Vay Hayvan Vay/ Hayvanlığın Lüzumu Var

Kültür

Vay Hayvan Vay/ Hayvanlığın Lüzumu Var


Merhaba, bugün konumuz hayvanlar. Daha önce benzerini okumadınız, onun için okuyun derim. Ne Beydeba’nın Kelile ve Dimne’si ne Lafonten’in fablı ne de belgesel niteliğinde. Yazı, pek örneğini görmediğiniz bir biçimde, hayvanlar üzerinden dünya tarihini anlatıyor. Yaş geçtikçe ve insanları tanıdıkça hayvanların değerini daha fazla anlıyor insan. Yazıya başlarken bir çay alın, tavşan kanı olmasın tabii ki, demli olsun yeterli. Haydi buyurun … 
Uygur Türklerinde dört yön, evreni “eviren ya da çeviren” dört hayvanla açıklanır. Aslında bunlar dört yönü gösteren takımyıldızlardır. Ankakuşu (küllerinden yeniden doğan foeniks, simurg, hüma, tuğrul ve zümrüdüanka adlarını da alan) dediğimiz Kızılsaksağan takımyıldızı, yılan-evren, kaplumbağa yılan takımyıldızı, bars-evren, kaplan takımyıldızı ve Ejderha takımyıldızı (Nuray Bilgili. Türklerin Kozmik Sembolleri Tamgalar, Türk Mitolojisi). Atlar zamanı sürer, süre zaman anlamında. Bununla ilişkili olarak 12 Hayvanlı Takvim kullanılmış. Türklerin yanı sıra Çinliler, Japonlar, Koreliler, Vietnamlılar, Moğollar ve Mançular da değişik hallerini kullanmışlar. 2025 yılan yılı ama biz yine de yılmayalım. Türkler Anadolu’ya gelirken yanlarında üç özel hayvan vardı. Safkan Türk atları Ahal Teke, kaliteli yün elde ettikleri Tiftik Keçisi ve sürülerini koruyacak Alabay çoban köpekleri. 
Yunan mitolojisinin uçan atı Pegasus’un Türk inanışında karşılığı Tulpar atıdır. Kırgızistan’daki Tulpar Gölü’nden çıktığına inanılır hem uçar hem de gölden çıktığı için yüzebilir. Bu efsanevi atın soyundan geldiğine inanılır Ahal Teke’nin. Hız, dayanıklılık, zeka ve göz alıcı parlaklıkları ile ünlüdür. Parlak derilerinden dolayı ‘'Altın Atlar'' olarak bilinir. Gır at adı Manas ve Dede Korkut gibi Türk destanlarında geçer ve adını Türkmenistan'ın Ahal kentinde yaşayan Teke Türkmenlerinden alır. 1683 yılındaki 2. Viyana Kuşatması başarısız olunca Osmanlı Ordusu ağır bir yenilgi aldı. 16 yıl süren savaşlar sonunda Karlofça Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Osmanlı’nın Gerileme Dönemi başladı. Macaristan, Mora, Dalmaçya, Ukrayna, Podolya ve Kamaniçe kaybedildi. Azak Kalesi Ruslara verildi. Osmanlı büyük devlet olma özelliğini yitirdi. Osmanlı bu savaşta çok önemli bir değerini daha kaybetti, Ahal Teke atlarını... Bu savaşta dağılan ordunun atlarını Nemçeliler, Frenkler, Felemenkler, Ulahlar ele geçirdiler, İngilizler de aldılar. Dünyaya nam salan Türk atları artık gavur! ellerindeydi. Günümüzde en hızlı, akıllı, uysal, dayanıklı ve enerjik at cinsi olan İngiliz atlarının kökeni Byerley Turk adı verilen o atlardan geliyor.   
Eşeğe dair birçok deyim var dilimizde. İnatçıdır denir, türlü aşağılamalar, hakaretler edilir. Eşeğin belleğinin çok güçlü ve tehlike yaşadığı bir yerden geçerken bunu anımsayıp oradan geçmemek için inatla direndiğini öğrenince eşeklerin ne kadar değerli olduğunu anladım. Bunca zamandır haksızlık ettiğimiz için utandım. Keşke eşek olsak da hatalardan, kötü deneyimlerimizden ders alabilsek.  
1950'li yıllar, çok partili demokrasi gelmiş. Demokrasiyle birlikte Türkiye’ye Amerikalı mühendisler de gelmiş. Bunlardan biri de Kayseri'de yol yapımı çalışmalarına rehberlik ediyor. Türkiye'de o zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet ve eleman pek yok. Türk mühendisler eşeği yokuşa sürüyor, arkasından elemanlar şeritmetre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlar...Bunu gören Amerikalı mühendis ne yapıldığını anlayamamış ve sormuş,  
- Ne yapıyorlar böyle? 
Türk mühendis cevap vermiş, 
- Rampada yolun güzergahını belirliyorlar. 
- Anlayamadım? 
