Karşı Kıyının Türküsü

Kültür

Karşı Kıyının Türküsü

Berrin Müzeyyen Alpay

           

Seyahat etmek insan ruhunu okyanusların derin ve serin sularında yıkanmış gibi tazelerken zihnini yepyeni karaları keşfetmeye yönlendiriyor. İnsan belli aralıklarla daima farklı coğrafyaların, kültürlerin izini sürmek istiyor.

Günümüzde seyahat etmenin kolaylığı bizi okyanusa âşık;  yosun kokulu denize açılmadan yaşayamayan bir kaptana dönüştürebilir. Onlarca farklı coğrafyanın, iklimin, kültürün birbirinden renkli atmosferi durmadan bize davetiye çıkarır. Bir gezginin anılarında bahsettiği; daha önce tanımadığımız lezzetleri, benzerine rastlamadığımız ritüelleri, mimari yapıları, tarihi ve sanat eserlerini kendi duygu ve anlayışımızın süzgecinden geçireceğimiz seyahat zevkini tatmak için heyecanlanırız. Gelişenteknoloji ve ulaşım şartlarının kolaylığı sayesinde bu gezileri artık birkaç güne sığdırabiliyoruz. Bu nedenle sadece merakımızı gidermek ya da tebdili mekân için bile seyahat edebiliyoruz. Hatta banal zevklere yapılacak masrafın seyahate yönlendirilmesi konusunda azımsanamayacak bir farkındalığın oluştuğu da söylenebilir.

Tarih boyunca yerli ve yabancı gezginler, ilkel şartlarda, yıllar süren seyahatlerinde gezip gördükleri yerlerin mimarisini, örf-adet ve geleneklerini, aile ve sosyal yaşamlarını, yemeklerini, bilim ve sanatını, coğrafi yapısı ve iklim şartlarını, ünlü sanatçı ve bilim adamlarını seyahatnamelerine not ederekbizlere eşsiz birer miras bırakmışlardır.Evliya Çelebi gibi at sırtında veya yaya,elli yıl boyunca seyahat etmemiz ve bu seyahatlerdeki deneyimlerimizi en ince ayrıntısıyla hikâye etmemiz gerekseydi aynı hevesle gezmeyi düşünür müydük diye kendi kendime sormadan edemiyorum? Bu soruyu  “evet”  diye cevaplayabilmek çok zor, velev ki bir amaç ya da bir arayış için yola çıkılmış olsun.

Bilişim çağında şehirleri tanıtan kitaplar, broşürler yerini web sayfalarına, müze gezileri sanal gezilere bıraktı. Bir şehri tanımak isteyen insanlar artık gezi yazılarından daha çok internete başvurmakta. Zaten gezi yazılarında uzmanlık alanımıza girmeyen arkeoloji, mimari ve sanat eserleri hakkında ayrıntılı bilgi vermenin kendi bilgi dağarcığımızla sınırlı kalacağı da cabası. Tanpınar’ın Beş Şehir adlı eserinde olduğu gibi şehirlerin ruhumuzda uyandırdığı aksisedayı edebi bir dille anlatan seyahat yazıları benim dimağımda çok daha kalıcı bir lezzet bırakıyor.İşte o zaman her şehrin kendine has ruhu olduğuna inananlar için o şehrin ruhu bizim ruhumuzla intibak edebiliyor. Hayatımızda ilk defa gördüğümüz bazı şehirleri gezerken yıllardır orada yaşıyormuş ve bir kapıyı çalsak annemiz açacakmış hissine kapılmamızbu ruh eşleşmesinden kaynaklanıyor olmalı.Gezerken anladım ki, benim ruhum da Bosna Hersek’in incisine meyilliymiş meğer.

Geçmişten gelen gönül bağımızınyanı sıra yakın tarihte büyük bir soykırımın odağı olması Saraybosna ve Mostar’ı görme arzumu perçinlemişti. Birkaç günlük gezimiz boyunca Mülkiye mezunu, Saraybosna’da yaşayan Boşnak bir genç bizi yönlendirdi. Saraybosna Havaalanından geniş caddeler boyunca şehir merkezine ve oradan da kalacağımız sevimli otelimize ulaştık. Şehri gezmeye bir aile yetiminin başını okşama vebali ve arzusuyla karışık hüzünlü bir merakla başladık. 

