Üveyik’in Seyir Defteri
7. Seyir: Yolların Dili Olsa…
Hatice Ayan
“Oğul babanın sırrıdır. İki gözünün biridir.”
Kitab-ı Dedem Korkut
Yine şairi izliyorum, uzun zamandır izlediğim gibi, yine… Dut ağaçlarının gölgesinde oynarken ilk yâreniyle onu bir anda yolların ortasında buluyorum. Ne ileri gidebiliyor ne geri dönebiliyor. Kalakalmış… Hep aynı kavşakta… Yollar ise alabildiğine uzuyor hem geriye hem ileriye.
Yolun başında genç, saçları arkaya taranmış, yakışıklı bir adam ve sevinçle koşup ellerinden tutan iki çocuk; biri sağında biri solunda. Çıkılan yollar, gidilen yollar, uzayan yollar… Keyifli bir sessizlikle 302 direksiyonunu ustalıkla çeviren eller; hohlanan, resimler çizilen, minik eller ile silinen, tekrar hohlanan, tekrar çizilen camlar ya da bahar rüzgârının efil efil estiği camların önünde tatlı, yaramaz itişmeler. Kimi zaman cızırtılı bir radyo sesi kimi zaman kasette Ferdi’den bir arabesk yahut Gülşen Kutlu’nun kadife sesinden bir türkü eşliğinde…
Küçücük bir çocuktum, seninle en çok yollara çıkmayı severdim baba. O uzun yollardan dönüşünü beklediğimiz akşamların sabahında en çok seninle yollara çıkmayı severdik. Cebinden çıkardığın tarağınla taradığın saçlarımızı yele verirdik. Dünya camdan akardı; köyler, tarlalar, akşamüstü kızaran ufuklar… Bulutlar bin bir kılığa girip göz kırpardı bize.
Haziran geldi Sevgili Üveyik. Uzadı günler, çocukluğumun yolları uzadı yeniden…
Hele bir Haziran geldi mi Sevgili Üveyik, hele de bir okul gezisinin taşımasını üstlendi mi babamız, bizi bırakır mı? Hem annemiz de gelir bu sefer, değme keyfimize. Pamukkale’nin pamuktan taşları üzerinde çıplak ayaklarımıza değen ılık sular… Kuşadası’nın berrak denizi, sahil boyunca tezgâhlardaki renk renk takılar, deniz kabukları, nazar boncukları… Efes’in antik kalıntıları, Artemis Tapınağı, Meryem Ana Evi… Bizim için yani biz köy çocukları için fantastik bir dünyanın mekânlarıydı, bir tavşan deliğine atlamamış olsak da Alis’in harikalar diyarında bulurduk kendimizi.
Yıllar içinde bizler büyükşehir çocuklarına dönüşsek, mekânlar yavaş yavaş büyüsünü yitirse de yollar devam ediyordu Sevgili Üveyik. Yollar hep devam eder. Eksilmeseydik, ah eksilmeseydik…
Ben Üveyik… Sefer üstüne sefere çıktık şairle, asırdan asıra, diyardan diyara geçtik, yolların hafızasını okuduk. Haritalarla bulunan, pusulasız bulunmayan yolların… Ayaklarımızla, kanatlarımızla değil yüreğimizle gittik yolları.
Ben Üveyik… Nice yollar bilirim, nice patikalar, asfaltlar… Yolların hafızasını bilirim, nice yolların… göç yollarının hepsinden evvel. Şimdi şehrin insanı… “pahalı zevklerin, ucuz cesaretlerin”... “kaypak ilgilerin, zarif ihanetlerin” insanı… modern ve dahi postmodern koşturmacalarla yollar giden insan… Şehirler kurmadan önce çıkmıştı yollara… Henüz hiçbir devlet yokken, henüz hiçbir kutsal kitap yazılmamış iken, taş duvarlarına mağaraların imler bırakırken…
Anayurdun kokusunu peşinden sürükleyen babalar bilirim göç yollarında. Bir çocuğu ilk kez ayağa kaldıran, ilk adımda elinden tutan, ana diline babalık katan, yol gösteren babalar bilirim. Yaralansa da hep yaralar saran babalar… Katı kalpli bir görüntünün arkasında yufka bir yürek saklayan. Baba yüreği… yağmurlar biriktiren…
Baba yüreği taşımıyorsa âdemoğlu yabandır kendi canına.
Sümer ovalarında çobanlar sürülerinin önünden yürürken babalar Gılgameş’i anlatırdı çocuklarına. Orta Asya bozkırlarında, at üstünde, çocuklarına yol olurdu babalar. Dağlarda, geçitlerde, nehir kenarlarında güvenli yolların izini sürer, yollar açardı babalar. Yolun hafızası taşlara, taştan toprağa, topraktan çocuğun belleğine işlenirdi ilmek ilmek.
Yollar devam ediyordu, yollar hep devam eder. Eksilmeseydik, ah eksilmeseydik…
Titreyen elleriyle oğluna kanatlar takıp “ne çok alçak uç, ne çok yüksek, ortasından git, benim gösterdiğim yoldan.” diyen, ardına baktığında güneşe kadar yükselen oğlunun bir anda düştüğünü gören babalara tanık oldum yollarda. Kanlı cephelerden şehit mektubu alan babalara tanık oldum. Bir maganda kurşunuyla çocuğu kucağına yığılan babalar gördüm. Oysa oğullarını yıldızlara ısmarlardı babalar...
