Bir Okul mu, Çoklu Eğitim ve Kültür Bahçesi mi?
Prof. Hasan Pekmezci
Bazı kavramlar, tanımlar zaman içinde aşınmalara uğruyor, elbette yanlış ve kötü kullanmalardan kaynaklı. Politika-Politikacı bunlardan biri. Örnekleri artırmaya gerek görmüyorum; hepimizin sözcük dağarında yığınla var.
Geçen yazımda ele aldığım ‘’Okul’’ tanımı bunlardan biriydi. Buna bağlı olarak bir de okul Müdürünü eklemeliyim. Bir zamanlar okul müdürü diye bir tanımlama yerine ‘’başöğretmen’’ denirdi. Bunun yerini ilkokulda bile müdür sözcüğü aldı. İdare eden, yöneten, çeviren. Ama eğitimciliği ne derecede kapsadığı kuşkulu. Ayrıca daha eğitimin ilk günlerinde ‘’Müdür’’ diye korkutucu bir tanımla karşılaşmak var. Bir de ‘’Müdürüm’’ ve ‘’Öğretmenim, Baş Öğretmenim’’ derken ki iç dünyasını düşünün çocuğun, gencin. Baş öğretmenlik anlam itibariyle sadece kıdem değil, nitelik birikimi ile başlı başına bir saygınlıktı. ‘’Eğitim yönetimi, eğitim yöneticisi’’ tanımları çok daha uygun üst kurumlarda. Yukarıda değindiğimiz politika denen oyun işte burada devreye giriverdi, eğitimde birikim, tutarlılık, devamlılık, saygınlık gibi kavramlar da bu oyundan nasibini aldı, pek çok şey gibi.
Elbette politikanın en çok oyun alanı eğitim oldu. Bu nedenle de en çok erozyona uğrayan, yaz-boz tahtasına dönen bu konu toplumsal sorun olmaya devam ediyor.
Bu günlerde eğitim üzerine çok fazla tartışma yaşanıyor.
DESAM (Demokrasi ve Eğitim Etütleri Stratejik Araştırma Merkezi) Yönetim Kurulu Başkanı Gürkan Avcı, aralık ayı istişare ağında yaptığı basın açıklamasında çok sert konuştu:
Türk eğitim sistemi, modern dünyanın en büyük "zihinsel uyuşturma" operasyonlarından birine dönüşmüştür. Okullarımız, çocuklarımızın potansiyelini açığa çıkaran birer yuva değil; zekâların birbirine tabi kılındığı, merakın müfredatla boğulduğu birer "hizaya sokma merkezi" haline gelmiştir. Rancière’in "Cahil Hoca" metaforunda ifade ettiği o sarsıcı gerçeği bugün tüm Türkiye’nin yüzüne haykırmak zorundayım: "Özgürleştirmeyen eğitim, aptallaştırır!"
MEB VE YÖK’ün Zekâ Hiyerarşisi Diplomalı Köleler Yetiştiriyor!
https://samsunekspres.com/haber/turk_egitim_sistemi_cocuklarimizi_aptallastiriyor-52911.html
Yine bu konularda YÖK Başkanının açıklamaları var.

‘’Ortalamalar. Ersoy, YKS testlerindeki ortalamayla ilgili şöyle dedi: “2024-TYT'de ortaöğretim son sınıf öğrencilerinin doğru cevap sayısı ortalamaları; Türkçe (40 soru) testinde 21,427, sosyal bilimler (20 soru) testinde 9,001, temel matematik (40 soru) testinde 7,955 ve fen bilimleri (20 soru) testinde 3,478'dir.
https://www.osym.gov.tr/TR,29524/2024-yks-sonuclari-aciklandi-16072024.html
*
Bu konuyu daha önce birçok kez yazmaya çalıştım. Günümüzde çocuklarımıza, gençlerimize dayatılan şeyin adı eğitim falan değil. Veliyi de çocuğu da çok hayati bir kandırmaca oyununa alet etmek. Eğitim; toplumların duygusal, düşünsel, ruhsal, biyolojik, fiziksel, sağlıklı bireylerden oluşmasını sağlayacak yol ve yöntemler geliştirmek ve sosyal yaşama transfer edebilmektir. Dahası da mutlu, sevgi, saygı dolu, empati bilinci gelişmiş, özgür düşünceli, yaratıcı, ruh sağlığı yerinde bireyler. Bir an düşünsek ya; şu bir cümlede yer alan özelliklerde politikacımız, bakanımız, müdürümüz, müdiremiz. Yolda belde yan yana, yüz yüz gelse hangi modda manzaralar yaşanır, bunların yansımaları nasıl olur.
