Geçmesin Dost Kervanı

Kültür

Geçmesin Dost Kervanı

Merhaba, bugünkü konumuz çok değerli. Binlerce yıllık Türk tarihinin, dilinin, kültürünün, duygularının kısaca tüm yaşanmışlıklarının özünü oluşturan türküler... Bu konuda ne yazılırsa yazılsın mutlaka eksik kalır, siz de zaten hemen eklemeler yapacaksınız okurken. Binlerce yıldır akan bu akarsuyun bir damlasını yazabilmek sonsuz mutluluk verir, bana da bu gurur yeter. Bir türkü açın ve buyurun türkü tadında bir yazıya…

1985 yılıydı, Kuleli’deki (Kuleli Askeri Lisesi) son yılım, hatta son aylar. Bir hafta önceden heyecan sardı beni. Haftaya Emek Sineması’ndaki Barış Manço konserine gideceğim. Bir hafta önce biletimi aldım, bilet parası belki de bir aylık harçlığım… Feda olsun, her kula nasip olmaz keyfin böylesi (Barış Abimizin sözü). Hafta boyu sabırsızım, biraz da tereddütlü. Hafta sonu iznini riske atmak olmaz. İzne çıkarken sorun çıkarsa izin de uçar, konser de …Berbere gittim, evet canım o zamanlar saçlarım vardı. Ayakkabılarımı en güzel biçimde boyadım. Mavi ceket, boz(gri) pantolon üniforma jilet gibi. Şapka ve sürekli elimizde taşıyıp da hiçbir zaman kullanılmayan siyah eldivenlerle hazırdım.Ayakkabılar ayna gibi parlıyor, o kadar uğraştım yahu. Dış bahçeyi geçince derin bir ohhh çektim, artık ver elini Beyoğlu, Emek Sineması... Konser başladı, Barış Abimiz doğrudan sahneye daldı ve “oyy Bulancak Bulancak bu iş nasıl olacak? Biz erkeklerin günahı kız sizlerden sorulacak” diye türküye başlayınca öndeki sosyetik kızların oluşturduğu (sanırım İtalyan Kız Lisesi) gruptan hep bir ağızdan, sitem dolu karşılık duyuldu “ehh Barış Abi aşk olsun”…

 Türkü nedir, en kısa biçimde “Türk’e ait diyelim. Halkın yaşamına ait acıları, sevinçleri, yaşanmışlıkları, özlemleri, kavuşmaları anlatır. Bazen haykıra haykıra söylenir bazen mırıltı halinde… Müzikle birlikte Türkçe söylenmiş şiirdir türkü. Türküye Azeri Türkleri mahnı, Başkurtlar halk yırı, Kazaklar türki, türik halık ani, Kırgızlar eldik ır, türkü, Kumuklar yır, Özbekler türki, halk koşiği, Tatarlar halık cırı, Türkmenler halk aydımı, Uygur Türkleri de nahşa, koça nahşisi diyorlar. “Şairim,/Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,/Ayak seslerinden tanırım./Ne zaman bir köy türküsü duysam,/Şairliğimden utanırım...Şairim,/Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum,/Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim,/Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm”diye şiirinde türküleri böyle anlatır, altlarında imza olmasa bile içlerinde yürek var diye tanımlar büyük şair Bedri Rahmi Eyüboğlu.(Bedri Rahmi Eyüboğlu Şiiri Türküler Dolusu, Emel Koşar).

Kaşgarlı Mahmut, Divanı Lügat İt Türk’te 950 yıl önce şöyle yazmış., “Aklın süsü dildir, dilin süsü sözdür. Bilgili insanın sözü eksilmez, akan duru pınarın suyu kesilmez.”Her işe karışan mitolojideki tanrılar,“insanlar mutluluğu arasın ki değerli olsun” diye saklamaya karar vermişler. Biri, göklerin en uzağına saklayalım der. Diğeri, denizin en dibine. Öbürü de, ormanın en kuytusuna saklayalım demiş. Biri der ki, içlerine saklayalım, oraya bakmak akıllarına gelmez… İşte içimizde yani gönlümüzde saklanan bu güzellikleri anlayıp bize sunan kişilere Halk Ozanı/Aşık denir, sonsuza dek var olsunlar. Ozanların atası Dede Korkut'tur. Kökeni Orta Asya “baksı” geleneğine dayanır ve Türklerin inancı olan Şamanizm'den izler taşır. Dede Korkut bizi aydınlatan en büyük bilgedir, her dönemde yaşar, boy boylar, soy soylar…

