Üveyik'in Seyir Defteri 8. Seyir: Göçmen Bir Suskunluk

Edebiyat

Üveyik'in Seyir Defteri 8. Seyir: Göçmen Bir Suskunluk

Hatice Ayan

Doğanın döngüsü devam ediyor. İnsanın da… Bozkırın sarısı yayıldı, toprak serin suları özlemeye başladı, gümüş yapraklı iğdeler yorgun… Şair sessiz bir dille konuşuyor hep, sessiz ve aralıksız…

Temmuz, toprağın hafızasını uyandıran bir aydır sevgili Üveyik. Bunu en iyi çatlamış toprak bilir, eğilmiş başaklar, kurumuş dere yatakları bilir. Binlerce yıldır aynı güneş, aynı kayaları ısıtır; aynı gölgeleri kısaltır. Adonis her bahar kanayan bir çiçeğe dönüşür, Osiris Nil'in sularında yeniden doğar. Her yıl Dumuzi’nin sessizliğinde kalır toprak, eski bir yas ovaya iner. Doğa hiçbir ölüme sonsuzluk vermez; her ölümü bir döngüye emanet eder. İnsan ölür ve insan neresindedir bu döngünün bilinmez. İnsan bu döngüde kendi gölgesiyle yüzleşir, insan gölgesini kaybeder.

İnsan gölgesini ne zaman buldu, ne zaman kaybetti sevgili Üveyik? Gölgesini ilk kim terk etti acaba, güneş mi, ağaç mı, insan mı? Ateş ve su, yer ve toprak bu kadar güçlü iken zavallı insan, aciz insan… Acizliğini görmeyip tabiatla mücadeleye girişen, ölüme meydan okuyan insan. Binler yıl geçti ne destan kahramanları kazanabildi ne Süleymanlar ölümün kapısını kapatabildi. Zaman bir çocuktur, petteia oynayan, demişti Efesli feylesof. Bütün ömrümüz, o çocuğun oynadığı taşlardan ibaret. Doğum, ölüm, aşk, hafıza, şiddet… hepsi, küçük kralın oyununa dâhil.

Ben Üveyik. Hiçbir şey geride kalmaz yahut her şey geride kalır sevgili şair. Taş kalır. Su kalır. Rüzgâr kalır. Çocukluk kalır. Göç eden insandır.

Göç yolları boyunca kadim taşlarla dost oldum ben. Acropolis'in mermerlerinde güneşin bıraktığı gölgeleri seyrettim, Hierapolis'in kırık sütunlarında gizlendim, Orhun'un taşlarına konup rüzgârın okuduğu yazıtları dinledim. İnsanlar tapınak duvarlarına anlatırmış sırlarını yahut kuyulara. Çığlık çığlığa çatlasalar, taşsalar da açık etmezmiş sırrı, taşlarla sular. Ölüler de sırları açık etmez değil mi Üveyikçiğim? Kuyuların başına eğildim, Budist tapınaklarına kulak verdim. İnsanların yüzyıllardır fısıldadığı sırları öğrenmeye çabaladım. Duvarlar, taş taş aynı cümleyi söyledi: Konuşmayı bıraktım. Su aynı cümleyi: Konuşmayı bıraktım. İnsan ise dinlemeyi bıraktı. İnsan taşın sesini, suyun dilini unuttuğu gün, kuşun göğe neden baktığını sormadığı gün… dinlemeyi bıraktı, özünden ilk o zaman ayrıldı.

 

 

Oysa çocuk dinlerdi hep. Rüzgârda başakların sesini, yağmurdan önce bulutun ruhunu, yağmurdan sonra toprak kokusunu, yuvasına erzak taşıyan karıncanın telaşını dinlerdi. Gökkuşağının altından geçebileceğine inanırdı çocuk. Çocukluğun yurdunda merak vardı, hayret, inanç vardı. Çocukluğun yurdunda her şey mucizeydi.

Biz cânım Üveyik, temmuz sıcağında en çok çatlamış toprakları severdik, çatlamış toprakların üzerinde çıplak ayaklarımızla yürürdük. O çatlakların yer altına açılan kapılar olduğunu bilirdik. Çocuklar topraktan korkmazdı, çocuklar toprağa inanırdı o vakitler. Bir yapboz haritasından parça çıkarır gibi çıkarmaya uğraşırdık toprak parçalarını. Sonra başakların arasına dalardık. Boyumuzu aşan buğdayların içinde kaybolmak dünyanın en büyük oyunu gelirdi bize. O gün hangi hayale dalmıştım acaba, beyaz kurdelalı saçlarımla bir trene binmenin mi, bir deniz ülkesine gitmenin mi? Biz çatlamış toprağın çocukları, henüz denizi görmediğimiz yaşlardaydık. Birden yanımda cıvıldayan ses kesildi, göğsümün altında bir serçe kalbi attı. Nasıl telaşa vermiştim ortalığı, nasıl dört yana yayılmıştı herkes. Çingeneler mi kaçırdı, yılan mı soktu? Uzun aramalar sonrası, güneşten yorulmuş küçücük bir serçe gibi, başakların arasında uyurken bulduk. Buğday başakları arasında uyuyakalacağı aklımıza gelmezdi hiç. Zamanın çocukluğu elimizden alacağı ve denizler geçeceğimiz de aklımıza gelmezdi. Onun, bana benzeyen, bir kız çocuğunun babası olacağı da… Daha o zamanlar, ilerde çok iyi bir baba olmanın planlarını yapardı. Planlarının orta yerinde bizi bırakıp gideceği de aklımıza gelmezdi. Şimdi de uyuyakalmış olsa bir köşede, bir köşede uyuyakalmış olsa ve biz aylardır boşuna feryat figân ediyor olsak…

Onun balası, benim balalarım yavrularımız, ne hayalleri vardı onlar üstüne. Neden istediğimiz gibi gitmez hayat? O, hayallerinin orta yerinde bizi bırakıp dönüşü olmayan yollara çıktı, bir kız çocuğunu sonsuz acılara gark edip, nafile bekleyişlere bırakarak… Ben senin acını bilemem ki canım çocuk, ciğerinden yükselen yanık kokusunu duysam da bilemem ki… Kişi kendi acısını bilebilir ancak.