- Eşek rampayı en uygun açıyla, en uygun yoldan çıkar, biz de eşeğin izinden giderek yol güzergâhını belirliyoruz... 
Amerikalı katıla katıla gülmeye başlamış... Gülmesi bitince sormuş, 
- Peki eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz? 
Türk mühendis bozuntuya vermeden cevap vermiş, 
- Amerika'dan mühendis getirtiyoruz...(Aziz Nesin, Sizin Memlekette Eşek Yok mu?) 
Yıl 1942, 2. Dünya Savaşı tüm dehşetiyle sürüyor. Hitler’in orduları dört bir yana saldırıyor, birçok yeri işgal etmiş, korku saçıyor. Amerika’nın Sesi Radyosu Türkçe Servisi dönemin en ünlü aktörü Charlie Chaplin’i konuk ediyor. Radyo olan evlerde herkes merakla radyonun başında. “Acaba Şarlo, Türkiye’yi biliyor mu?” diye merakta. Daha merhaba demeden Charlie Chaplin bir Nasrettin Hoca fıkrası anlatıyor. Nasrettin Hoca ve eşeği üzerinden dünyaya “savaşı durdurun” diyor. (Sunay Akın, Mahya Işıkları). 
Yurdumuzun güneyini saran dağların adı Toros, boğa demek. İstanbul Boğazı’nın da mitolojideki adı inek geçidi, bu inanışa dayanarak Alman İmparatoru bize getirip bir boğa heykeli hediye etmiş. İngilizlere karşı Osmanlıyı kullanmaya çalışmış. Almanlar yenilince boğa heykeli de de karşı yakaya Kadıköy’e postalanmış. Torosların bir kolu da Binboğalar. Alfabenin ilk harfi A,a’ya dikkatli bakın, öküz boynuzu şeklinde olduğunu göreceksiniz. Alef/alfa da öküz demek zaten. Ne kadar değerli olursan ol, çok da güven olmaz insanoğluna, Hindistan’da tanrısın Türkiye’de kavurma…  
Kurtuluş Savaşı’nda başta cephane olmak üzere her türlü malzeme, İstanbul’dan takalarla kaçırılıp İnebolu Limanı’na indiriliyordu. Oradan da Anadolu’nun iç bölgelerine kağnılarla taşınıyordu. Şerife Bacı, 1921 yılında Kurtuluş Savaşı sırasında dokuz aylık bebeği Elif’le cepheye silah taşırken donarak şehit oldu. Kurtuluş Savaşımızın simgelerinden biri oldu. Şerife Bacı’nın gösterdiği kahramanlık, Türk kadınının milli mücadeleye olan katkısını ve fedakarlığını ölümsüzleştirdi. Bitmez tükenmez karlı, rüzgarlı, yağmurlu yolları aşan kağnıları çeken sığır, boğa, öküz, inek, dana, tosun, manda, at, katır ve eşek bizi bağımsızlığa kavuşturan en önemli yardımcılarımız oldular, onlara çok şey borçluyuz. O dönemde askerden kaçanları düşününce kağnı çeken bu hayvanlara saygım bir kat daha artıyor. Osmanlıdaki ilk nüfus sayımlarında büyükbaş hayvanların sayılıp kadınların sayılmadığını bilmem söylesem mi söylemesem mi?  
Kurtuluş Savaşımız kamyonla kağnının savaşıdır. Yunanlılar, Anadolu içlerine geldikçe lojistik sorunlarını çözemezler. Hayvanları da şarbon hastalığına yakalanır. Bu dönemde orduların nakil aracı olan hayvanlar şarbondan kırılınca düşmanın eli ayağı tutmaz olurken ordumuzun hayvanları Veteriner Dr. Süreyya Tahsin (Aygün)’in geliştirdiği şarbon aşısıyla sapasağlam kalmış, üstünlük bize geçmiştir. O koşullarda aşı geliştirdiğimizi öğrenmek hem şaşırtıyor hem de gurur veriyor değil mi? Aynı zamanda kök hücreyi dünyada ilk tanımlayan ve tedavilere yol gösteren bilim kahramanımızdır. Asker olarak hem 1. Dünya Savaşı’na hem de İstiklal Savaşı’na katılan General Dr. Süreyya Tahsin Aygün’ün üstün başarısı unutulmaz. (Bütün Dünya Dergisi, 2025,03s.47). Bir Toros daha var, “her devrin adamı olmayın, her devirde adam olun “ diyen büyük devlet adamı, Kıbrıs Türkünün ebedi lideri Rauf Denktaş’ın kod adıdır Toros. 