Baksı; halk destanlarını kuşaktan kuşağa aktaran kişidir, günümüzdeki halk ozanlarının onun yolundan gittiğine inanılır. Türkmenlerde adı destan anlatıcısı, Özbeklerde destancı ve falcı, Kazak ve Kırgızlarda büyücü ve duahan olur baksının.  Türkçede ise; bilgin, öğretmen, saz şairi, aşık, hekim/hakim yani bilge kişi demek. Türk, Altay, Moğol mitolojisinde ve halk kültüründe genel olarak şaman anlamına da gelir. Genelde müzikle anlatır söyleyeceğini, çalar söyler. Otacıdır(hekim), büyülü sözlerle kötü ruhları kovar. Eren, kam, koca, bilge, ozan, aksakallı (veya aksaçlı), falcı, kahin, efsuncu gibi tüm unsurları tek başına bünyesinde barındırır. Bunlar ilerleyen çağlar içerisinde ayrışmıştır. Arkıl Ata ilk baksıdır, Budizm öğretisini de etkilemiş, daha ne olsun.  Ruh kovarken kızıl elbise giyer, o zaman büke yani ejderhadır, doğaüstü güçlere sahiptir. Sadece Asya’da değil Kızılderili filmlerinde veya Red Kit gibi çizgi filmlerde köyün büyücüsü gibi görünen bilge kişidir, baksı. (O filmlerde saygın erdemli bilge kişi olarak değil, “insanları kandıran uçuk kaçık büyücü” olarak gösterildiğini söylemeye gerek yok sanırım…) Halk ozanı ya da aşıklık geleneği, Anadolu'da toplumun öncüsü olmuş, halka mal olmuş bir kültür olarak bizi biz yapan, millet yapan en önemli unsurlardan biri olmaya devam ediyor. Ozan halkın içindedir, sazıyla sözüyle halkın sesidir, her zaman doğruyu söyler.Gerektiğinde asılır yine de doğru bildiği yoldan ayrılmaz, muhaliftir, ağalara beylere boyun eğmez. Gördüğü yanlışları da söyler güzellikleri de paraya pula değer vermez.Bu özellikleri yoksa ozan olmaz halk ozanı hiç olamaz... Genellikle bağlama çalarak söyler.Bağlama, adı gibi bizi birbirimize bağlar, ilk başlarda adı kopuzdu. Bağlama o kadar yaygındır ki saz deyince akla bağlama geliyor günümüzde.

Şiirler; sığır adı verilen av şölenleri, yuğ denen yas törenleri ve şölen /toplu ziyafetlerde yalın bir Türkçe ile söylenmiştir tarih boyu. Çoklukla aşk, doğa ve yiğitlik konularını işleyen ve kopuzla birlikte söylenen şiirlere "koşuk" adı verilmiş. “Hüzüntülü“ bir anlamı barındıran “sagu” ise, ölen bir kişinin ardından söylenen bir tür ağıt şiiri. Günümüzdebazı yörelerde parayla tutulan ölünün arkasından ağlayıcılar var, her şey amatör olarak kalacak değil ya! Bir de “sav” var, atasözü niteliğinde, az sözle çok şey anlatan, anlam yoğunluğu bulunan, özlü sözlerdir savlar. Savcı sözcüğü de bu kökten geliyor, eskiden savcıya müddeiumumi dendiğini hatırlatmak isterim, söylemesi ne kadar zormuş... Destan, ulusların tarihinde büyük yankılar uyandırmış, toplumsal (savaş, göç, istila gibi) veya doğal (yangın, salgın hastalık, sel, deprem gibi) olayların anlatıldığı, hayal unsurlarıyla süslenmiş uzun şiirsel yapıtlar. Destanlar ait oldukları ulusların özelliklerini yansıtır, kitleleri ulus yapar. Bir ulusun destanı ne kadar çoksa sanırım o kadar eski tarihe dayanıyor o millet. Türk destanlarını yazacak olsak buraya sığmaz, onun için belli başlı olanları yazayım, gerisini size bırakayım. Yaratılış, Alp Er Tunga, Oğuz Kağan, Attila, Bozkurt, Ergenekon,Türeyiş, Göç,Manas (dünyanın en uzun destanı), Cengizname, Timur / Edige , Seyit Battalgazi , Danişmentname, Köroğlu Destanları vb.. Ay, yıldız, su, ışık, ağaç, demir, bozkurt, hayat ağacı en çok kullanılan motifler olmuş. Destanların da doğalı var yapayı var. Yaşar Kemal, romanlarının esin kaynağının destan anlatıcıları dengbejler olduğunu söyler. Dengbej, sese biçim, hayat, renk veren anlamındadır.Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu'da geleneksel olarak hala sürmektedir. 15’inci yüzyıldan sonra söyleyeni belli olmayan anonim ve aşık edebiyatı ayrımı oluştu. Güzelleme, taşlama, koçaklama, ağıt, semai, varsağı ve destan aşık edebiyatının kolları. Büyük halk ozanları Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu güzellikleri, yiğitlikleri anlatıyor yüzyıllardır. İlahi, nefes, nutuk, devriye, şathiye de tasavvuf/tekke edebiyatının kolları.“Bir kez gönül yıktın ise/Bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahi/Elin yüzün yumaz değil…diyen Yunus Emre ile “Hararet nardadır sacda değildir,/Keramet baştadır tacda değildir, /Her ne arar isen kendinde ara/Kudüs’te Mekke’de Hacda değildir diyen Hacı Bektaşi Veli asırlardır toplumu aydınlatıyor.