 Otelimizin çok yakınında bulunan Miljacka Nehri üzerindeki Latin Köprüsünden geçer geçmez kolayca şehir merkezine ulaştık. Dünyanın birçok yerinde köprüler şehirleri birleştirmek, insanları kucaklaştırmak için kurulur, ne yazık ki Bosna –Hersek’in köprülerinin kaderine hep savaş düşmüştür.  Latin köprüsü birçoğumuzun bildiği gibi; Saraybosnalı Sırp Milliyetçisi Gavrilo Princip’in Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand ve eşi Sophia’ya suikast düzenlemesi ile birinci dünya savaşının ilk barutunun patladığı ve sonrasında kim bilir kaç kişinin can verdiği yerdir. Bugünlerde âşıklar sevgilerini ebedileştirmek için -belki de birlikte yaşayıp birlikte ölmek için-köprü korkuluklarına kilit asıyorlar. Köprünün hemen karşısında Vijecnica Belediye Binası ve Şehir Kütüphanesi,1992 yılında Saraybosna kuşatması esnasında kısmen yıkılmış ve içindeki yüzlerce kitap yakılmış olmasına rağmen geçmişin tatsız hatıralarını silmek istercesine nazenin ve bir o kadar da mağrur duruşuyla bizleri cezbediyor. Özellikle akşamları Saraybosna’nın boynunda zarif bir mücevher gibi ışıl ışıl parlıyor.

 Belediye binasının yanından yürüyerek kolayca Baş Çarşı meydanına çıkıyoruz. Meydanda dolaşırken birçok dükkân ve mağazada Boşnakçanın yanı sıra Türkçe isimlerle karşılaşmak evimizden çok uzak olmadığımız hissini uyandırıyor.Etrafta birçok köfteci, börekçi, baklavacı, Türk usulü demleme çay bulabileceğimiz kafeler, hediyelik eşya dükkânları görüyoruz. Doğasında sıcak ve samimi olan Boşnaklar, Türkçe konuştuğumuzu duyunca bizi uzaktan gelmiş bir kuzenini karşılarmış gibi coşkulu ve misafirperver karşılıyorlar. Açık tenli, sarışın simalarında soykırımın çizgilerini, renkli gözlerinde yitirilmişliğin izlerini bulmak hiç de zor olmuyor. Biz onlara yüreğimiz kanayarak baksak da onlar bize cömert bir neşeyle karşılık veriyorlar. Çoğunlukla kadınların işlettiği, tabelalarında Buregdzinica yazan dükkânlardan birinde patatesli, peynirli, kıymalı çeşitleri olan ve damak zevkimize birebir uyumlu Boşnak böreğiyle Baklavarnica tabelalı baklavacıda Beypazarı Baklavasını aratmayan lezzeti tadıyoruz. İnsanların çoğu karşılıklı anlaşabileceğimiz şekilde Türkçe biliyorlar. Kendi aralarında Boşnakça konuşmalarına rağmen karşılaşma ve ayrılma anlarında Türkçe “Allah’a emanet” veya Arapça “Selamün Aleyküm” şeklinde selamlaşmaları mesafelere rağmen aynı kültürün ayrılmaz birer parçası olduğumuzugösteriyor.

Meydanın ortasındaki tarihi ahşap sebilden su içenlerin Saraybosna’ya tekrar geleceği inancıyla herkes gibi biz de buz gibi suyundan şifa niyetine içiyoruz. Savaştan yorgun düşmüş şehrin meydanları şimdi barışın simgesi güvercinlerin kanat şakırtılarıyla yankılanıyor. Mevlid Kandili münasebetiyle duvarlarında Mevlidi Şerif’e davet eden ve Peygamber efendimizi öven bir naat yazılı afişleri takip edip Baş Çarşı Camiinin sakin ve huzurlu avlusuna geliyoruz. 1600’lü yıllarda yapılmış olan cami savaş sonrasında ülkemiz tarafından restore edilmiş. İleride Gazi Hüsrev Bey tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış Gazi Hüsrev Bey Camii ve külliyesi Osmanlı’nın bütün azametini günümüze kadar taşımış. Külliye içinde Gazi Hüsrev Bey’in türbesi ve Kurşunlu Medrese de yer almakta. Medresenin avlusunda Mimar Sinan’ın elinin değdiği duvarlara çarpan su sesi adeta yapıldığı yılların hikâyesini kulağımıza fısıldıyor. Külliyenin hemen dibinde Sarajevka Sahat Kula denilen Saat Kulesi yer alıyor.Bu tarihi sokaklardan geçerken Osmanlı’nın yükseliş döneminde yaşıyor gibiydik. Yakındaki Bezistan denilen Bedesten hediyelik gümüşlerin satıldığı bir kapalı çarşı. Ayrıca yine yakınlarda Kazancılar anlamına gelen Kazandziluk Sokağı hediyelik bakır eşyaların satıldığı, sergilenip kalaylandığı, güneş altında kor gibi yanan Bakırcılar Çarşısını görmek de bana Gazi Antep’in bakırcılar çarşısını hatırlatıyor.Müze haline getirilmiş Brusa Bezistan;  isminden de anlaşılacağı gibi Bursa Çarşısı, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Rüstem Paşa tarafından 1551 yılında Bursa ipeğinin ticareti amacıyla yaptırılmış. Eski şehrin merkezinde tarihi bir ticaret merkezi olan Taşlı Han’ın kalıntılarını da gördükten sonra Baş Çarşıda Boşnak Çorbası içip eski bir kervansaray olan Morica Han’a gidiyoruz.  Türk usulü pişirilmiş Boşnak kahvesini kulpsuz fincanlarda yudumlarken anın ve tarihin içiçe girdiği mekânlarda tuhaf bir zaman algısı içindeydik. O an birisi bize hangi tarihte olduğumuzu sorsa cevabımız kuşkusuz on altıncı- on yedinci yüzyıllar olurdu.

