Alev Özas: Tutkudan Kente Uzanan Bir Resim Dili

Sanat

Alev Özas: Tutkudan Kente Uzanan Bir Resim Dili

.

Ressam Alev Özas’la tanışmam dolaylı ama etkisi doğrudan oldu. Komşumun büyük bir özenle ördüğü kazakları bir ressamın beğenip satın alması, onun için sıradan bir alışveriş değil, yaratıcı emeğinin başka bir yaratıcı tarafından görülmesiydi. Bu mutluluğa ortak olmak için hemen telefon açtık. Karşımdaki ses cıvıl cıvıldı; enerjisi, sözcüklerinden taşıyor, insanın içine hızla sızıyordu. Daha ilk anda anladım ki Alev Özas, yalnızca resim yapan biri değil; yaşayan, düşünen, sorgulayan bir sanatçıydı.

Sohbetimiz sırasında anlattığı bir çalışması beni derinden etkiledi: İstanbul’u tüm sokakları, caddeleri, dokusu ve ritmiyle anlatan, tek parça hâlinde 3,5 metre yüksekliğinde ve 50 metre uzunluğunda bir resim. Daha önce 30–35 metre uzunluğunda işler duymuştum; ancak 50 metre boyunca kesintisiz bir İstanbul anlatısı hem teknik hem zihinsel olarak olağanüstü bir cesaret ve disiplin gerektiriyordu. Bu, yalnızca büyük bir resim değil; kente tutulmuş uzun soluklu bir hafızaydı.

Alev’le konuşmaya beklenmedik bir soruyla başladım:
Aşk nedir?
Önce güldü. Böyle bir giriş beklemiyordu. Kısa ve netti:
“Gel geç.”

Ardından sordum:
Sanat nedir?
Bu kez durdu ve düşündü:
“Tutkudur. Realitenin seviyeli işleridir.”

Peki resim?
Cevabı sarsıcıydı:
“Tanrı’nın kopyasıdır.”

Bu üç cümle, onun sanat anlayışının özeti gibiydi: geçicilik bilinci, tutku ve varoluşsal bir sorumluluk.

Resme yaklaşımı da aynı ölçüde bilinçli ve sistematik. Biçimsel düşünerek başlıyor; sonra neyin nereye yerleşeceğini, çizginin hangi yönde akacağını kurguluyor. Renklerle kurduğu ilişki tesadüfi değil. Lise yıllarında aldığı tekstil eğitimi, ona renklerin doğasını, birbirleriyle kurdukları ilişkileri ve uyumu öğretmiş. Bu nedenle resme başladığı anda, hangi rengin nereye ait olduğunu biliyor.

Çocukluğunda resim merkezde değil; oyunlar yazan, arkadaşlarını bu oyunlara katan bir çocuk. Resim, uzun süre yalnızca ders geçme aracıyken, tekstil eğitimiyle birlikte önce renkleri, sonra resmi seviyor. Sahne sanatlarına duyduğu ilgiyle yolculuğu tiyatroya uzanıyor. Uygulamalı Sanatlar Anadolu Lisesi Tekstil Bölümü’nün ardından Özel İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde tiyatro eğitimi alıyor. İki yıl süren bu süreçte karakalem eskizler, sahne düşüncesi ve mekân algısı gelişiyor.

1998 yılı, onun için bir kırılma noktası. Kollektif bir sanat alanı olan tiyatrodan bireysel bir ifade alanı olan resme yönelmeye karar veriyor ve aynı yıl Marmara Üniversitesi Resim Bölümü’nü kazanıyor.
2002’de Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Bölümü’nden mezun oluyor. Prof. Dr. Ramiz Aydın atölyesinde çalışırken renk armonisi ve faşizm temaları üzerine yoğunlaşıyor.

Mezuniyet sonrası sanat pratiği disiplinler arası bir çizgide ilerliyor: büyük ölçekli duvar resimleri, tiyatro sahne dekorları, kısa süreli öğretmenlik deneyimi… Tüm bu alanlar, onun mekân, ölçek ve anlatı duygusunu derinleştiriyor.

2005 yılıyla birlikte üslubu belirginleşiyor: soyut-ekspresif figüratif bir dil. Aynı yıl Prof. Dr. Devrim Erbil’in özel atölyesinde başasistan olarak çalışmaya başlıyor ve bu süreci tam sekiz yıl sürdürüyor. Bu dönem, özellikle kent ve ritim kavrayışının olgunlaştığı yıllar oluyor.

Çocuk sahibi olduktan sonra kendi atölyesini açıyor ve deneyimlediği ekspresif dili İstanbul peyzajı üzerine yoğunlaştırıyor. İstanbul, onun resimlerinde tek bir zaman dilimine ait değildir; sabahın serinliği, öğlenin karmaşası, gecenin titreşimi aynı yüzeyde buluşur. Renk, bu anlatının başrol oyuncusudur. Kent, duygusal ve biçimsel bir organizma gibi ele alınır.

Alev Özas kendisini şöyle tanımlar:
Kendimi resimle ifade ediyorum. Sanatıma da kendime de yalan söylemiyorum. Kendimi sorgulamaktan korkmuyorum. En büyük eleştirmenim yine kendimim.

2002–2024 yılları arasında seksenden fazla sergiye katılan, on kişisel sergi açan sanatçı; üretimindeki süreklilik, düşünsel derinlik ve renk cesaretiyle çağdaş Türk resminde kendine özgü bir yer edinmiştir. Yaşamını ve çalışmalarını İstanbul’da sürdüren Alev Özas, kenti yalnızca resmetmez; onu yeniden düşünür, yeniden kurar ve izleyiciyi bu tutkulu yüzleşmeye davet eder.

 

.