Hem zeki hem de duygusal hayvandır ayı. Ayı deyip geçmeyin, saygı duymak lazım.  Adını uluslararası antlaşmaların imzalandığı dünyanın merkezi İsviçre’nin başkenti Bern’e vermiş, daha ne olsun! Zahringen 1191'de kurduğu şehre, ilk avladığı/şehre ilk gelen hayvanın adını vermeye karar verir. Bu hayvan bir ayı olur. Biliyorsunuz ayı, Rusların da simgesi. İkinci Dünya Savaşı’nda üç milyonluk Finlandiya, 170 milyonluk Sovyetler Birliği'ne karşı kahramanca savunmuştu ülkesini. Bu direniş o dönem, “ayı b..kuyla oynuyor” diye karikatürlere konu olur. Barış Manço’nun 1992 yılındaki albümünde 
“ayı” şarkısı da vardı. Bu şarkı sayesinde bizim için utanılacak bir gelenek, “sokaklarda ayı oynatıcılığı” son buldu. Ertesi yıl büyük bir kampanyayla ayılar toplanıp rehabilitasyon merkezine yerleştirildi. 1998’e gelindiğinde ayı oynatmak kanunla yasaklandı böylelikle ayılar kurtuldu. Ayıların Barış Abi’ye bir teşekkür borcu var, insanların borcu çok daha fazlası… 
Bildiğiniz gibi Türkler tarih boyunca tek tanrıya inanmışlardır. Kesilen kurbanları Göktanrı’ya ulaştıracak en yüksekten uçan kuş olan kazı kutsal bilmişler. İda Dağı’nın adını Kazdağları’na çevirmişler. Baba ve Sarıkız efsanelerini buraya taşımışlar. Antik çağda İda Dağı’nda Truva Savaşı, Kazdağı iken Çanakkale Savaşı tarihin akışını değiştirmiş. İngilizler yarım kalan işgali tamamladıklarını düşünerek Osmanlı’nın teslim antlaşması olan 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini, işgalci Aka’ların komutanı Agamemnon’un adını taşıyan gemide imzalattılar. Türkçede kuş anlamına gelen sözcük çin. Şahine, alakuş anlamında alaçin denmiş, Laçin şehrinin adı da buradan geliyor. 18 Mayıs 1992’de Ermenistan tarafından işgal edilen Azerbaycan’ın şahini 28 yıl sonra işgalden kurtarıldı. Türkülerimizde geçen allı turnalar da günümüzde daha fiyakalı! flamingoya dönüşüyor, onlar da kurtulur umarım. 
Türk mitolojisinde kartal, Tengri ile bağlantı kurar, kutsaldır, göklerle yeryüzü arasındaki bağı simgeler. Selçuklular o yüzden çift başlı kartalı devletin simgesi yaptılar. Roma İmparatorluğu tek başlı kartalı simge olarak kullanır, devlet ikiye ayrılınca çift başlı kartal ortaya çıkar. Bir baş batıyı (Roma) diğer baş doğuyu (İstanbul) temsil etmektedir artık. Rus Çarlığı, Bizans (Doğu Roma)’ın 1453’te tarihe karışmasıyla, kendisini “Üçüncü Roma” olarak ilan edip mirasa konmak ister. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu da aynı şekilde Roma’nın batıdaki mirasçısı olduğunu iddia eder. İkisi de devlet simgesi olarak çift başlı kartalı kullanır. Günümüzde Arnavutluk’un da simgesi.  
Tarih boyunca güvercinler savaşta kullanılmış, haberleşmeyi sağlamış. 1871’deki Fransa-Prusya Savaşı’nda Fransızları, 1.Dünya Savaşında Amerikalıları Almanların elinden kurtarmış. 1. ve 2. Dünya Savaşları’nda 200 binden fazla güvercin askeri haberleşmede kullanılmış. Bunlardan en ünlüsü, Cher Ami adında bir güvercin, filmi de yapılmış. Gerçi kuşlar deyince aklımıza gelen tek film Alfred Hitchcock’un 1963 yapımlı Kuşlar’ı.  2. Dünya Savaşı’nda, ABD ordusu güvercinleri füze yönlendirmede kullanmış. Halbuki güvercin, ağzında zeytin dalıyla Nuh Tufanı’ndan beri barışın simgesi… 
Sadece güvercinler değil gemilerle cepheye taşınan atlar, canlı bomba köpekler, yakılarak düşmanın üzerine salınan domuzlar, ortalığı birbirine katan filler, bomba yüklü yarasalar da savaşlarda birer silah olarak kullanılmış. Steven Spielberg'in Savaş Atı filmi bu konuyu işliyor. İnsanların savaşında insanların yerine bedel ödüyorlar ne yazık ki. Bunlardan biri de beyaz balina Aydın’dı. 1992 yılında Gerze (Sinop) kıyılarında o zamana kadar o kıyılarda görülmeyen bir balık göründü. Bu bir beyaz balinaydı.  Kısa zamanda herkesin sevgilisi oldu, o dönem haberlerin ana konusu oldu, adını “Aydın” koydular. Rusya'nın Sivastapol'daki donanma üssünden kaçtığı düşünülerek Ukrayna'ya geri gönderildi. Ancak, diplomatik girişimler sonucunda Aydın'ın Türkiye'de kalması kararlaştırıldı. Sonrasında “ajan” olduğu, özel görevle Sinop Radar Üssü’ne geldiği yönünde komplo teorileri çıktı. Aydın da kayboldu gitti…  
Ülkemizin en önemli ırmaklarından biri de hayvandan almış adını. Dicle’nin adı “tigris”ten geliyor, yani kaplan. Kaplan gibi hızlı, çevik ve delice sıçrayarak aktığı için kaplandan almış adını. Irak'ın doğu kesiminde, Dicle kıyısındaki Kut şehri yakınlarında, 1. Dünya Savaşı’nda önemli bir zafer kazandık. Halil (Kut) Paşa komutasındaki 6.Ordu, 29 Nisan 1916'da General Townshend komutasındaki İngilizleri yenip Kutü'l-Amare Zaferi’ne imza attı. Kaplan ruhlu Dicle, Osmanlı’nın belki de son zaferine tanıklık etti.   