Tarihi dokuyu yavaş yavaş geride bırakarak ünlü Ferhat Paşa caddesinde yürümeye başladık. Caddede iki taraflı mağazalar, kafeler, kiliseler, camiler yer alıyor. Sonbaharda olmamıza rağmen o gün Saraybosna’da hava öğleye kadar ilkbahar gibi güneşliykenöğleden sonra birden bire şiddetli kar yağmaya başladı. Kıyafetlerimiz uygun olmadığından en yakındaki kafeye oturup karın durmasını bekledik. Kafede çoğunlukla altmış yaş üstü insanların olması bizi biraz şaşırttı. Kar durmayınca çıkıp bir mağazadan uygun ayakkabı ve hırka aldık ve yürümeye devam ettik. Caddenin bu noktadan sonrası hem mimari hem de insan profili açısından tamamen farklıydı. Sanki bir çizgiyle geçmiş asırlardan bugüne atlamış gibiydik; bir yanda tarihi diğer yanda modern binalar, bir yanda orta yaş üstü diğer yanda genç insanlar. Caddenin başka bir caddeyle kesiştiği noktada Bosna Hersek’in ikinci Dünya Savaşındaki kayıpları ve onların kahramanlıkları anısına o zamandan beri yanan ve sadece Bosna Savaşı esnasında sönmüş olan Sönmeyen Ateş Anıtını ziyaret ettik.

Bizim asıl görmek istediğimiz Srebrenica soykırımında hayatını kaybeden 8372 insanın anısını yaşatmak üzere Bosna-Hersek’te kurulan Galeri 11/07/1995.Henüz galeriye girmek üzereyken bile göğsümüz sıkışıyor. En çok soykırıma ve işkenceye uğramasına rağmen hiçbir zaman mağdur edebiyatı yapmayı beceremeyen bir milletin ferdi olarak Balkanlardaki diğer yarımızın acılarını ruhumuzun en derinlerinde hissediyoruz. 8372 can; baba, kardeş, oğul, ana, kız.  Esmer miydiler sarışın mı, uysal mıydılar öfkeli mi, zayıf mıydılar şişman mı, nasıl konuşur nasıl gülerlerdi, neşeli miydiler ağırbaşlı mı? Yeryüzündeki büyük ailemizin hiç görmediğimiz ama gönül köprüleriyle bağlı olduğumuz,naaşını bile bulamadığımız kut almış canlarının, şehitlerinin; değil trajedisini yaşamak hikâyesini dinlemek bile tüylerimizi ürpertiyor.Bu galeride onlardan geriye kalan gözü yaşlı aileleri, yürek burkan hikâyeleri ve soykırımın dehşetli yüzü fotoğraflar, görüntüler, sesler ve videolarla anlatılıyor. Masumiyetin ve vicdanın katili soykırımın ve savaşın insanlık dışı görüntüleri ziyaretçilerde geç kalmış bir matem havası estiriyor. Galeriden istisnasız herkes gözleri yaşlı çıkıyor. Galerideki dehşet veren görüntüler,Theo Angelopulus’un sürgündeki bir yönetmenin yıllar sonra evine dönüşünü konu alan “Ulis’in Bakışı” adlı filmindeki sahnelerin birebir aynısıydı. Angelopulus filmde birçok sahnede Balkanlardaki kültürel alış verişin Osmanlı’dan sonra bittiğini, çizilen sınırlarla birlikte büyük Balkan ailesinin parçalandığını en gerçekçi haliyle vurguluyordu.Başkarakter ülkesine dönmek isterken geçmişten tanıdığı şehirlerden geçiyor ve özellikle de savaştan en çok etkilenen Saraybosna’nın enkazını görmenin üzüntüsünü ve hayal kırıklığını yaşıyordu. Biz ise içimizde; görüntülerine bile dayanamadığımız, insanlık dışı bu vahşetin uzun zaman görmezden gelinmesinin, faillerinin yeterince cezalandırılmamış olmasının öfkesi ve yürek ezikliği ama aynı zamanda onurlu bir milletin küllerinden doğuşunun umudunu taşıyorduk.