Hep çocuklar sarar ruhumu Üveyikciğim. Hep çocuklar, bir olurlar, üç olurlar; yüz, yüz binler olurlar. Elif dalında gül olurlar, sararlar ruhumu, çelikten zırh olur sararlar.

Benim için uzaklık mesela, bir başka kız çocuğunun adıdır şimdilerde. Bir anne varlığını unutmuşçasına, uzaklarda çok uzaklarda, başka bir göğün altında ayak izleri bırakan bir kız çocuğunun… Aynı göğün altında mı yoksa? Aynı göğün altında yıldız yıldız saçlarıyla…

Küçücük bir erkek çocuğu ise durmadan piyano çalar içimde; bas tınıdan aryalar söyler, gecikmiş, sitemli, kırgın… dünyayı yeniden kurmaya çabalar.

Çocukluk, yerli yerinde kalır sevgili Üveyik, buğday tarlalarında koşturan iki çocuk yerli yerinde kalır. İnsan, çocukluğundan göç eder. Biz çocukluğumuzdan göç ettik, soluksuz, büyük göçe doğru.

Oysa çocukluktan göç etmemeliydik. İnsanlığımıza dair ne varsa oradaydı. Çocukluğundan göçen insan pusulayı şaşırdı, yolunun kaybetti. İnandığı dünyadan uzaklaştı. Taşların, ağaçların ruhu olduğunu, kuşların göç yollarında hikâyeler taşıdığını, dalların rüzgârla dua ettiğini… Hepsini unuttu.  Taşları jeolojiye, kuşlarla ağaçları biyolojiye, rüzgârı meteorolojiye bıraktı. Çocukluktan göçen insan, yani ana yurdundan, doğa ile de irtibatını kesti. Parası çoğaldı, yoksullaştı; bilgisi arttı, cahilleşti.

Başaklar sizi tanıyor, rüzgâr tanıyor, toprak tanıyor lâkin siz kendinizi tanımıyorsunuz sevgili insan. Ya siz kent aydınları; toplum bilimciler, din bilimciler, siyasî erkler, kalem erbapları, sanat camiası, entelektüeller, siz  tanıyor musunuz kendinizi? Çocukluğunuzdan göçeli ne vakit olmuş hesapladınız mı hiç? Siz psikiyatrlar, psikologlar çözebildiniz mi insan ruhunu çocukluğunuza inmeden? Siz metropol dengbejleri kapatabildiniz mi çocukluğunuza aralanan kapıları? Peki sen sevgili şair, dilini çözüp bir mısra yazabildin mi çocukluğun toprağına dönmeden? Ve siz feylosofçuğum, siz, insanın, hayatın ve dahi aşkın sırrını çözerken geçebildiniz mi bir çocuk kalbinden?

İçimdeki çocuklar; üçler, yediler, kırklar hepsi birden ruhuma yönelttiler gözlerini, hepsi birden gözlerimle evrene baktılar. Acı vardı gözlerimizde, sevgi, özlem… beşik ile tabut arasındaki pişmanlıklar… Ve hüzün vardı ve derin bir hüzün vardı gözlerimizde.

Çocukluk yerli yerinde duruyor sevgili Üveyik. Biz çocukluktan göç ettik, durmadan ve tükenerek, büyük göçe doğru.

Kopuzcu ozanlar söylesin hüznümüzü.


Evleri Haritalara Koydular

İlk adımım hangi toprağa düştü bilmiyorum.
Annem bilir.
Ellerimin içindeki boşluğu…
Annem bilir.

Ben rüzgârın şarkısını ıslıkla taklit eden çocuk.
Rüzgâr hâlime gülerdi hep
sonra kuşlar da güldü, yıldızlar da.
Sahi gecenin omuzları vardı o zamanlar
yağmurun nabzı,
yaprakların birbirine fısıldadığı sırlar.
Evimiz haritalarda yoktu henüz.

Ben trene ilk kez binen çocuk
ve denizi ilk kez gören.

Tren hareket edince
ağaçlar geri giderdi
şaşkın bakışlarımın arasında
denizi görüncedir ilk sarhoşluğum.

 

Ben uçmak için kollarını çırpan çocuk.

Kuşların kanatlarını kıskanırdım
gölgemin peşinde koşarken.


Tahtadan arabalarım vardı benim
yolcularımın gülerek indiği.
En çok evimizin yolunu severdim
benden başka kimse bulamazdı.


Derken gölgem büyüdü.

Sonra oyunlar değişti.
Yolcular öldüler arabalarımda.
Yolcular ayağa kalktılar.

 

Birgün fincanı taştan oymadılar ama
evleri haritalara koydular.

Evimiz oradaydı ama

içinde biz yoktuk.

Trene bindiğimde
ağaçlar geriye gitmiyor artık.
Deniz
içimdeki boşluğa vuruyor artık.
Gölgem
neden bu kadar karanlık anne?

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.