Kedilerin en belirgin özelliklerini saysak; bağımsızlık, oyun severlik, keskin duyular, esnek vücut yapısı, temizlik alışkanlıkları, sosyal davranışlar, iletişim yöntemleri, avcılık içgüdüleri olduğunu söyleyebiliriz. Bağımsızlık kedilerin en önemli karakteri, o yüzden “insanın kedisi olmaz, kedinin insanı olur” derler. Kediye nankör diyenlere de aldırmayın. Pisi pisi derken onların psişik güçleri olduğunu hissetmiş demek ki eski insanlar. Orta Çağ’da Avrupa’da kedilere düşman olunmuş, yok edilmeye çalışılmış. Sonuçta bu 
düşmanlığın laneti midir yoksa çoğalan farelerin yayılmasından mıdır bilmem ama milyonlarca insanın ölümüne neden olan veba ortaya çıkmış. Kara Ölüm olarak da bilinen vebadan 1347-1352 yıllarında Avrupa’da yaklaşık 25-30 milyon kişi ölmüş. Yani o dönemki nüfusun yaklaşık yarısı… Bir özellikleri daha var kedilerin, suyu sevmemeleri. Onun için yüzme bilmezler. Tek istisnası var, Van kedisi. Adını Van Gölü bölgesinden alan, gözlerinin biri mavi diğeri yeşil olan ırk. İyi bir yüzücü olan Van kedisi, 2006 yılında milli ırk olarak tescillendi.  
1880'den 1915'e kadar birçok şehrimizi yakan Ermeni çetelerinin son kurbanı Van olur. Kente giren Ermeni Taşnak ve Hınçak çeteleri, şehirde yerleşik Ermenilerden de destek alarak karşılarına çıkan Türkleri vahşice katleder. Can derdine düşen silahsız köylüler, Van Gölü’ne doğru kaçmaya başlar. Çaresizce Van ile Akdamar adası arasında taşımacılık yapan vapurlara doluşur. Asıl katliam da burada yaşanır çünkü vapur sahipleri Ermenilerdir. Vapur, gölün tam ortasına gelince Ermeniler, Türk erkeklerini vahşice öldürüp cesetlerini suya atarlar. Van Gölü kan gölü olur... Kadınlar ise Akdamar’a götürülür, tecavüz edilir, türlü işkencelerle öldürülür. Bu arada bazı kadınlar tecavüze uğramamak, namuslarını korumak uğruna Van Gölüne atlarlar. Ne yazık ki yüzme bilmedikleri için hepsi de boğulur Van Gölü’nün serin sularında.  Akdamar Adası tarihe "tecavüz adası" olarak geçer. Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu, 'Van, 1915 yılında Ermeni ve Rus saldırısı sonucu düştü. 50 Türk kadını Akdamar Kilisesi’ne götürülürken namuslarını korumak için kendilerini göle attı. Biz onlar için maalesef bir iffet anıtı dikemedik” diye üzüntüsünü tarihi gerçeklerle açıkladı. Yüzme bilen tek kedi cinsi Van kedisi… Keşke Van’ın o çaresiz kadınları da yüzme bilebilselerdi… 
Hiçbir şeyi unutmayanlara fil hafızalı derler, duymuşsunuzdur. Bir diğer özelliği de öleceğini anlayınca bir mağara önüne gidip sürüyle vedalaşması. Sonrasında mağaraya girip yalnız başına ölmeye yatar. Kartaca’lı ünlü komutan Hannibal tarihte ilk kez filleri savaşta kullanır. Gazneli Mahmut (967-1030) da filleri savaşta ilk kullanan Türk hükümdar. Hindistan’a yaptığı 17 seferde filleri kullanmış. Hindistan’daki ilk Türk ve Müslüman etkisi bu sayede başlar. Sonrasında Timur da filleri kullanmış, Ankara Savaşı’nın kazanılmasında fillerin işlevi büyük. 1398 yılı, Delhi Sultanlığı ile Timurlular karşı karşıya gelir. Timurlular şaşkındır çünkü karşılarında yüzlerce okla bile devrilmeyen filler vardır. Emir Timur, fillerin savaşta kullanılmasından çok etkilenerek onları kendi ordusuna alır. Timur’un filleri böylece tarih sahnesine çıkmış olur. Timur’un Ankara Savaşı’nda filleri kullandığı doğru olsa da Timur-Nasrettin Hoca fıkraları yakıştırmadır, aralarında en az 130 yıl var. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar yıldırım harekatını dünyaya tanıttılar, Almanlara o yüzden panzerler deniyor. Yıldırım harekatının ilk uygulayıcısı ve 9 Eylül 1922 günü İzmir’e ilk giren Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Altay olduğunu unutmayalım. Biliyorsunuz yerli tank projesinin adı da Altay. Timur’un fili olmayı istemem ama İzmir’e ilk giren o atlardan biri olmayı ne çok isterdim… 
Günümüzdeki Tunus yakınlarındaki Kartaca’nın büyük komutanı Hannibal, savaş stratejilerinin babası olarak kabul edilir. Ordusuyla İspanya’daki Pirene Dağları'nı aşar. Romalıları atlatmak için “ya yeni bir yol bulacağız ya yeni bir yol yapacağız” sözü tarihin en önemli sözlerinden biri olur. İmkansızı başarır, vadinin yukarısından bir yay çizerek savaş filleri ile karlı sarp Alpleri aşar, baskın etkisi yaratır. Büyük bir ordu ve fillerle o dönemde yapılan bu harekat günümüz koşullarında bile çok büyük bir başarıdır. Kartaca, Trasimene Savaşı’nda Roma Ordusu’nu bozguna uğratır (MÖ.217). Ardından Cannae Savaşı’nda da. Bu savaşta Kartaca, “Yarım Ay/Hilâl” taktiğiyle Roma’yı yenmiştir. Ancak, MÖ 203'te Zama Muharebesi’nde yenilince gönüllü sürgüne gider Hannibal. Bitinya Kralı Prusias'a danışman olur, bir şehir kurmasını tavsiye eder, böylelikle Bursa’nın kurulmasında görev alır, şehrin içme suyu şebekesini bizzat düzenler. MÖ 183'te bugünkü Gebze yakınlarında ölür. Atatürk 1934 yılında, askeri idadide okuyup hayran olduğu büyük komutan Hannibal'ın mezar yerinin bulunması için araştırmalar yaptırır ancak mezar yeri bulunamaz. Yolunuz Gebze’ye düşerse, 1981 yılında Atatürk’ün vasiyeti olduğu kabul edilerek Hannibal Tepe'sine anıtı dikilen büyük komutanı selamlamadan dönmek olmaz.   
Türklerin yaratılış efsanelerinde, gökten bir mavi ışık demeti içinde inen Gök (mavi) Kurt vardır. Orta Asya’da Göktürklerin Türeyiş efsanelerine göre tüm ailesi yok edilen bir çocuk (ki sembolik anlamda bu, bizim güneş sistemimiz), dişi bir kurdun (köpek yıldızı Sirius) yol göstermesiyle kurtulur. Gökyüzü tarafından gönderilen Aşina(Asena) adındaki Anakurt çocuğu emzirir, büyütür. Akla Tarkan geliyor değil mi? Anakurt’u emen Romus ve Romulus kardeş ikonu Roma’nın simgesidir yani ÖnTürklerin bir kolu olan Etrükslerin kurduğu Roma’nın. (ÖnTürk Tarihi, Haluk Tarcan). Ezoterik öğretilere göre de dünyanın oluşması aslında Sirius ile güneş sisteminin evlenmesinin sonucudur. Göktanrı, dünyaya kurt biçiminde iner. Ergenekon Destanında yol gösteren bozkurt belki de Sirius yıldızıdır…Türklerde kurt kutsal sayılır, kurt evcilleştirilmez, özgür olarak yaşar. Bu anlamda Türkler kurdu örnek alır. Atatürk,”bağımsızlık benim karakterimdir” der. Asıl adı börüdür, Türk kültüründe korkulan varlıkların adının yerine farklı sözcükler kullanılır. Elma kurdu, börünün yerini almış. Kurt pek çok Türk boyunun bayraklarında yer almış, ordu komutanlarına da Kök-Böri denmiştir. Bu yazıyı yazarken haberlerde “ dünyada en fazla taraftarı olan Türk takımı “Kızıl Kurtlar” Tractor Sazi , İran Futbol Ligi’nde şampiyon oldu” yazısı geçiyor. 