Bir an öyle varsayın; yüz yüze, göz göze gelmese bile insanların birbirlerine ‘’günaydıııın’’ gülücüğü dağıttığı bir toplumdasınız. Sabah bu gülen yüzlerle işe koyuluyorsunuz, akşam bu yüzlerle ve mutlu gülücüklerle ‘’İyi akşamlar’’ dilekleriyle ayrılıyorsunuz.Yaşamkoşturuları ve sorunlarına rağmen karşınızdaki insanların duygusal dünyalarına birer ışıkla.
Yani ‘’günaydııın’’ dediğinizde ters ters bakıp giden insanlardan yok sağınızda solunuzda. ‘’Niye günaydın dedi acaba’’ iç dünyası yüzüne yansıyan, sert bakışlarına çok tanık olduğum için biliyorum. Ama inat bu ya sabah bir yana akşamüzeri bile günaydın diyorum karşıma geleni yanımdan geçen, yanından geçtiğim herkese, genci-yaşlısı, kadın-erkek.
Biz abus suratlı, herkesi suçlu, herkesi sapık, herkesi potansiyel hırsız, namussuz gören insan modeli istemiyoruz. Çocuklarımızın, gençlerimizin böylesi sıfatları duymalarını, yaşamlarına iz bırakmasını da istemiyoruz. Özü-sözü bir, içi-dışı bir; yüzü mutlu insan; iç yüzü mutlu insan modeli. Bu ata kültürünün; bu Cumhuriyet’in temel insan modeli. ‘’Güzel düşün, güzel sözler söyle, güzel işler yap’’ Duygularını, düşüncelerini, ideallerini, hayallerini, inançlarını başkalarının güdümüne, ipoteğine, emir komutasına teslim etme. ‘’Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’’ insan modelini yaşa. Dışı cilalı, içi vay vaylı insan modeli değil.
Bu saydıklarımız nasıl gerçek olacak?
Şu kesin bir gerçeklik ki bu zamana kadar dayatılan eğitim sistemleri, ön amaç, arka amaç ne olursa olsun A’dan Z’ye sorunlarla dolu. Nedenini Sir unvanı verilen Prof. Dr. Ken Robinson somut örneklerle açıklıyor. Bunu bizim de eklemelerimizle biraz daha açalım: Endüstri devriminden bu yana uygulanan endüstrinin istediği insan modelini amaçlayan eğitim sistemleri bir şablon olarak pek çok ülkede uygulanıyor. Kuşkusuz zaman içinde teknolojik gelişmeler toplumlarda çok farklı olmakla birlikte yaşam kalitesinde büyük değişimlere kaynaklık etmiştir. Bunun yanında olumsuzlukları yok saymak yaşananları da görmezden gelmek demektir. Endüstri Devriminden bu yana neredeyse aynı derslerle uygulanan eğitimden geçenler yaşatmadı mı dünyaya 1. Dünya Savaşını, 2.Dünya Savaşını. Yetmedi iki bomba ile çoluk, çocuk Hiroşima-Nagazaki katliamlarını yapan hangi eğitimden geçti? Yetmedi bunlar, Vietnam, Bosna, Kafkaslar, Gazze katliamlarını yapanlar hangi okullardan, hangi eğitimden geçti? Onca çileleri çeken Nazım Hikmet eline silah verseniz kızdığı insanlara karşı katliamlara katılır mıydı? Fazıl Say Hiroşima’ya bombayı atar mıydı? Bedri Rahmi eline fırça-boya yerine kalaşnikof denen katliam aracını alıp bir cana kıyar mıydı?
