Mimarlığın Laneti Ve Kentli Olamamak

Kültür

Mimarlığın Laneti

Ve

Kentli Olamamak

M. Kadri Atabaş- Mimar

Mimarım,meslek yaşamımda çok “ustam” oldu. Kimisi kitaplardan,kimisi yaşamdan.

 Ama bir tanesi var ki, “dost ve yol gösterici abi”de oldu… Atakule nin mimarı sevgili Ragıp Buluç…

Ragıp Buluç, sadece, kültürlü ve mesleki değerleri / etik kodları olan bir mimarve yol rehberi değildi. Kendi hesaplaşmasını da yapmış bir mimarlık “ermişi” idi. Unutamadığım bazı nasihat ve gözlemleri ile mesleğime ve yaşama bakışımda izler bırakmıştır. En unutmadığım gözlemlerinden birisi mesleğimizle ilgilidir. Bir sohbetimizde “ Kadri’ciğim, bu mimarlık öyle lanetli bir meslektir ki, kapıdan çıktığın andan itibaren her şey gözüne batar” demişti.

Hiç unutmadım…

Şimdi,kendime sık sık soruyorum: “Niye kendi ülkemde evimden çıktığım andan itibaren her şey gerçekten gözüme batıyor?” Ve niye başka ülke kentlerinde batmıyor?

Niye, kaldırımlarımız işgal altında? Niye, özürlüsü küçük / çocuk sahibi /yaşlısı/ kentte rahat dolaşamıyor? Niye iki katlı bir bölgede 20 katlı bir yapı yapılabiliyor? Niye sokaklarda çöpler yerlerde? Niye yapı cepheleri, yani ortak görmemizin algılamamızın ögeleri sıradan özensiz hatta banal? Niye bir yapı yanındakine saygısız? Niye yollar kaldırımlar çukur içinde? Niye yeterince park yok ve niye olanları sanki köy meydanı parkı gibi? Niye küçücük bir büfe zamanla apartman dairesi kadar oluyorve bunu fütursüzce yapabiliyor? Niye taksi duraklarının kulübeleri kaldırımı kaplar? Niye trafik kaotiktir? Niye bizim kentlerimizde bu kadar gürültü olur? Niye zemin kat bahçeleri ticaret kullanımı olunca tamamen kapatılabilir ve  bu işgal doğal kabul edilir? Niye kentingenel  bir estetik değeri oluşamıyor? Niye, “ yönetmelik, kanun” deyince suratına “zavallı” imişsin gibi bakar insanlar? Niye yağmur boruları sokakların ortasına iner? Niye, apartmanda ayakkaıbı kapının önüne çıkartılması doğal kabul edilir? Niye apartmanda daire sahipleri çöplerini kendi kapılarının önüne bırakırlar? Niye farklı kültürlerden insanların birlikte ve birbirini rahatsız etmeden kullanabileceği yemek, rekreasyon  alanları oluş/a/mıyor? Niye sinemada veya tiyatroda bazı insanlar telefonları ile fotoğraf video çekip  konuşma yaparlar? İkaz edince küfür etmişin diye bakarlar? VE NİYE KENTLERİMİZN “KENT MEYDANLARIyoktur? Biz de “Kent Meydanı” denilen boşluk doldurma alanları niye kent meydanı sanılabiliyor?

Niye, niye, niye…..

Size kendi açımdan en az bir cevap verebilirim: toplumdaki kent kültürünün ve deneyiminin zayıflığı…Tarih, sadece kitaplarda okuduğumuz bir bilgi değildir, içinde bulunduğumuz kültür ve davranış ortamının ve olayların da nedenidir.

Bu durumu somutlaştırmak için, bazı rakamsal gerçeklerle olayı anlamaya başlayalım… Çok değil, 1923 lerde yapılan ilk nüfus sayımında, yani 100 yıl önce ,Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda mevcut nüfusun sadece % 13.7 si, nüfusu 10.000 ve üstü olan yerleşimlerde yaşıyorlardı. % 82.7 si köylerde yaşıyordu. Osmanlı dan devir alınan “sanayi” de çalışan işçi sayısı, koca Cumhuriyette  21.000 civarında idi. Eğitim düzeyi 1923 de erkeklerde % 5, kadınlarda %0.7 idi.Yani Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, bir köylü toplumuydu ve sanayileşme olmadığı içinde, sanayileşmenin getirdiği üretme tüketme ve dağıtım mekanı olan kent ve kent kültürü de yoktu.