Bozkurt, Türk mitolojisinde Ergenekon Destanı’ndan bu yana Türk Milletinin yeniden doğuşunu ve özgürlük mücadelesini temsil eder. Atatürk, bu derin anlamı bilerek, Bozkurt’u Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde bir milli sembol haline getirdi. Pullarda, paralarda ve resmi törenlerde Bozkurt figürlerinin kullanılması, yeni kurulan devletin köklerine olan vurguyu güçlendirdi. Bozkurt, Türk milletinin tarihsel kimliğini hatırlatırken, aynı zamanda bağımsızlık ruhunu da canlı tuttu, bu ruhun somutlaşmış haliydi. Atatürk, Türk ulusunun kültürel ve tarihsel kimliğini ön plana çıkararak, bir “milli ruh” inşa etmeyi hedefledi. Türklerin özgürlük tutkusunu, disiplinini ve liderlik özelliğini temsil eden bu simge, yeni kuşaklara ulusal bağlılık duygusu aşılamak için kullanıldı. Atatürk’ün 1927 yılında İngiltere’ye bastırttığı ilk paranın üstünde kurt ambleminin olduğunu ve 1960'lara kadar ders kitaplarının kapaklarında bir kurt kafası sembolünün bulunduğunu belirtmekte yarar var. Birçok logoda, amblemde kullanılan Bozkurt, Atatürk düşmanı bir İngiliz subayı H.C.Armstrong tarafından yazılan Atatürk biyografisinin adı oldu (Grey Wolf,1932). Kitabın çevirisini okuyan Atatürk,” bunun yayınını yasaklamakla hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben tamamlayayım da kitaba izin verilsin ve memlekette okunsun!” diye yorum yapmış... 
Şu anda köpek olarak söylesek de Türkçe’deki asıl adı ittir. Köpek sadık anlamındadır, sadakat özelliği o kadar öne çıkmış ki itin yerini almış.  1238 yılında ölen Anadolu Selçuklu Devleti'nin devlet adamı, emiri ve baş mimarı olan Sadeddin Köpek’i bilirsiniz. Köpek, Türkçede yaygın olmasa da bir isim olarak kullanılmış. 1910 yılında tarihin gördüğü en büyük hayvan katliamlarından biri yaşandı İstanbul’da….90 yıl öncesinde, 2. Mahmut zamanında Avrupa'nın "köpeksiz sokaklar" uygulaması Osmanlı İmparatorluğu'na da ulaşmıştı. Şehirdeki bütün köpekler toplatılıp Sivriada'ya gönderildi. Ancak bu tecrit, halkın büyük öfkesine sebep oldu. Kitlesel tepki karşısında padişah geri adım attı. Aradan yaklaşık 50 yıl geçti, bu kez Abdülaziz, köpeklerin toplatılmasını emredip Sivriada sürgününü uygulamaya koydu. Aradan 40 yıl daha geçti 1910 yılına gelindi. Bu kez de İttihat ve Terakki hükümeti, "modernleşme" adı altında sokakların köpeklerden arındırılmasına karar verdi. Toplanan 80 bin köpek Tophane'de toplanıp (köpek sürgün adası) Sivriada'ya nakledildi. Kaderine terk edilen köpekler açlıktan, susuzluktan ölmeye başlamıştı. Anadolu yakasından köpeklerin çaresiz çığlıkları duyuluyordu. Adadaki ölümlerin ardından sahildeki evleri korkunç bir leş kokusu sardı, insanlar evlerinden ayrılıp başka bölgelere taşınmak zorunda kaldı. İki yıl sonra Marmara'da yaşanan büyük depremin ölen köpeklerin laneti olduğuna inanıldı. Bütün bunların ardından Sivriada'nın adı, Hayırsızada olarak değişti. Ünlü yazar Jean Paul Sartre, "Özgürlüğün Yolları" isimli kitabında Hayırsızada ile ilgili şöyle yazdı. “Onları sokaklarda tuzağa düşürmüşler, çuvallara, sepetlere koymuşlar ve sonra ıssız bir adaya bırakmışlardı. Köpekler birbirlerini yiyorlardı. Açık deniz rüzgarı onların bağırışlarını şehirdekilerin kulaklarına kadar getiriyordu. Oraya bırakılması gereken köpekler değildi...Köpeklere bunu yapan insanoğlu bir benzerini kendi 
hemcinslerine de yaptı. İstanbul Boğazı’nda mahsur kalan çaresiz insanların yardım çığlıkları duyuldu 62 gün boyunca. Sonrasında Karadeniz’e çektirilen ve 24 Şubat 1942 gecesi bir Sovyet denizaltısı tarafından havaya uçurularak batırılan Struma Gemisi’nin öyküsü acı bir satır oldu tarih sayfasında. (Zülfü Livaneli-Serenad, Halit Kakınç- Struma) İnsana da hayvana da kıymayın efendiler… 