Sümerlerde gelecekten haber veren kişiye uzu deniyor. Uzu, uz/ozan sözcüğünün atası, aynı zamanda uzman veya bilge anlamında.Yunus Emre, Taptuk Emre gibi pek çok halk ozanının, aşığın ve dervişin adındaki “emre” sözcüğü de aşık demek. İmrenmenin gıpta etmek çok sevmek demek olduğunu eklemeye gerek yok sanırım. Orta Asya'da özellikle Kazaklarda halk ozanlarına akın, kadın ozanlara akınay deniyor. Hem Orta Asya Türk geleneğinde hem de Anadolu'da kadın halk ozanlarının sayısı oldukça fazladır. Akınayların sayısının daha da artması dileğiyle… Aşık Edebiyatı, genelde sözlüdür ama bazı ozanlar şiirlerini “cönk” adı verilen defterlerde toplamışlar. Sazlarını omzuna atıp köy köy, şehir şehir dolaşırlar. İçten, canlı ve yalındır anlatımları. Halkın içinden çıktığından dolayı halk dilini kullanırlar. Nazım birimi dörtlüktür. Koşma, semai, destan, varsağı gibi nazım şekilleri kullanılır. Hece ölçüsünün 7'li, 8'li ve 11'li kalıplarında çalıp söylemişler. Hece ölçüsü bozulmadan yüzyıllarca kuşaktan kuşağa aktarmayı sağlar. Bence söz sanatının zirvesidir, dünyada başka örneği yoktur. Yaşamın her anından aşk, doğa, sıla, ayrılık, ölüm, özlem, kıskançlık, yiğitlik, toplumun sorunları, kısaca insanın her hali başlıca konularolmuş. Herhangi bir dönemdeki veya bölgedeki türkülere bakınca toplumun o andaki durumunu anlarız dostlar.

Şiirlerin son dörtlüğünde şairin adı veya mahlası (nıck/nıckname buradan alınmış demek ki) geçer, buna tapşırma denir. Bu durumda tapşırık nickname oluyor. Uyak göz yerine kulağa hitap eder, hazırlık olmaksızın doğaçlama olarak söylenir. Türkü tarih boyunca akan bir sudur, akarsu da kir tutmaz derler atalarımız. Türküler yaşadıkça biz de yaşayacağız, türküler susunca biz de olmayacağız belki de! Ozan, mum gibi kendi yanar, çevresini aydınlatır. En önemlisi de türküler oturup yapılmaz, türkü yakılır. O duyguyu duymayan türkü yakamaz.Bazen de ozanlar yakılır, “Akarsu’yum yansam da/ Kül olup savrulsam da/ Bazı bazı gülsem de/ Yine gönlüm hoş değil”diyen Muhlis Akarsu gibi…Halk ozanları arasında “atışma”lara tanık olmuşsunuzdur, bir nevi yarıştır ancak saygı vardır, doğaçlama yapılır. Kim yanıt veremezse o yenilmiş olur, yenilen ustasının elini öper.Daha da zor bir tarz var,“dudak değmez”.Dudaklarının arasına, bir iğne yerleştirip, içinde b, f, p, m, v harfleri bulunmayan sözcükler kullanarak hem çalarlar hem de atışırlar.