 Kızıl İstanbul — Galata’nın Ateşten Göğü

Gökyüzü, sanki bütün bir günün öfkesini, tutkusunu, kavuşamamış lığını akşama bırakmış gibi, kızıl bir perdeyle şehri kuşatıyor. Galata Kulesi, bu ateş denizinin tam ortasında duran bir nöbetçi… Ne yanıyor ne de sönüyor; sadece şehrin tüm kalabalığına karşı tek başına durmanın gururunu taşıyor.

Binaların her biri, alevden bir hafıza gibi. Her çatının altında bir öykü saklı: Bir pencerenin arkasında eski bir radyo, bir sokak başında unutulmuş bir çocukluğun ayak izleri, bir kapı eşğinde kapı çalınsın diye bekleyen bir yalnızlık… Bu İstanbul, gündüz değil; kalbinin en karanlık zamanındaki bir İstanbul. Ve yine de kızıllığın içinden bir yerden bir umut doğuyor—

Kızıl Galata – Ekspresyonizm + Fovizm Etkileri

Bu resimde ilk göze çarpan, doğayı olduğu gibi değil, sanatçının içsel duygusuyla yeniden yaratmasıdır. Aşırı doygun kırmızılargerçeküstü gökyüzüşehrin neredeyse yanıyormuş gibi görünmesi,

Bunlar tamamen Ekspresyonist (Dışavurumcu) bir tavırdır. Sanatçı, İstanbul’u gördüğü gibi değil, hissettiği gibi aktarıyor.

Ayrıca renklerin coşkulu, yer yer “çığlık” atan sıcak tonları Fovizm akımını hatırlatır. Fovistlerde renkler doğadan bağımsızdır; burada da kırmızı gökyüzü doğal değil, duygusal bir sembol.

Bu resmin kökleri:

Edvard Munch – “Çığlık” gibi duyguyu renkle yoğunlaştırma Henri Matisse – Fovist dönem German Expressionism

Burada Galata sadece bir yapı değil, şehrin kalbinin attığı merkez olarak kişileştirilmiş. Bu da modern anlatımın sürreal yanı. Sanki sahnenin dışındaki görünmez bir güneş, şehri kaybetmemek için çabalıyor.

 

Mavi İstanbul — Huzurun Sessiz Tınısı

İkinci resimde her şey bir anda sakinleşiyor. Sanki birisi gözlerimizin önünden kızıl bir perdeyi kaldırmış, yerine serin bir sabah esintisi koymuş.

Burada Galata Kulesi bir nöbetçi değil, bir şair. Sessizce duruyor; konuşmuyor ama söylediği çok. Çatıların üzerindeki mavinin bin bir tonu, İstanbul’un sabahlarını anlatıyor: Martıların yumuşak kanat sesini, teknelerin uykulu ilerleyişini, Şehzadebaşı’nda yeni açan bir simidin sıcak buharını… Bu defa şehrin yüzü daha dingin, daha içli. Her çizgi daha yumuşak, her renk daha affedici.

Kızıl İstanbul bir çığlıksa, bu mavi İstanbul bir nefes.

Mavi Galata – Kübizm Sonrası Yapısalcılık + Post-Empresyonizm

İkinci resimde aynı şehir bu kez “serin bir rasyonalite” ile çizilmiş gibi.  Keskin hatlar, Geometrik parçalara ayrılmış evler, Renklerin belirli bir düzende bölünmesi,

Kübizm sonrası yapısalcı bir teknik içeriyor. Kübik sanatçılar gibi objeleri parçalara ayırıp yeniden düzenliyor. Ancak Picasso kadar yıkıcı değil; daha yumuşak, daha düzenli.

Renk kullanımındaki uyum ise Post-Empresyonizm’in (Van Gogh, Gauguin sonrası) spiritüel renk anlayışına bağlı.

Bu resmin kökleri: Kübizm’in “parçalı şehir” yaklaşımı Paul Cézanne’ın “yapısal bakışı” Modern renk düzeni (Monokromatik mavi skala) Ayrıca bu resim, İstanbul’u bir sabah dinginliğinde mimari bir harita gibi sunuyor

 Mor Gece — Modern İstanbul’un Nabzı

Ve son resimde şehir artık geçmişini taşımıyor; gece göğün koynunda, neonların ritmiyle kendi kaderini kendi çizen bir dev gibi yükseliyor. Bu İstanbul, tarihle değil, hızla konuşuyor. Köprünün üzerinde akıp giden ışık izleri, sanki şehrin nabzı— durmayan, dinlenmeyen, hiçbir zaman gerçekten uyumayan bir nabız. Mor bulutların arasındaki o sarımsı açıklık… Belki de şehrin bütün karmaşasının içinde saklı bir huzur noktası. Kimsenin yerini tam olarak bilmediği bir dinginlik. Bu manzara efsanelerle değil; insanların hayalleri, koşuşturmaları, yetişme telaşlarıyla yazılmış bir hikâye.

Mor Gece – Neo-Fütürizm + Kentsel Sürrealizm

Bu resim dünya metropollerinin modern yorumlarına yakın. Gece ve mor tonların teatral kullanımı, bunların hepsi Neo-Fütürist bir yaklaşımı işaret eder.

Fütürizm (1909–1920 arası) hız, ışık, teknoloji tutkusu üzerine kuruluydu. Bu resimde de yollar birer hız izibinalar birer enerji bloğugök yüzü ise metafizik bir ışık alanı gibi.

.

Yorum

Günnur ŞANLİ (doğrulanmamış) Cu, 16 Ocak 2026 - 23:23

Mükemmel bir anlatım bir solukda okudum Değerli Gülseren Sönmez hocam kaleminize yüreğinize duygunuza sağlık

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.