Türk Resminde Kent -2
Osmanlı Hastalığı Olarak
Oryantalist “İstanbul”Ağırlığı
Türk resminde ‘kent resmi’ tanımı, tarihsel ve toplumsal yapı ve algıda kent kavramı ve kültürünün resme nasıl yansıtıldığı ile ilgilidir. Bu, doğal olarak, ressamların neyi, nasıl ele aldıklarını tanımlar; ressamların kent algılayışlarıve duruşları ile ilgilidir. Sonunda resmi yapan ve oluşturan onlardır.
Sanat tarihçileriresim tarihimizin başlangıcınıOsmanlı’nın Batılı anlamda resim dünyasına eğildiği yıl olan 1835 olarak kabul ederler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki uluslararası antlaşmalar, Osmanlı’nın borcunun üstlenilmesi, kurucu kadrolarının Osmanlı’nın sorumluluğunu da taşımış olması, ideolojik-kültürel bağlantılar ve benzeri nedenler bu kabulde etkendir.
Sonuç olarak, yaklaşık 200 yıldan söz ediyoruz. Aslında, bu süre, Avrupa merkezli resim tarihi ile kıyaslanırsa uzun sayılmaz. Ama içinde yaşadığımız coğrafya ve kültür ikliminde oldukça uzun bir süredir.
Bu makale, anılan süreç içindeki resim tarihinin geneli ile ilgilenmiyor. Yazının konusu, daha önce Zorba Dergisi’nde sunulan bölümün devamı olarak ‘Türk Resminde Kent’tir.
Konumuzu Osmanlı’dan başlayan söz konusu süreçler ve kaynaklar ile ilintilendirirsek, 1835’deki başlangıç, Türk resminde ‘kent’ algılanmalarını ve anlatımlarını doğrudan etkilemiştir.
Osmanlı’nın Batı kaynaklı resim ile olan ilk bağlantısı, aslında, Batı karşısındaki çaresizliğinin aşılması için öncelikle askeri ve mülki eleman eksikliğinin kapatılması gereksinmelerinden doğmuştur.Batılı anlamda Türk resim sanatının öncüleri, Mühendishane ve Harbiye gibi askeri okullardan mezun olan ve yetenekleri nedeniyle sanat öğrenimi için Avrupa'ya gönderilen asker ressamlardır.
Osmanlı bunun için Paris’te 1857-64 yılları arasında bir okul bile açmıştır.1835'te Avrupa'ya giden ilk on kişilik grup içinde Ferik İbrahim Paşa(1815-1891)
ve Hüsnü Yusuf Bey(1817- 1861) ilk Türk ressamları olarak bilinir.Bu grup, çoğu peyzaj ve natürmort türünde yapıtlarıyla tanınan asker ressamlardır. İkinci olarak giden grup sanat elemanları Şeker Ahmet Paşa(1841-1907) Süleyman Seyit(1842-1913)

ve Osman Hamdi Bey’dir(1842-1910)

Ardından gelen Hüseyin Zekâi Paşa(1860-1919)

Halil Paşa(1882-1957)
ve eğitim için yurt dışına hiç gitmede kendini yetiştiren Hoca Ali Rıza da (1858-1930)