Bizi en çok duygulandıran anlardan birisi de Saraybosna kuşatmasında şehit olan onlarca canın ve Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in anıt mezarının bulunduğu Kovaçi Şehitliğini ziyaret ettiğimiz zamandı. Bu şehitliği bizden başka ziyaret eden birçok kalabalık grup olmasına rağmen herkes huşu içinde dualarını okuyup bütün şehitlerin ve Bilge Komutanın manevi huzurunda tazimde bulunuyordu. Şehitliğin hemen üst tarafında Aliya İzzetbegoviç’in adına açılmış bir de müze yer alıyor ama ne yazık ki biz gittiğimizde müze açık değildi.

İki günlük Saraybosna gezimizde planladığımız yerlerden sadece Umut tünelini gezemedik. Bunu da dönüş günümüzde gezmeyi planladık. Üçüncü gün Mostar’a gitmek üzere trene bindik. Saraybosna’nın üşüten havasından sonra botlarımız ve hırkalarımız Mostar’ın sıcak havasında bize sadece ağırlık yaptı. Neyse ki Mostar bizi adeta baba evi gibi sımsıcak kucakladı.Basamak basamak sokaklarında Osmanlı mimarisini yaşatan cumbalı evlerini hayranlıkla seyrederek yürüdük. Bu sevimli şehirde savaşların bile güzelliğinden hiçbir şey eksiltemediği Mostar Köprüsünü görmek içimizi aydınlattı.   Köprüye nazır, Neretva nehri ve Koski Mehmet Paşa Camiini gören minik bir kafede oturup dibek kahvemizi içerek soluklandık. Neretva Nehri’nin iki yakasını bir araya getiren köprü, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan’ın yetiştirdiği Mimarbaşı Hayrettin tarafından inşa edilmiş. Savaş sırasında Hırvatlarca bombalanıp yıkılmış. 2004 yılında aslına uygun olarak ülkemizin de girişimleriyle yeniden yapılmış. Oldukça yüksek olan köprüyü Evliya Çelebi seyahatnamesinde “ Köprü, göklere yükselen, bir uçurumdan diğerine uzanan gökkuşağı kemeri gibidir… Ben, Allah’ın zavallı ve perişan bir kulu olarak on altı ülkeden geçtim ama bu kadar yüksek bir köprü görmedim.” diye anlatır. Genç erkeklerin sevdiklerine cesaretlerini ispatlamak için bu köprüden atladıklarını duymuştuk. Neretva nehri kenarında otururken bir gencin gerçekten atladığına şahit olduk, yüreğimiz ağzımıza geldi, telaşla oradaki birçok turist gibi biz de sağlıklı bir şekilde nehirden çıkmasını umduk. Az sonra gencin nehirden yüzerek karşıya geçtiğini görüp rahat bir nefes aldık. Meğer dalgıçlarturistlerin çok olduğu dönemlerde ücret karşılığında köprüden atlayıp bir nevi gösteri yapıyorlarmış ve bu genç de o dalgıçlardan biriymiş.

Köprünün yakınında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Hacı Zaim Bey tarafından yaptırılan Karagöz Bey Camiine geldik. Camiin avlusunda küçük bir medrese ve şadırvan vardı. Saraybosna’da olduğu gibi burada da camiler namaz vakitleri dışında kapalı olmasına rağmen camiimamı sadece Türk turistler için camiyi açma nezaketinde bulundu. Köprünün karşısına geçince yine Osmanlı mirası Koski Mehmet Paşa Camii de Anadolu’nun herhangi bir şehrinde ya da kasabasında olduğumuz izlenimi uyandırdı.Yapımına Osmanlı döneminde Koski Mehmet Paşa tarafından başlanmış ve Şeyh Mahmut Baba sayesinde tamamlanmış caminin haziresi, türbesi, medresesi, şadırvanıbizi kendi şehrimizde hissettirdi. Ayrıca cami avlusundan Mostar’ın, gözlemlenebilen, eşsiz manzarası da bizim için muazzam bir ikram oldu.

