağ yamaçlarında toprağın nemlenmesiyle beliren o muhteşem bakır mavisini, ömrümce hiçbir paletin üzerinde elde edemedim…
İlçe sanayi sayesinde ayakta kalsa da işletme, sadece üretim anlamına gelmiyordu.
Sanayi, mahalle demekti.
Komşuluk demekti.
Dayanışma demekti...
Zira fabrikanın bacası tüttüğü sürece nefes alınabiliyordu.Çocuklar güven içinde büyüyor, gençler gelecek hayalleri kuruyor, aileler yarınlarından endişe duymadan yaşayabiliyordu.
Fabrika, ilçenin vazgeçilmez bir değeriydi. Herkes bunu bilirdi.Bu yüzden insanlar fabrika hakkında konuşurken seslerini ister istemez alçaltırdı. Tıpkı kutsal bir şeyden bahseder gibi… Üretim hakkındaki konulardan yüksek sesle değil, saygıyla bahsedilirdi.Babam fabrikadan söz ederken hep aynı ifadeyi kullanırdı:"Ekmek kapısı..."Bu iki kelime, aslında her şeyi anlatıyordu.Oysaki ben yıllar sonra o kapının, ekmek kapısı olmanın dışında bir kale kadar büyük sorumluluklar taşıdığını anlayacaktım.
Babamın vakur duruşu, annemin sessiz fedakârlıkları ve dedemin demir bacağına rağmen eğilip bükülmeyen çelik iradesi, bu şehrin mayasına karışmıştı. Onların gözünde sanayi bir iş kolu değildi.Namustu.Emekti.Alın teriydi.
***
Sonra ilçe büyüdükçe insanlar da değişmeye başladı.Köylerden gelen yüzlerce insan yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu.Kimileri kısa sürede uyum sağlıyor, kimileri eski alışkanlıklarını bırakmakta zorlanıyordu. Maden belki herkese aynı imkânı sunmuyordu.Ama çalışan insanlar için mutlaka bir kapı aralıyordu.O kapıdan geçebilmek ise sabır, disiplin ve istikrargerektiriyordu.
Okuldan dönerken çoğu zaman fabrikanın önünden geçerdim.Vardiya değişimlerine denk geldiğimde kapıdan çıkan işçileri seyrederdim.Yüzleri is içindeydi.Elleri nasırlıydı.Omuzlarında günün yorgunluğu mu hayatın yükü mü bilemediğim bir ağırlık vardı. Ancak bütün bunların üzerinde, her şeye rağmen başka bir şey daha hissedilirdi. Sessiz bir gurur...Üreten insanın gururu...İşte o vakur duruş, bana kitaplardan daha çok şey öğretti.Zira fabrika üretim yapmanın dışında karakter inşa ediyordu. Çalışanlara sorumluluk duygusu kazandırıyordu.
İlçemiz büyürken ben de büyüyordum.Sorularım çoğalıyor, kafamın karışıklığı artıyordu. Hayatın çalışmaktan ibaret olmadığını anlamaya başlamıştım. Öte yandan çalışmadan da hiçbir yere varılamayacağını yine bu coğrafya öğretti bana.Hayatın dengesi belki de tam burada saklıydı.Üretmek...Fakat ürettiğin şeyin anlamını idrak etmek...
***
Zaman ilerledikçe dünyanın rüzgârı değişmeye başladı.Ekonomik dengeler farklılaştı.Üretimin yerini kârlılık hesapları almaya başladı.İnsan, değerler, memleket sevgisi rakamların gerisinde kalmaya başladı.Önce sanayideki çarklar yavaşladı.Sonra umutlar azaldı...
Bir zamanlar geceyi aydınlatan renkli ışıklar titremeye başladı.Kahvehanelerde eski neşeli sohbetlerin yerini suskunluk aldı.Şehrin üzerine, her zamankinden farklı görünmez ve ağır bir sis çöktü.İnsanlar birbirlerine sürekli aynı soruyu soruyor ama açıkça dillendirmeye cesaret edemiyorlardı:Ya fabrika kapanırsa?
Herkes biliyordu nitekim, mesele yalnızca bir fabrikanın kapanması değildi.Bir bölgenin hafızası, emeği ve geleceği de aynı anda sönmeye başlayacaktı.
Neticede sanayi, insana gelir elde etmekdışında da birçok fayda sağlar. Mesela işe yaradığını hissettirir, sabah kalkacak bir bahane üretir. Her şeyden önemlisi kişiye ülkesinin üretimine katkı sunduğunu fark ettirir. İşte bu yüzden fabrikaların ateşinin sönmesi, ekonomik bir kriz haricinde toplumsal bir kırılmadır.
***
Tam da böyle bir dönemde geçmiş bütün külfetiyle omuzlarıma çökmüştü. Dedemin zindanlardan demir bacağıyla ama dimdik çıkman iradesi...Babamın “zayıfa vurulmaz” diyerek koruduğu insanlık onuru...Annemin yokluk içinde bile umudu diri tutan sabrı...Hepsi aynı anda zihnimde canlandı.
Hayatın dönüm noktalarında sadece kendi hayatınızı yaşamaz, sizden önce gelenlerin emanetini de taşırsınız ya… O emanet bazen bir aile olur.Bazen bir şehir...Bazen de binlerce insanın geleceği... İşte toplantı salonlarında konuşulan rakamların ardındaesasında insanların hayatı, umudu, geleceği vardı.
Eksilen her rakamın karşılığında kapanan bir dükkân, ertelenen bir düğün, okuyamayan bir çocuk ve göç etmek zorunda kalan bir aile bulunuyordu aslında. Bunu görebilmek için insanı tanımak gerekiyordu; has, katıksız, masum insanı...
Dolayısıyla benim için maden, yaşadığım yer olmanın çokötesinde bir anlama karşılık geliyordu.Sabırlı, sert ama adil bir öğretmendi fabrika. Uzaklardan bir fısıltı gibi işitiyordum o öğretmenin öğüdünü: Bir bölge büyürken insanlar da sınanır.Kimileri bu sınavı geçer.Kimileri yarı yolda kalır.Ve ben, o ilçenin bana yüklediği sorumluluğu artık bütün ağırlığıyla hissetmeye başlamıştım.Bunun adını henüz koyamıyordum. Aradan yıllar geçtikten sonra o sorumluluğun adının madenin mücadelesi olduğunu anlayacaktım.
Çünkü şehirler yalnız taşla duvarla kurulmaz; emekle yükselir, hafızayla yaşar ve onları kararmaktan kurtarmayı göze alan insanların iradesiyle geleceğe taşınır...
Devamı Eylül Sayımızda…
Dr. Seda ArtuçBekteş
Yeni yorum ekle