Batılı anlamdaki resim sanatımızın öncüleri arasında önemli bir yer tutarlar.
Osmanlı / Türk resim tarihini başlatan ve öğrencileri üstündeki etkileri nedeni ile ikinci kuşak ressamları da etkileyen bu başlangıcın resim alanındaki karşılığı ve başlangıcı ‘oryantalizm’ olmuştur.
İlk öncüler, Avrupa’da ‘oryantalist’ hocaların atölyelerinde eğitim almışlardır. Söz konusu durum, Batı’nın Osmanlı’yı oturttuğu çerçeveyi göstermesinin yanısıra, resim tarihimizin bugününe kadar uzanan ‘oryantalizm hastalığının” da nedenini oluşturur.
Bu çalışmada kullandığımız ‘oryantalizm’ tanımı sadece resimle ilgili değildir; resmi de içine alan bir kavramdır. Çalışmamızın çok temel bir girdisi olduğu için yazımızda ‘oryantalizm’i tanımlamamız gerekiyor.
Oryantalizm, Avrupa’nın uluslaşma sürecinin içinde, Doğu’ya bakış açısını,dünyaya hatta bizzat Doğu’ya kabul ettirmesidir. Oryantalizm, Edward W. Said’in (1935-2003) 1978 tarihli kitabında kuramsallaştırdığı biçimi ile ‘Batı’nın Doğu’yu görme ve yorumlama şeklidir’.
19. yüzyıl Avrupa’sı, yani Osmanlı’nın yüzünü dönmeye çalıştığı dönemin Avrupa’sı, kendisini ‘dünya kültürünün merkezi’ olarak konumlandırırken, hem Doğu kültürlerini yağmalayarak kendi ülkelerine taşımış hem de Doğu’yu E. Said’in tanımladığı ‘hülyalı / buğulu’ bir dünya olarak görmeye yönelmiştir. Adeta ‘1001 Gece Masalları’nın keyifçi dünyasıdır tasavvur edilen.
Oryantalizm ilk giden ressamlar kuşağını doğrudan etkilemiştir. Sorun sadece bu öğrencilerin ayrıldıkları ortama yani ‘oryantal’ dünyaya Avrupa’nın bakışı ve onların bunu kabul edişi değildir. Giden öğrenciler resim eğitimini de Avrupa’da bir akım olarak var olan oryantalist hocaların atölyelerinde almışlardır. Bu seçme sorgulanmamış, sanki Osmanlı öğrencisinin oryantalist resim eğitimi alması normal ve doğalmış gibi, iki tarafta da kabul görmüştür.
Bu kuşağın ressamları ne Barbizon akımını, ne Romantik akımı izlemişler, ne de gelmekte olan Empresyonizm’in işaretlerini görmüşlerdir. O dönemde ClaudeMonet(1840-1926) genç yaşlarındadırlar ve resim dünyası kökten ve tamamen değişmektedir. Osmanlı’nın Paris’te kendi öğrencileri için okul açtığı dönemde EdouardManet(1832-1883) Paris’te ilk sergisini açmıştır.
Şunu söyleyebiliriz; Osmanlı’dan başlayan resim serüveninde asıl kritik nokta, Batı’dan gelen ressamların veya Batı’da yaşayıp bir ‘oryantal’ dünya 2kurgulayanların yaptıkları değildir. Bizzat Osmanlı’nın ilk ressam kuşağının ve devamcılarının Osmanlı ve Konstantinapol yaşamına ve içinde yaşadıkları ‘kent’e ‘aynı oryantalist bakışı’ o hocaların etkisi altında hem de kendi seçmeleri olarak, başka seçeneklere bakmadan kabullenmiş olmalarıdır.
Osmanlı öğrencilerinin kendi yurtlarını, kent imgeleri ve yaşamlarını ele alışlarında Batılı oryantalistlerden farkı yoktur. Bu sadece Paris’te bulundukları ve eğitim aldıkları dönemle ilgili bir durum da değildir.
Önemli bir neden de, gönderilen bireylerin Saray ve onun kültürel çerçevesi dışında bir bakış açısı oluşturamamalarıdır. Hemen hepsi Saray’ın maaşlı memurlarıdır. Zaten eğitimlerinden sonra döndükleri Osmanlı topraklarında da hepsi ya resim öğretmeni ya Saray’da üst düzey görevli ya da orduda yönetici olmuşlardır. Önce öğrenci sonra değişik görevlerle yer aldıkları bu saray kulluğu onların kendi ülkelerine ve toplumlarına bakışlarını da göstermektedir Aslında hemen hepsi oryantalist ve toplumun dışında, Saray’ın içinde insanlardır.