 

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu andan itibaren çağının yüzlerce yıl gerisinde kalmış olmanın bilinçliliği ve ihtirası ile sanayileşme ve toplumsal altyapı oluşturmaya yöneldi. Köylü nüfus kurulmakta olan sanayileşmeden pay almak için kentlere “yığıldılar”.batı kaynaklı sanayileşmenin 18 ve 19. Yüzyılda yaşadığı, iki yüzyıla yayılmış ve Aristokrasinin çekirdeğini oluşturduğu  Kentleşme sancıları biz de çok kısa bir süre içinde yaşanmak durumunda kalındı.  Bugün, rakamsal olarak, Türkiye de  kentli oranı % 83 dür. Daha 1960 larda bile kentli nüfus % 40 idi. Yani, Türkiye 100 yıl gibi, toplumsal tarih açısından uzun sayılmayacak bir zaman içinde, köylülükten birinci sanayi devrimine, oradan da 2. Sanayi yani digital sanayiye geçmek durumunda kaldı.

Tüm bu rakamlar,aslında TC deneyiminin dünya  tarihi açısından da nerede ise “biricik” örnek olmasının anlatımıdır.

Bu kadar hızlı bir dönüşüm içinde,kent / kentli kültürünü oluşturmadan, köylü kültürü ile yaşamaya devam etmek nerede ise doğal aslında. Çünkü kent, üretim tüketim ve dağıtım alanlarının mekan bulduğu bir yerleşke.Köklü sınıfsal geçmişi mekan kurgusu kültürü var. Çoğulcu çok katmalı ve kaotik ansal ve sistematik ilişkiler içiçe…Türkiye de tüm bunları hazmetmek için gerekli zamanı bulamadığımız açık. Nasıl hızlı ve çok yemek sonuçta hazımsızlık ve kusmayı getirirse bu sürecin şimdiki durumu da kentliliğin  hazmedilememesini ve kusmayı getiriyor.

Sonuçta, süreç ben’de de “kapıdan çıktığım andan itibaren rahatsızlık” yaşatıyor.

Bu yazının yazılmasının nedeni ise, 3 tane fotoğraf. Onları  Şubat ayı içinde Türkiye nin ve Ankara nın “gözbebeği” olması gereken Kale bölgesinde çektim.İlk iki fotoğrafda,Kale ye Ulucanlardan çıkan yolun kavşağındayız. Yıllardır açık bir yemek mekanı…Önce kaldırımı kullanmaya başladı. Sonra, yan sokağın kaldırımında üstünü örterek kullandı. Sonra yapının yağmur sularının borularını kendi yaptığı ve altını dükkanına kattığı mekanın çatısının üstünden doğrudan sokağa bağladı. Aslında bilmeyen biri için, “Kent enstalasyonu veya heykeli” sanılabilecek bir heykelimsi görüntü de yok değil. Sonuçta, kamunun alanlarının bireylere yasaklanmasını da geçtim, artık sokak taciz altında. Ben mekan sahibine bir şey demem…İnsanız deneyebiliriz. Ama kamu bunun için var. Birlikte yaşamanın kurallarını kontrol için yetkilendirilen o. Kamu yani Kent Yönetimi veya Bakanlık elemanları her gün oralardalar. Kamu bu durumu nasıl olurda doğalmış gibi kabul eder?

Ya da sokağın otopark olarak kullanıldığı diğer fotoğraf. Çekildiği yer Kale nin en önemli kullanım mekanlarından olan Pilavoğlu Hanının arka sokağa bağlandığı ve Atpazarı sokağa da bağlandığı yer. Üç araba sokağa öyle rahat park etmişki, diğer sokaklara yürüyemiyorsunuz. Hani denedim… Bunu yapankişilerin kent kültürü ayrı, kamu niye kontrol edemiyor? Tabii bu durumun peşinden gelen sorular da gündeme giriyor. Kale ye gelenlerin yeterince otopark gereksiniminin  veya yayalaştırma planlamamasının Kamu veya Kent Yönetimince  yapılmaması nasıl böyle rahatça ve sanki doğalmış gibi kabul ediliyor?

Cevap yukarda…Biz Kamu ya da bireyler olarak kentli olma kültürünün içinde yaşamıyoruz… Halen Kasaba / Köy kültürünün içinde yaşıyoruz. Dünya ve Türkiye deki kentleşme sürecini biraz da bunun için yazdım. Kentli olmayı bilmeyen üçüncü kuşak yönetimde artık.

Tarihimiz bizim kaderimiz. Ama kader aslında o kadar da “kader” değil. Cumhuriyetin kendisi ve yapabildikleri  bunu gösteriyor bize.

Sonuçta,“Kentli” olma kültür ve bilincine sahip olmayan kurumlar insanlarla bir arada olunca, sokağa çıktığım an her şey gözüme batıyor.

Çağımızın kent kültürü içinde yaşayabileceğimiz, ortamlar dilerim.

Foto Galeri

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.