Konser devam ederken Barış Manço, o harika türkü “geçti dost kervanı” türküsünü çalmadan önce, orkestraya dönerek klavye çalan arkadaşını gösterip “bakın Belçika’lı arkadaşımız Jean Jacques Falaise, gruba yeni katıldı ama Pir Sultan Abdal’ın 500 yıllık türküsünü ne kadar güzel çalıyor” dedi. Türkülerimizin evrensel olduğunu, sadece bizi değil dünyayı sarabileceğini anlatmak istedi. Bu türküyle ilgilisize bir sır vereyim ama aramızda kalsın. Malatya’nın bir köyünde yaşayan dedem, Muazzez Türing’in söylediği bu türkü radyoda çıktığı zaman radyoya koşar sesini sonuna kadar açarmış. Babaannem de hayatı boyu fotoğrafını bile hiç görmediği “o kadını” bundan dolayı kıskanırmış. 1960’lı yıllar, yaklaşık 65 yıl öncesi.  Bunun etkisiyle midir bilmem, ben de çok severim bu türküyü, duyunca gönlüm aydınlanır. Hepsini rahmetle anıyorum.

Peki o halde “abdal” nedir? Kendini tanrıya adamış, dünya işlerinden elini eteğini çekmiş, zahit, veli, ermiş, sofi, derviş demek. Selçuklular döneminde Moğollar tarafından talan edilen Anadolu'nun yeniden imarı için görev bölümü yapan Anadolu Erenleri, Ahilerin başına Ahi Evran Veli'yi (Nasrettin Hoca olduğuna inanılıyor), Gazilerin başına Şeyh Edebali'yi, Bacıların başına Fatma Bacı'yı, Abdalların başına da Hacı Bektaş Veli'yi getirmişler.  Pir Sultan Abdal’dan sonra günümüz abdalı Neşet Ertaş’ tan “gönül dağı”nı söyledi. “Devletin sanatçısı olmaz halkın sanatçısı olur” diyen “bozkırın tezenesi” büyük ozan. Kiraz ağacı kabuğundan yapılan, bağlama ve saz gibi çalgıların çalınmasında kullanılan bir mızrap, çalgıçtır tezene.  Halk oyunlarımızda kadın erkek birlikte, yan yanadır. Hem Türk kültürünü hem de Türklerdeki kadın erkek eşitliğini gösterir. Her eğlencenin sonu halayla biter. Halay, kadın erkek birlikteçekilir, birlik beraberliği simgeler. Elini tuttuğun kişinin adı,sanı, etnik kökeni, dili,mezhebi hattadini de önemli değildir.Biz tuttuğumuz eli, elimizi tutanın elini bırakmayız. Halayın önemi budur bizim kültürümüzde. Burada davul zurna öne çıkar.Cumhuriyet Dönemi’nde, başta Muzaffer Sarısözen olmak üzere birçok derlemecinin sistemli çalışmaları sayesinde türküler düzenlenebilmiştir. Türkülerdeki halkın kullandığı birçok Öz Türkçe sözcük kaynak olarakalınmış ve Dil Devrimi’nin temeli olmuştur. 