Duyarlılık eğitimiyle beslenen bunları yapamaz ki !
‘’Yıkım olmadan devrim olmaz. Sonuçları, gelenekleri, davranışları, ilişkileri, düşünme biçimlerini ve tabii ki eğitim biçimlerini paramparça eden devrimlerden söz ediyoruz. Zaman içinde toplumlar teknolojinin ilerlemesine bağlı olarak büyük dönüşümler geçirmiş, bu da toplumsal ekonomik, siyasal yapılarda önemli değişiklikler meydana getirmiş ve mevcut devletçilik anlayışı da dahil sosyo-ekonomik yapıda çok önemli değişimlere yol açmıştır. Sanayi devrimlerinin yol açtığı teknolojik gelişme, eğitim üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir.
‘’Bugün gelinen düzeyi bazı kaynaklar 4.0 yani 4. Sanayi Devrimi kabul ediyor.
Eğitim 4.0’ın gelişi 4. Sanayi devrimini eğitimle uyumlu hale getiren ideal bir yaklaşımı temsil etmektedir, çünkü son sanayi devrimindeki gelişim süreci günlük hayatımızı kolaylaştırmak üzere robotik, akıllı teknoloji, yapay zeka, artırılmış gerçeklik, oyunlaştırma, öğretmen değerlendirmesi, öğrencinin kendi kendini değerlendirmesi, büyük veri ve dijital platformların kullanımı üzerine kurulmuştur. Günümüz üniversiteleri öğrencilerin ve öğretmenlerin endüstri 4.0 ile aynı seviyedeki bir ortam ile birlikte yaşadığı ve siber fiziksel sistemlerin tüm endüstrilerde uygulandığı bu yeni dünyaya uyabilecek yeni mezunlar yetiştirebilecek öğretim yöntemlerini kullanmak zorundadır.
https://bilgedunyali.com/egitim-4-0-4-sanayi-devriminin-egitim-modeli/anasayfa/
Görüldüğü gibi yaşamın tek yönlü analizine dayalı bir endüstri devrimi önermeleri bunlar. Yaşamın öteki yüzüne dair somut önermeler ne yazık ki bunlardan öncesi gibi yok. Asıl sorun işte burada düğümleniyor. Sir Ken Robinson’un dediği gibi fen, matematik, teknoloji, endüstri devrimi derken insanın insani değerlerini unutan ve teknolojinin kendisi gibi mekanik, robotik, takır tukur bir insan modeli yaratan asıl sorun görmezden geliniyor. Şu gerçek iyi bilinmelidir, teknolojik gelişmeye, dijital gelişmeye sırtımızı dönelim demiyoruz, ama bunu bir paranın önü ve arkası-yazı-tura gibi görerek öteki yarısında insani değerler olan duygu ve düşünce dünyasını, empati bilincini, sevgiyi, saygıyı, ulusal varlık bilincini yok saymayan bir eğitim süreciyle dengelemek.
Bizim kavgamız ‘’İnsan öncelikle insandır; mekanik bir nesne değildir.’’ Bu değerlerden yoksunluğu dayatan mekanikleşmeye, robotikleşmeye denge getirecek eğitim sistemlerini önceleyip yaşama dahil etmek. Ne,onun, ne de bunun peşine takılıp ulusal benliğini yok saymak değil.
Bu amaçla önermelerde bulunmaya çalışıyoruz.
Çünkü içinde bulunduğumuz eğitim sistemi uygulamalarının yetiştirdiği insanlarla ilgili karşılaştığımız, tanığı olduğumuz öyle olaylar ve örnekler var ki ‘’bu insanımsı yaratıkları nasıl yetiştirdik’’ soruları sıralanıveriyor.