Foks Atatürk’ün köpeğiydi. Atatürk Yalova’da bir sabah gezintisinde gördü, eğildi, sevdi, çok güzel bir şey dedi, sahibi hediye etmek isteyince de kucağına aldı, para verip satın aldı. Çankaya'ya yerleşti Foks. Atatürk'ün yatak odasında uyurdu, karyolanın ayak ucunda. Yemek salonunda masanın altına kıvrılır, sabaha kadar süren sofra sohbetlerine eşlik ederdi, Atatürk uykuya çekilene kadar yatmazdı. Bilardo oynanırken masaya sıçrar, topların yerini bozardı, Gazi bu yaramaz hallerine kahkahayla gülerdi. Törenlerde, balolarda, daima protokoldeydi. Ankara'daki şehir içi gezilerde, Atatürk'ün otomobilinde başköşedeydi. Diplomatik görüşmelerde hep vardı, TBMM'ye gittiğinde hep yanındaydı. Vapurda trende Atatürk nereye gitse onu yanında götürürdü. 1933'te öldü… Atatürk Orman Çiftliği'nde derisi dolduruldu, camekana yerleştirildi, Atatürk'ün çiftliği ziyareti sırasında sürpriz yapılarak, kendisine gösterildi… Atatürk görünce çok şaşırdı, duygulandı, gözleri nemlendi, bir sandalye çekti, karşısına oturdu, uzun uzun seyretti. Sonra “onu çok sevmiştim, bu şekilde görmeye tahammül edemem, çiftlikte uygun bir yere gömün lütfen” dedi…  
Mustafa Kemal çocukken, dayısının çiftliğindeyken, komşularının verdiği iki yavru köpeği vardı, birine Cin, birine Alev adını koymuştu. Sofya'da askeri ataşeyken Alp adını verdiği bir yavru köpek edinmişti. Çanakkale Savaşı’nda yanındaydı, Doğu Cephesi’ndeyken yanındaydı, Suriye'de yanındaydı. Nablus yolunda Beytülhasan'da bombardımana tutuldular, Alp o can pazarında kayboldu. Kurtuluş Savaşı’nda, bir Yunan komutanın bırakıp kaçtığı Alber isimli köpeğe sahip çıktı. Cumhuriyet ilan edildiğinde yanındaydı. (Yılmaz Özdil) 
Minber gazetesi 1918 yılında, Fethi Okyar ve Mustafa Kemal Atatürk tarafından ortaklaşa çıkarılır. Millî Mücadele’nin ilk müjdecisi, halkı aydınlatma adına başlangıç adımıdır. Gazete, Mustafa Kemal’in tüm varlığı olan dört atın satılmasıyla kurulmuştur.   
Yılan soğuk hayvan, genelde korkulur, sevilmez. Yılanın tıbbın simgesi olduğunu, dünyanın ilk hastanesinin de Bergama’daki Asklepion olduğunu bilirsiniz. Anadolu mitolojilerinde rastlanan akıllı ve iyicil olarak tanımlanan bellerinden aşağısı yılan, üstü insan şeklindeki Maran adı verilen doğaüstü yaratıkların başında bulunan ve hiç yaşlanmayan, ölünce ruhu kızına geçen varlıklara inanılır. Maranların şahı da Şahmeran’dır, dişi bir varlık olarak betimlenir. Yunan mitolojisinde Perseus tarafından başı kesilen Medusa da Şahmeran’a benzer. Ceyhan yakınlarındaki Yılankale, Şahmeran'ın yaşadığı rivayet edilen bir yerdir. Benzer efsane Mardin’de geçer, Şahmeran ustaları tarafından yapılan tablolar evlerin duvarlarını süsler. Yaşadığına inanılan bir diğer yer de Tarsus ilçesidir ve merkezine Şahmeran heykeli dikilmiş. Heykelin hemen arkasındaki sokakta da şehit Kara Pilot Üsteğmen Sunay Atila’nın evi bulunuyor. 1995 yılında İstanbul’da, kendi canını kurtarma fırsatı varken” insanlar zarar görmesin ve tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı olan devlet malı helikopteri kurtarmaya” son saniyesine kadar uğraşıp şehit olan arkadaşımız… Ruhun şad olsun.  
Gaziantep savunmasında şehit olan bir kahramanımız var, lakabı Karayılan. Asıl adı Mehmet, 1888 Pazarcık doğumlu. Babası Ermeni eşkıyaları tarafından şehit edilir. Genç yaşta yalnız kalır, kendi kendine okuma-yazmayı öğrenir, bir süre köy imamlığı yapar, o yüzden Molla Mehmet olarak anılır. Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesinde Ruslara karşı savaşır. Memleketine dönünce Kuvayı Milliye’ye katılır. Şehri kuşatan Fransız çemberini yarıp Antep’e girer. Şıhın Dağı’nda Fransızlarla kahramanca savaşırken 24 Mayıs 1920 günü şehit olur Karayılan. Ayıntap savunmasında, kısa bir süre önce şehit olan Şahin Bey gibi O da Antep’i Gaziantep yapan şehitlere katılır, tarihe geçer. Bilirsiniz Türk milleti çok sevdiklerini türkülerde yaşatır, Karayılan için de türkü yakılır.  
Atına binmiş de elinde dizgin/Vardığı cephede hiç olmaz bozgun/Çeteler içinde Yılanım azgın/Vurun Türk uşağı namus günüdür. 
Sürerim, sürerim, gitmez kadana/Fransız kurşunu değmez adama/Benden selam söylen nazlı anama/Vurun Antepliler namus günüdür. 