Tarihimizde çok acı gecedir,3 - 4 Nisan 1953 gecesi. O gece saat 02:15’te Dumlupınar denizaltısı Çanakkale Boğazı’ndan geçerken İsveç bandıralı Naboland şilebi ile çarpıştı. Kısa sürede,81 denizcisiyle 91 metre dibe battı. Dumlupınar’ın kıç torpido kısmında 22 denizci sağ kalmayı başarmıştı ve yardım bekliyorlardı. Kurulan her bağlantı radyodan halka duyuruluyordu,halk merak içinde haber beliyordu çünkü. 22 denizciye gerekmedikçe konuşmamaları, şarkı söylememeleri ve sigara içmemeleri söylendi. 91 metre derinliğindeki Dumlupınar’a ulaşabilmek için 11 dalış yapıldı. Bu dalışlarda olanaksızlıktan ve teknik yetersizlikten ancak 80 metreye kadar inilebildi. Bütün uğraşlar boşa çıkmış artık ümit kesilmişti. Dumlupınar’a son kez telefon edildi. “şarkı söyleyebilir, sigara içebilirsiniz.” Askerlerin son sözleri ise “vatan sağ olsun, siz sağ olun” oldu ve söyledikleri türkü duyuldu “ah bir ataş ver cıgaram yakam”.(Yaşamdan Dakikalar, Sunay Akın) Savaşları türkülerle yaşarız, hissederiz. “Yemen Türküsü”’nde, Yemen çöllerine gidip dönmeyen dedelerimizin türküsü içimizi yakar. O kadar duyguludur ki herkes ruhundan bir parça kopmuş gibi hisseder. Yüzyıl da geçse her duyduğumuzda tüylerimiz diken diken olur. Sarıkamış’la ilgili “Erzurum’in dağlari, yedin Maçkalilari/ Kiminin yari ağlar, kiminin analari” ağıdını duyunca fazla söz söylemeye gerek var mı! Çanakkale Türküsü, “Çanakkale içinde vurdular beni, ölmeden mezara koydular beni” derken her aileden şehit/gazi dedeleri yad ederiz, türkü Kastamonu yöresine ait ama hepimiz sahip çıkarız. Çünkü her ailede şehitler gaziler var. Hem anneannemin hem de babaannemin babaları uzak diyarlarda şehit olmuşlar, mezar yerleri bile değil, hepsinin ruhları şad olsun… Ankara Türküsü” Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak, biz düşmanı esir aldık, şu feleğin işine bak. Pek şanlıyız” derken zaferin coşkusu kaplar içimizi. Antep Türküsü’nde “Karayılan der ki harbe oturak,/ Kilis yollarında kelle getirek/Zalım Fransızı orda bitirek/Vurun Antepliler namus günüdür” diyerek tutsaklığa, emperyalizme, haksızlığa isyan ederiz.  Askerlerin sabah sporunda söylediği yaylalar türküsü bu sayede ünlenmiş. ”Bitlis’te beş minareyi” başka zaman anlatayım, onun öyküsü de çok acı.  Volkan Konak’ın babası öldüğünde geceleri babasının mezarına gidip sevdiği türküler söylediğini, öyle dertleştiğini öğrenmek ilginç. Yaşamımızdaki “Suna”ları da kırmayalım, Malatyalı Fahri Kayahan gibi “uyan Sunam uyan “gibi acı türküler yakmak zorunda kalmayalım.  Mahzuni, “sarı saçlım mavi gözlüm bir daha gel Samsun’dan” derken özlemimizi ne güzel yansıtır. Nöbette, cezaevinde, yolculukta, yalnızlıkta türküler eşlik eder.  Başta “Namus Belası” olmak üzere türkülere can veren Cem Karaca, 70’lerde solcuların en önde gelen ismiyken arkadaşlarının dönek diye yüz çevirdiği büyük sanatçı. “Döndüysem vatanıma döndüm, o kadar çok özledim ki yurdumu” diyerek isyan eden vatan sevdalısı. Yıllar sonra televizyonda, Barış Manço ile yaptıkları Aşık Veysel’in “uzun ince bir yoldayım” düeti, birlik beraberliğin en güzel örneklerinden biri oldu. İnsanın gönlü en büyük kitaptır, okumasını bilene…En büyük örneği de hayatında hiç kitap okuyamayan Aşık Veysel’dir bence. 