Dönemin simge ismi Osman Hamdi Bey’den Şehzade Abdülmecit’e (1868-1944) kadar bu oryantalist bakışı tüm çalışmalarında görmekteyiz.
Oysa bu dönemde Osmanlı devletinin yapısı / yaşamı / kültürü altüst olmaktadır. Bu yaşanan dönüşüme plastik sanatlardaki duyarsızlık ve Batılı oryantalist gözüyle kendi dünyasını görmekte ısrar etmenin gerisindeki bir başka neden de Batı’dan Türkiye’ye gelen oryantalist ressamların Osmanlı Sarayı tarafından muteber kabul edilmesidir.
Dünyadaki gelişmelerden habersiz Osmanlı’nın ilk kuşak asker ressamlarının süreci etkileyen bir girişimi, 1908’de kurdukları ‘Osmanlı Ressamları Cemiyeti’ olmuştur.
Bu adım, bir anlamda ‘sivil kuşağa’ geçiş ve 1914Çallı Kuşağıolarak bilinen izlenimci ressamlar kuşağına yol açmıştır. Eski adı Sanayi-i Nefise Mektebi olan Güzel Sanatlar Akademisi'nden 1910'da mezun olan bu grup 1914'te yurda dönerek akademinin öğretim kadrosunda görev almışlardır.
Bu tarihten sadece 9 yıl sonra ise Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyet’in kuruluşu, Anadolu topraklarının tarihinde benzeri olmayan bir dönüşümdür.
Cumhuriyet’in kurulmasından sonra 1924’de yapılan ilk nüfus sayımında ülkenin % 13.7’si nüfusu 10.000’nin üstünde olan yerleşmelerde yaşamaktadır. Nüfusun % 86.3’ü ise daha küçük yerleşkelerde iskan edilmişlerdir. Erkeklerin okuma oranı %5, kadınların % 07’dir. Lise sayısı (Anadolu içinde) 62’dir. Diğer bilgilere isteyen bakabilir.
Sanayileşme hem çok cılızdır hem de olanı İstanbul ve çevresindedir. ‘Sanayi’ ağırlıklı olarak 1-3 kişinin çalıştığı küçük esnaf / zanaatkar yapısındadır.
Cumhuriyet ‘çağını yakalamayı’ bir hedef olarak önüne koymuştur. Bu da sanayileşme / modernizmdir. Avrupa’nın yaklaşık 400 yıl içinde geçtiği süreci çok kısa bir süre içinde geçmeyi hedeflemektedir.
Öte yandan, yukarıda da anlatılmaya çalışıldığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Osmanlıdan devir aldığı ‘eğitimli sanatçı’ kadroları, ağırlıklı olarak, oryantalist bir eğitim ve anlayışla yetişmiş, toplumuna o bakış açısı ile eğilmekte ve kentlerine de o bakış açısı ile bakmakta idiler.
Bu sanat ortamı, sanayi üretiminin var ettiği ‘modern kenti ve modernist kent / modern birey kültürünü’ deneyimlememiştir, bilmemektedir. Kent / birey ilişkisini ya da sınıfsal kültür davranış ilişkilerini de deneyimlememiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da, uzun bir süre, asker ya da öğretmen veya idari yönetici olarak ‘devlet kulu’durlar.
Hemen hepsi, çağının plastik sanatlar dünyasını oluşturan ‘kentsel dönüşüm’e duyarsız kalmışlardır. Sanayileşme ve aydınlanma öncesi toplumsal ve estetik kodlarla çalışmaktadırlar. Bu kuşağın yaptığı resimlere de bakılırsa büyük ağırlığın İstanbul boğazı, tarihi yarımada ve İstanbul Dereağzı manzaraları olduğunu, avlu içleri, kahvehaneler ve tekkelerin iç mekan olarak değerlendirildiğini görmekteyiz. Nerede ise aynı noktalardan çizilmiş Boğaziçi resimleri ve cami siluetleri ötesinde kent algısı, yorumu, ifadelendirilmesi yok gibidir.
Yapılan resimler de büyük çapta, ‘betimleyici’ resimlerdir ki, etkisi altında olunan Batı bu yaklaşımı 16. yüzyılda geçmiştir. İbrahim Çallı(1882-1960)