Karayılan der ki, harbe oturak/Kilis yollarından kelle getirek/Nerde düşman varsa orda bitirek/Vurun Türk uşağı namus günüdür… 
Türk demokrasi tarihinde de söz sahibidir hayvanlar. 2. Meşrutiyetin ilanında Resneli Niyazi ve geyiğini duymuşsunuzdur. Kanuni Esasi’nin yeniden yürürlüğe girmesi için, insanlık için, özgürlük için, bağımsızlık için, vatanın bütünlüğü için 200 fedaiyle birlikte dağa çıkar Resneli Niyazi.  Resneli ve devrim fedaileri vardıkları her köyde halkı yanlarına alır ve istibdada karşı örgütlerler. Ohrili Eyüp Sabri ve İttihat Terakki’nin önde gelenlerinden Enver Bey de Resneli ile aynı safta devrim mücadelesi vermektedir. Baba Dağı’nın Pelister Tepesi’nden geçerken devrimcilerin karşısına bir geyik çıkar. Herkes bu hayvanı okşar, sever, kutsallığına inanır (Türkler attan bile önce geyiği tanımış, kutsal bilmiştir). Davranışındaki insana yakınlığıyla gönülleri fetheden geyik tanrısal bir müjdenin işareti olarak görülür. Daima önde giden ve askerin önünde sıçrayan geyik, adeta kılavuzluk eder. Resneli Niyazi, ormanda karşısına çıkan geyiği kesip, fedailerle ziyafet çekmek yerine onu evcilleştirir hürriyet rehberi yapar. Kendilerini siyasette Mithat Paşa’nın, edebiyatta Şinasi’nin, millet yolunda Namık Kemal’in çocukları olarak nitelendiren Resneli ve arkadaşları zaferi kazanır. 1878 yılında 2. Abdülhamit tarafından askıya alınan 1. Meşrutiyet, 30 yıl sonra 24 Temmuz 1908’de yine aynı padişah tarafından 2. Meşrutiyet olarak ilan edilir. Resneli Niyazi de “Gazal-ı Hürriyet” yani hürriyet geyiğiyle ve omuz omuza çarpıştığı vatan fedaileriyle birlikte şehre iner. Artık onlar hürriyet kahramanıdır… 
1950’de iktidara gelip 10 yıl iktidarda kalan Demokrat Parti’nin amblemi eldir. Ancak demokrat sözü söylenirken “demir kır at”’ı çağrıştırmaktadır. Halkın aklında kalması ve bir nevi yerli millileşmesi düşüncesiyle (aslında siyasi propaganda tabi ki) 27 Mayıs sonrası Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde kurulan Adalet Partisi’nin amblemi “demir kır at” olur.  At, güvercin, koç, kurt, yunus vb. kullanıldı siyasi parti amblemlerinde. Yıl 1977, 5 Haziran genel seçimleri var. Yaşım 10 ama iyi hatırlıyorum çünkü seçim olduğu gün sonuçları televizyondan izlemeyi iple çektiğimiz yıllar. Bizim gibi Malatya’nın bir köyünden gelip İzmir’in gecekondu semtine yerleşmiş bir Fatma Teyze vardı. İzmir’de yaşıyor ama ruhu hala köyde kalmış. Saf, okuma yazması da yok, kendi halinde biri. Eşi, çocukları seçim zamanı, “altı oka basacaksın mührü” diyorlar. Rahmetli Fatma Teyze oy verme kabinine girip seçim pusulasına bakınca aklında ne altı kalıyor ne de oklar. Kır atı (Adalet Partisi) ve Turhan Feyzioğlu’nun CGP’sinin koçunu görünce ruhunun gezindiği köyünü hatırlıyor, aklı başından gidiyor. “Ata mı basayım koça mı basayım” deyip en sonunda koça basıyor. Siyasetçiler iyi işler yapsalardı Fatma Teyze ruhunu köyünde bırakıp bedeni eziyet çekerek İzmir’in gecekondusunda sıkışıp kalır mıydı hiç! 
Nasrettin Hoca’nın eşeği, Köroğlu’nun atı, Tarkan’ın kurdu olmasa tarih de kültür de eksik kalmaz mı dostlar? Keşke eşek kadar tecrübelerinden ders alan, angut kadar bağlı, köpek kadar sadık, kurt kadar bağımsızlığımıza, kedi kadar özgürlüğümüze sahip çıkabilsek. Yine de insanlardan umudu kesmemek gerek, belki de iyi insanların hepsi o güzel atlara binip gitmemişlerdir. Ayı kadar da duygusal olsak keşke. İnanmayanlar Jean-Jacques Annaud’nın Ayı" (L'Ours) filmini izleyebilirler. Şafaktan önceki horozların ötmeye başladığı ana büyüklerimiz “horoz ötümü” derdi. Sabahın olduğunu bize haber verirken, belki de “artık uyanın ulan, bu kadar derin uyumayın” diyordur o horozlar.  
Ağzı olup dili olmayan, varlığıyla hayatı anlamlandıran can dostlarınızın, haycanların bol olduğu bir dünya dileğiyle…

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.