Dağlartürkülerde önemli bir yer tutar, dert ortağımızdır.  Derdimizi dağlara anlatırız, bunalınca dağlara kaçasımız gelir.İstiklal Marşındaki “enginlere sığmam taşarım” dizesi gelir aklıma. Türkler, engin uçsuz bucaksız dağları tepeleri sever, özgürlüğü çağrıştırır çünkü. Dört duvar arasında bunalırız, sorsan herkesin hayali ferah bir yerde yaşamını sürdürmektir ama sonuç kutu gibi evlere mahkum insanlar yığını…Karadeniz türküleri; Karadeniz’in hırçın dalgaları, derin vadileri, hızlı akan dereleri gibi hızlıdır, sonunu da yarım bırakır. Dinleyenin yaratıcılığına kalır gerisi. Ege, Akdeniz türküleri daha yumuşaktır, kartal gibi ağır, heybetli, oturaklıdır. (Gerçi Temel” bu kadar düşünse dedem de oynar” demiş ama!) Trakya deyince akla kapı gıcırtısına bile oynayan insanlar gelir ancak Trakya türkülerini dikkatle dinlediğinizde hüznün coşkusunu hissedersiniz. Yani çok oynak da olsa içten içe bir acıyı duyarsınız, Balkanlardan gelen soğuğu yansıtır sanki. “Bal” kadar tatlı ama hep “kan”ın aktığı Balkan’ların acılarını barındırır. İç Anadolu diğer yörelerin hepsinden biraz almış ve en çok halk ozanının çıktığı bölgedir. Doğu türküleri insanın içini ısıtır, soğuk yerlerin sıcak samimi insanlarını hissederiz. Havası serttir, insanı merttir. Güneydoğu türküleri acılıdır, insanı alır götürür. Fakat Arabesk gibi insana umutsuzluk vermez, türkünün bir bölümü hızlanır veya acılı türkünün ardından oynak bir türkü gelir. Acılar sonsuz değildir, kışın sonu bahardır der bize, her zaman umut vardır türkülerde, Türklerde.

1917 yılında Diyarbakır'ın gül bahçeleri içinde yer alan Seman Köşkü’nün yakınında piknik yapıp türkü söyleyen gençleri duyan Mustafa Kemal Paşa, gençleri çağırtır. Genç Mehmet Celalettin'in sesi öylesine etkileyicidir ki, Paşa uzaktan duyduğu o billur sesin sahibini tanımak ve dinlemek ister.  Mehmet Celalettin ve arkadaşları daha sonra adı Gazi Köşkü olacak Seman Köşkü'ne biraz da korkuyla girip, Paşa'nın, "peki çocuk, benimiçin de söyler misin?" deyince rahatlayacaklar ve uzun süren bir gece başlayacaktı. Bir gün ayaklarımıza vurulmak istenen prangalardan kurtulursak seni tekrar dinlemek nasip olur inşallah" diyerek gençleri uğurlar Mustafa Kemal Paşa. Bu olaydan 15 yıl sonra bu kez Dolmabahçe Sarayı'nda Paşa'nın huzuruna çıkar, huzura Mehmet Celalettin olarak giren genç adam, bizzat Atatürk'ün verdiği Şark Bülbülü Celal Güzelses ismiyle çıkacak ve müzik tarihine geçecektir. (Sabah, Mahmut Övür) Atatürk'ün, olmasını arzuladığı Türk kadınının temsilcilerinden biri de 1944'te halk türkülerini sahnede ilk kez okuyan türkücü Zehra Bilir (1913-2007) oldu. Türk Halk Müziği’nin Divasıdır. Arapgir(Malatya)’li sanatçı sahneye şalvar, çarık gibi giysilerle çıkması ve özellikle elindeki mendili sallamasıyla ünlendi. Türküleri yörelerine ait otantik özellikleriyle okuması, geri plana atılan türkülerin değerini tekrar ortaya koymuştur. Birçok türkü derlemesi de yaparak Türk halk kültürüne büyük katkıda bulunan Zehra Bilir, 1952 yılında ardında pek çok plak bırakarak müzik hayatından çekilse de “Türkü Ana” olarak tarihteki yerini aldı. 1985 yılında düzenlenen bağbozumu etkinliklerine katılmak üzere memleketine gitti, etkinliklerde son kez sahneye çıkarak türküleriyle hemşerilerini coşturdu. Ruhu şad olsun.