Gezimize devam ederken karşıdaki tepede devasa bir haç gördük ve Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in Boşnak halkının onurlu direnişinin sembolü haline gelen “ İstediğiniz kadar dağlara haç koyun, gökyüzüne her baktığınızda hilali göreceksiniz”cümlesini hatırladık. Şehrin içine doğru ilerleyip küçük köprüye geldik. Köprünün karşısında kapıları, pencere pervazları turkuaza boyalı evler dikkatimizi çekti.Evlerinin önünde oturan Boşnak kadınlar, dar sokakta oyun oynayan çocuklar bizi çocukluğumuzun güvenli, huzurlu mahallelerine alıp götürdü. Sarı saçlı, çilli küçük oğlanların bisiklet kavgasını yatıştırmaya çalışan anneler; tavırları, giyimleri ne kadar da bizden. Bana çocukluğumun geçtiği mahallede,  komşumuz olan Boşnak bir aileyi hatırlattı. Sanki karşı kapıdan da çocukluğum çıkıverecekmiş gibi bu şehre ait hissettim kendimi. Ruhum bu şehrin ruhuyla öylesine uyum içindeydi ki evimde gibiydim. Bıraksalar ömrümün kalanını rahatlıkla burada geçirebilirdim ve sanki geçmişte de bu sokaklardan geçmiş bu evlerden birinde yaşamıştım. Bu nedenle dört beş saatlik gezinin sonunda Mostar’dan ayrılmak bana çok zor geldi.

Gezimizin son gününü Umut Tüneli Müzesine ayırdık. Saraybosna kuşatması sırasında şehrin dünyayla tek bağlantısı olan sekiz yüz metrelik bu tünel içinde nice umutları ve acıları barındırmış kim bilir? Üç yüz Bosnalının dört vardiya ile dört ay dört günde tamamladığı tünel cephaneye, gıdaya, ilaca ulaşmanın tek yolu olduğu için Umut Tüneli adı verilmiş. Aliya İzzetbegoviç bütün giriş çıkışları kontrol altına alınan, kuşatma altındaki şehri, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmaya çalışırken Saraybosna’ya yarım saat mesafedeki Butmir’de bir tünel yapmaya karar veriyor. Rivayete göre çocuklarını ve eşini savaşta kaybetmiş olan yaşlı bir kadın evini bu tünelin girişi olması için bağışlıyor ve tünelin yapım aşamasından savaş sonuna kadar tünele girip çıkan kahramanlara su ve yemek ikram ediyor. Bu tünel sayesinde üç yüz binden fazla insanın hayatı kurtuluyor. Her aşaması ayrı bir dram olan bu hikâye hepimizi duygulandırıyor,  Saraybosna’nın kahramanlarına ve tabii ki Nene Hatun’una rahmet okumadan geçemiyoruz. Gözlerimizde yaş, yüreğimizde hüzünle uzak kuzenlerimizi geride bırakıp Saraybosna Hava alanının yolunu tutuyoruz.

İki saatlik yolculuk boyunca birbirimizle neredeyse hiç konuşmuyoruz. Evimden ayrılıyormuş gibi içim buruk gözlerimi kapatıyorum. Son derece zarif mimariye sahip bir köprü görüyorum. Köprünün iki kıyısında yaşlısı, genci, çocuğu, kadını, erkeği ile yüzlerce insan toplanmış. Bir kıyıdakiler Anadolu türküleri söylüyor, diğer kıyıda Sevdalinkalar söyleniyor. Köprünün tam üstünde Saraybosna’nın Nene Hatun’u başında beyaz bir tülbent olduğu halde neredeyse elimi tutacak kadar uçağımıza yaklaşıyor ve bize el sallıyor. “Yine gelin, yine gelin” diyor. Kabin görevlisinin Sabiha Gökçen Havalimanına kısa bir süre sonra ineceğimiz anonsuyla irkilip uyuyakaldığımı anlıyorum.

Eve döndüğümde bile bu dört günlük gezide gördüğüm, görmek isteyip göremediğim, geride bıraktığım her şeyin ve özellikle de uçakta gördüğüm rüyanın tesirinden kurtulamamıştım. Aklım günlercebu küçük gezimizde takılı kaldı; düşünüp düşünüp sonunda kendime hep aynı soruyu sordum; “Yine gider miyiz?”.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.