Çok dokunaklı sahneler gördüm lâkin bir babanın ağlamasından daha dokunaklısını görmedim. Bir oğul mezarını yüreğinde biriktirdiği yağmurlarla sulayan, salâların doldurduğu boş odalara çekilip çekilip ağlayan, isyanını dua ile mühürleyen… dağlar gibi ıssızlaşan ama yasını dağlar gibi yaşarken yaşamayı vazife sayan babalar…
Irmakların hazinleştiği bir haziran bu Cânım Üveyik. Önümden kara tahtalar, tebeşirler geçiyor. Annem elimden tutup bir kara tahtanın önünde bırakıyor beni. Beyaz yakalı siyah önlükler, bembeyaz çoraplar… Lacivert forma giyilen okullara ise babam götürüyor. O, kimselerin babasına benzemez çünkü. Bak, peşimden bütün kız çocukları koşuyor.
Eskiden sevginin, ilginin, duygunun güncelerini tutardık Sevgili Üveyik, şimdi dijital çağın günceleri bunlar. Babamın teknolojiyi kargışlaması boşuna değilmiş. Bir yanılsama olmalı bu. Yakınlaştığını zannederken ayrılıp giden yollar. Eski dünya, yeni dünya… Kalakaldık ortasında, ne yapacağımızı bilemeden… Dünyalara sığmadı, minik bir ekrana sığdı aşk, dünyalara sığmadı avuç içine sığdı ölüm. Yas tutmaya bile fırsat bırakmadı sömürgeci devran, eksik gömdük sevdiğimizi…
O eski yollara dönmek istiyorum baba. Tekrar geçsen direksiyon başına, sen konuşmasan yine, keyifle sussan, yollar konuşsa… iki çocuğun… kasette çalan “yollar seni gide gide usandım” türküsüne yahut “huzurum kalmadı fani dünyada” şarkısına anlam veremeden yollar boyu akan dünyayı seyretse, annem yolumuzu gözlese yine…
Gerçi şimdi, asırlar sonra, yine yollara çıktık seninle ama hevessiz, ama mecbur… Sende kederli bir sessizlik bu sefer, iki çocuğunun cıvıltıları kesilmiş… Bende kahreden bir boşluk… Camdan akan dünyaya bakıyorum, tek başıma... Cama hohlamak, resimler çizmek… kıpırtı gelmiyor içimden. Yanımdaki koltuk… Yanımdaki koltuk boş…
Biz bu sefer kaybolduk galiba baba ve yolu kimseler bilmiyor ve yolu haritalar göstermiyor ve pusulamız yok…
Bilirim sessizlik söze gelmez ama ben çocukluğumun yarısını verdim toprağa, sen nelerini gömdün baba?
İçimdeki yollara inat yerimde kalakaldım ben. Başucumdaki kitabın aylardır aynı sayfada duran ayracı gibi… Telefonumdaki notun, mailimdeki taslağın, defterimdeki şiirin aylar öncesinden yarım kalmışlığı gibi. Yedi ayı aşkın zamandır öğrenebildiğim tek şey, ölenin geri gelmeyeceği oldu. Çatlamış aynalardaki yüzüme aylar sonra ilk kez baktım. Onca zaman sonra makyaj çantasına ilk kez gitti elim. Üzerinde birikmiş bir karış tozu o zaman fark ettim. Zaman, hayatımızı çepeçevre kuşatmış içimizdeki hain; zaman, bizi tüketerek beslenen parazit…
Ben yollara babamla düştüm Sevgili Üveyik. Yollar devam ediyordu, yollar hep devam eder. Eksilmeseydik, ah eksilmeseydik…
Geride Acıtan Bir Boşluk
bulutlar beyazlar giysileriyle
göz kırpar. Yollar
açılır içimde
iki çocuk burunları cama yapışmış. Rüzgâr
oyun gibi geçer saçlarından
yollar akar, evler, ağaçlar, akar
bir otobüs camından
kuşlar konmuş telgraf telleri akar
bir eli direksiyonda diğeriyle
sigarasını tüttürür babam. Babamız
en hızlı şoför
gazoz alır bize leblebi tozuyla. Zafer gazozu…
şişelerini geri verir kapaklarını oynamak için
saklarız. Parmaklarımızda soğuk bir yaz
radyoda
uzak bir şarkı cızırtıya dönüşmeden önce
her şey yerli yerindedir
sonra
haritalar şaşar
pusulası kaybolur yolların. Yollar
kapanır içimde
bulutların göz kırptığını kimse görmez
kimse bakmaz gökyüzüne çünkü
zaman cebimde bir kırık ayna. Zaman
büyüyen gölgeler
benim…
çocukluğumun yarısı
canımı acıtan boşluktur şimdi
senin…
hiçbir şey acıtamaz canını
yitik bir oğul kadar
Yeni yorum ekle