1960'lara gelinceye kadar Türkiye'de pop şarkılar Türk şarkıcılar tarafından orijinal dillerinde söyleniyordu. 1961 yılında Fecri Ebcioğlu ilk kez Fransız pop şarkıcısı Bob Azzam'ın "C'est écrit dans le Ciel" parçasına Türkçe sözler yazıp "Bak Bir Varmış Bir Yokmuş" adıyla İlham Gencer'e söyletmesi ile aranjman akımı başlamış oldu. Güzel yabancı şarkıları Türkçe söylemek istedi bizimkiler. Sözleri bize uydurularak /aranje edilerek söylenmeye başlanır, Ajda Pekkan en bilinen aranjman sanatçısı. Bazıları o kadar güzel yapılır ki kendi şarkımız sanırız (memleketim, kimler geldi kimler geçti, her yerde kar var, bu ne dünya kardeşim, kadınım...). Aranjman, 1960’tan 1964’e kadar egemen olur. 1964’te batı enstrümanlarıyla yorumlanan ve Tülay German’ın söylediği “Burçak Tarlası” türküsünün çok tutması, müzik anlayışını dolayısıyla tarihin akışını değiştirir. Bundan sonraki dönemlerde batı enstrümanlarıyla yorumlanan, binlerce yıllık gelenekten, yani halk türkülerinden beslenen melodiler yükselir. O dönemin simgesi bir diğer türkü de Esin Afşar’ın söylediği Kul Ahmet’in “yoh yoh” türküsü. Anadolu Rock veya Anadolu Pop denen yeni akımın öncülleri Erkin Koray (bağlamanın sesini müzik yapılan mekanlarda daha çok duyurmak ve rock müziğinde de kullanabilmek için elektro bağlamayı ilk kez kullanır), Cem Karaca, Moğollar ve Barış Manço… 

Barış Manço,Türkiye’de barış adındaki ilk kişidir ve adı gibi hep barışçıl biridir.Ozan/baksı geleneğinin devamı olan halk ozanlığı geleneğinin çağdaş bir temsilcisidir. Yeniden yorumladığı halk türküleri dışında, kendi yaptığı şarkılar da kültürel değerlere sahip olmasıyla bir nevi yeni tip halk türküsüdür. Şarkılarının son dörtlüğünde ozanların yaptığı gibi adını tapşırması onun “Çağdaş Türk Ozanı” olduğunu gösterir hatta günümüzün Dede Korkut’u olduğunu da... Türkiye'deki ilk saykodelik (imge gördüren) rock şarkıları Manço ve Les Mistigris grubuna aittir,Barış Manço - Gesi Bağları türküsünü bu tarzda ilk söyleyendir. Dağlar dağlar şarkısında kemençeyi kullanması da bir ilktir. Barış Manço şarkılarında halk kültüründeki masal, atasözü, halk hikayelerinden günümüze bir bağ kurar demiştik. Ahmet Bey’in Ceketi şarkısını bir kez daha, ardındaki anlamlara dikkat ederek dinlemenizi tavsiye ederim. Ahmet Beyin yıllarca ceket giymesinin, zamanla alaya, dedikoduya ve farklı olumsuz yorumlara neden olduğunu anlatır. Anadolu’da sıkça karşılaşılan görünene göre üstünkörü yargıda bulunma anlayışına bir eleştiri niteliğindedir. Dervişlerin sarık ve kefenine benzer ceket. Ölümle barışık, kefeni sırtta taşıma geleneği, dünyevi değerlerin esiri olmamaktır…Nasip kısmet diyerek, makama, mevkiye maddi ve sosyal statüye karşıdır. Kul Ahmet aynı zamanda (büyüklere ipucu, gençlere spoiler olsun) biraz da “cool Ahmet”tir. Benzer bir türkü daha var, “manda yuva yapmış söğüt dalına”. Sözlerine tekrar bakın ikinci anlamlarını düşünerek dinleyince hiç de “uçuk kaçık” sözler olmadığını anlayacaksınız. İşte bu Anadolu insanının esprili, kıvrak zekalı ve yaratıcı olmasının ürünüdür.Manço'nun yaptığı,  geleneğin birebir kopyası ve devamı şeklinde değil, birleştirerek ve dönüştürerek yeniden üretmedir.Hz. İdris’in terzilerin piri olduğunu da O’ndan öğreniriz, Dıral Dede’nin düdüğünü de,dört kapıyı da, hatta Kıbrıs’ta kendi torunlarının bile mezarını bilmediği Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yı da… 