Sami Lim(1905-1986)

Hasan Vecihi Bereketoğlu(1895- 1971) , Nazmi Ziya Güran (1881-1937) Sami Yetik(1878-1945) , Ayetullah Sümer(1905-1979)

Şevket Dağ(1876- 1944) ve Hikmet Onat(1882-1977 resimlerine bakmak bu durumu anlamamızı sağlar. Hatta daha sonra Avrupa’dan dönen genç kuşaktan Cevat Dereli (1900-1989) [Res25,26] ve Ali Avni Çelebi(1904-1993) bile bu oryantalist bakış açısının üstüne kurgulamışlardır resimlerini.
Tüm bu isimler ve kuşak geçişleri içinde İstanbul ortamında “Kent Resmi” en ayrıksı duranlar, bence, Bedri Rahmi Eyüboğlu(1911-1975)

, Hamit Görele (1900-1980) ve Namık İsmail’dir(1890-1935)

. Eyüboğlu,resminin arka planındaki ‘bezeme /halk sanatı’ yaklaşımı ve Mavi Anadolu Grubu’nun parçası olması nedeni ile gerek İstanbul
kaynaklı resminin geniş simgesel anlatımı gerekse kent yaşamının canlılığına yönelik tespitleri onu ayrı tutar. Ama gene de 20. yüzyılın Kent Resmi dünyasına uzaktır. Hamit Görele Türk resminde kübist, yapısalcı anlamdaki kent denemelerinde ayrıksı dursa da, üslubun dışında,konu durağan kent peyzajıdır. Bu süreçte, kent resmi konusunda çağını ıskalayan İstanbul ressamlarında ancak Namık İsmail’infarklılığı yazılabilir. Onun, sol kökenden gelen bakış açısı, sadece konuda değil, konuyu ele alışı ve resim tekniğinde de özgündür. Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde bulunan ‘Mehtapta Cami’ tablosu bize çağını ıskalamış melankolik ve ‘asude’ bir İstanbul kent imgesi sunar. Tamamen farklı eleştirel ve nesnel bir duruş sergiler; resmin renk paletinden tuşe izlerine kadar, farklı bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzu görürüz.
İstanbul kent ressamlarının anılan kuşağının en genci sayılabilecek ve mimar kökenli de olan Cihat Burak(1915-1994) [Res 33,34]resimlerinde kenti hem çok az ele almıştır hem de bu çalışmalar ‘biz kimiz’ konusundaki karmaşanın anlatımında yer alırlar.
Daha çok plastik sanatların dar ortamında ortaya çıkan ‘Onlar’ ve ‘D Grubu’ gibi kıvılcımlar, yaşanılan gruplaşmalar, kurulan ekipler ve ‘akımlar’ Kent Resmi alanında etkin olmamışlardır; varoluşları sanat dünyasının kendi içine dönüktür.
Türk plastik sanatlarının temel tartışma eksenleri arasında yeni Cumhuriyet’in propagandasına yönelik çalışmalar veya Doğu / Batı yaşam anlayışının nasıl ele alınacağı başattır.
Sonuç olarak; Cumhuriyetin özellikle Ankara’dan başlattığı ‘modernist kent’ oluşumunun, hem yaşam biçimi olarak hem de kent imgeleri olarak etkisinin uzun süre Türk resminde karşılığı oluşmamıştır. Yeni çağın kentinin fiziki karşılığı olan kitlelerin ‘insani’ yaşam koşullarının oluşturulması ve sanayi devriminin kentlerde yarattığı olumlu veya olumsuz ele alınışı yani ‘modernist kent’ oluşumunun resme yansıması, geçmişin ‘asude ve zaman dışı’ oluşumunun önüne uzun süre geçememiştir.Bu direnişin merkezinde de İstanbul merkezli ve Osmanlı devamı Oryantalizm başat roldedir.
Cumhuriyet’in Batı’ya gönderdiği genç ressamlarda, toplumun büyük kentsel dönüşümünün plastik sanatlarda olması gereken karşılıklarını uzun süre ıskalamışlardır. O nedenle de, İstanbul resmi dışında, daha çok resim dünyası içinde karşılık bulan ‘soyut / kübist’ resme yönelmişlerdir.
Tarihsel geçmişi kısa olan plastik sanatlarda, çok kısa bir süre içinde gelinen bu soyut ve türevlerinin etkin olması, değişik nedenlerle ele alınsa da, sonuç ürünlerine bakarak, İstanbul merkezli kent resminin ‘kaçış resmi’olarak ele alınabileceğini düşünüyorum
Cumhuriyet’in bu İstanbul merkezli sonraki kuşakları, Oryantalizm den uzaklaşmaya çalışırken yapabildikleri de kent resmi alanında, sanki sanayi devrimi öncesi Avrupa resminin kırsal / doğa yorumlarında takılıp kalmalarıdır. Üstelik bunda da betimleyicidirler.
Türk resminde çerçek bir “çağdaş / modern 20.yüzyıl resminin karşılığını görmek ancak ve öncelikle Ankara merkezli resim oluşumu ile ortaya çıkabilmiştir.
Bu konu, yazımızın 3. Bölümünde ele aınacaktır.
Not:
Makalenin ilk bölümü Zorba Dergisi’nin Ağustos 2025 sayısında ‘Dünya ve Türk Resminde Kent ve Ankara’nın Kent Ressamları-1’ olarak yayınlanmıştır.
Yazıda kullanılan resimler ve otobiyografik bilgiler için internetteki açık kaynaklardan yararlanılmıştır.
Yeni yorum ekle