12 Eylül 1980’de askeri müdahale olunca insanlar siyasetten uzaklaştı. Basına ahlaksız, açık saçık resimli, çoğu uydurma yazıların olduğu gazeteler egemen oldu, müziğe de arabesk... Arabesk müzik aslında sistematiği olan bir tarz ve sadece Araplara özgü demek de değil. Bizde moda olan haliyle insana umutsuzluk aşılayan içini karartan, bodrum katlarında çalakalem sözler yazılan bir hal aldı. Minibüsçülerin öncülük ettiği, ilk başlarda Orhan’cı (Gencebay)- Ferdi’ci (Tayfur) diye ayrılan arabesk hegemonyasına sonrasında Müslüm Baba egemen oldu. Arabesk müziği seven de sevmeyen de Müslüm Gürses’in o çocuksu saf halini, kalbindeki sevgiyi hisseder, severdi. Keşke daha çok türkü söyleseydin Müslüm Baba… İşin daha da kötüsü türküleri arabesk tarzıyla söyleyip özünü bozanlar oldu. 80’lere (Portekiz diktatörü Salazar ve İspanya Diktatörü Franco’dan esinlenerek) fado, fiesta, futbol sloganı egemen oldu. Fado, ağır acılı müzik demekti, umudu kalmayan insanların sarıldığı, sarıldıkça umutsuzluğa battığı müzik… ABD Irak’ı işgal ettiğinde Türk şehri olan Kerkük ve Musul’da en önce tapu ve nüfus kayıtlarını yok etti. Kayıtlar yok olsa da Kerkük türkülerini de gönlümüzden silemezler ya... Büyük sanatçı Ali Tufan KIRAÇ da bir klip çekti ve sosyal medya hesabına "Hey! Size söylüyorum! Kerkük Türk değilse bu türkü kimin!" notunu düştü. Bu tepkinin benzerini 1992’de, Ermenilerce Hocalı Katliamına uğrayan Azeri kardeşlerimizin acısını “Ayrılık” türküsünü albümüne koyarak paylaşan Barış Manço göstermişti.

01 Şubat 1999 günü büyük sanatçı, çağdaş Türk Ozanı, bilge insan Barış Manço sonsuzluğa uçtu. Ardında bize birçok güzellikler bıraktı. Sevenleri evinde günlerce yas tuttu, yazılar yazdı. Erken yaşta bizi bırakıp gittiği için sitem dolu bir yazı vardı,” ehh Barış Abi aşk olsun”… Bunu görünce 14 yıl önceki konser canlandı gözümde…Şimdi Emek Sineması kapalı, Kuleli Askeri Lisesi kapalı, Barış Abi uçtu gitti. Bana da bu güzellikleri yazmak düştü. Umutsuzluk kaplamasın içimizi, bir türkü mırıldanın, türkülerde umutsuzluk olmaz biliyorsunuz. Türküler, Türk milleti var oldukça yaşayacak, halk ozanları/ aşıkları da hep olacak.Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil, türkülerde yaşar çünkü. Her şey sevgiyle başlar biliyorsunuz. İnsan sevmek, doğa sevmek, yar sevmek…

Gam yüklü kervanlar değil dost kervanlarıhep sizinle olsun, geçip gitmesin. Hep aşkla kalın, sevgiyle kalın, aydınlık kalın…  

           

 

 

Yorum

Ş. ZÜMRÜT (doğrulanmamış) Per, 16 Temmuz 2026 - 10:26

Sevgili kardeşim, Orta Asya'dan Balkanlara uzanan türkü seyahatini bir nefeste okudum, çok ayrıntılı bilgilendirici türkü dünyasının en ince bilgilerini özümsedik, Dede Korkut'tan Barış Manço'ya, Yunus Emre'den, Cem Karaca, Neşet Ertaş, Kıraç'a kadar tüm sanatçılarımızı andık, Ozanların değil Türkülerin yakılması dileğiyle, sözüne, sazına, emeğine, kalrmine sağlık kardeşim

A.Emrullah AKKURT (doğrulanmamış) Per, 16 Temmuz 2026 - 12:17

Özcan Hocam, derin araştırma içeren türkülerle ilgili yazınızı en önemli değerlerimizden biri olan Barış MANÇO ile süslemeniz gerçekten çok keyifli olmuş. Bu güzel yazınız için teşekkürler. Ben de gençliğimde Müslüm Baba'nın her çıkan kasetini alıp dinleme bahtiyarlığına erişenlerdenim. Emeklerinize sağlık.

MUZAFFER AYDEMİR (doğrulanmamış) Per, 16 Temmuz 2026 - 12:22

Özcan kardeşim uzun bir zaman diliminde değişen bir kültürü çok güzel özetlemişsin. Emeğine sağlık

Kaya Ersin (doğrulanmamış) Per, 16 Temmuz 2026 - 12:24

Harika bir yazı olmuş. Tebrik ederim. Türkülerimizin geniş kitlelere ulaşmasında Senfoni orkestralarının da katkısı büyük.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.