Bunun sadece beni çok etkileyen bir örneğini vereceğim:
Bir üniversitemizde görevli çok saygın, çok sevilen bir profesörümüz vefat etti. Bir süre sonra onun yaşlı anası oğlu için ‘’Tıp Fakültesini o yıl birincilikle bitiren mezuna verilmek üzere yüklüce sayılan bir ödül koydu. Üniversitenin devasa salonunda yaşlı ananın ve tüm üniversite kurullarının yer aldığı bir törenle verilmek üzere. Birinci olan öğrenci anons edildi, sahneye çıkamayan ana en önde ayakta karşıladı genci; elini uzattı öğrencinin öpeceğini sanarak. Öğrenci yaşlı eli sertçe aşağı çekerek sadece sıktı, hem de abus bir suratla. Ödülü alıp salonun çıkış kapısından çekip gitti. Bütün salon buz.
Herkes birincilik alanın ananın elini öpeceğini, gülümseyeceğini, mutluluğunu göstereceğini, aldığı ödülün anlamıyla ilgili birkaç sözcük söyleyeceğini beklerken.
Ben de oradayım, Senato üyesi olarak. Yanımdaki tıp fakültesinden birine ‘’Çok mu aradınız ödül vermek için bu ...’ dedim. Tıp Profesörü arkadaşımız ‘’Ne yapalım en yüksek notlarla dönem birincisi bu’’ dedi. Nelerden aldı en yüksek notu?
Bir ananın elini öpmek Anadolu insanının temel özelliğidir. Hele hele tıp alanına ömrünce hizmet eden bir bilim adamının doksanın üzerinde yaşlı ve yaslı anasının elini öpmenin onuru. İkincisi kendisini yetiştiren bütün hocalarının önünde ödülün anlamı hakkında söyleyebileceği birkaç söz. Manzara gayet net. Demek ki böyle en yüksek notları almak insani değerler için bir ölçüt değil. O ölçütler içinde insani değerler olmayınca böylesi robotik*insanımsı modeller çıkıyor. Not gibi değer ölçütleri sevgi, saygı, değerbilirlik, vefa gibi kazanılmış, kimliğe nakşedilmiş değerlerle dengelenmedikçe katmeli sorunlu modeller çıkıyor; çıkmaya devam edecek.
1975 yılında 1. MC iktidarınca Arfiye Öğretmen Okulu öğretmenliği ve yöneticiliğindeyken isteğimiz dışında önce Mardin’e ardından Çankırı Ortaokulu öğretmenliğine atandık eşim Şükran ile. Burada yönetimce kuşkulu birkaç aydan sonra bizi tanımaya başlayan Köy Enstitülü bir okul müdürünün desteğiyle atıl durumda bulunan taş binanın alt katında büyük bir iş atölyesi kurduk. İçinde seramik tornetleri dahil her türlü araç gerecin bulunduğu bir atölye. Çankırılı testi ustaları da öğretmen. Çocuklar canları istediği kadar mıncıklıyor killeri. İkili eğitim verilen bu okulda sabahçı öğrenciler evlerine gitmeden öğleden sonra derse girecekler de sabahtan gelerek bu atölyede çalışmalara katılmaya başladılar. Kısa sürede ikinci bir salonu da öğrencilerin yaptıklarının sergilendiği sürekli sergi salonu haline getirdik. Her öğrencinin velisi çocuklarının eserlerini görmek için okula sergi salonuna geliyordu. Bu gelişmeler bütün öğrencilerde kendilerine güven duygusu yaratmaya başladı. Her etkinlik velilerce çok olumlu karşılandı ve desteklendi. Konunun bir başka yönüyle ulusal ve uluslararası sergilerde, yarışmalarda öğrencilerimiz ödüller kazandılar. Birbuçuk yıl içinde 75 ödül. Her hafta sonu bayrak töreninde bu ödüller alkışlarla veriliyordu. Konu Vali yardımcısının dikkatini çekti, onun girişimiyle Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdür yardımcısı ressam Bahattin Akay okulumuzu ve atölyelerimizi ziyarete geldi. Onun ilgisiyle Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde büyük ilgi ile karşılanan ‘’Çocukların Gözü ile Çankırı’’ konulu bir resim sergisi düzenlendi.
Bu çalışmaların çocuklar üzerinde ne gibi etkiler yarattığını en güzel öğrenci velileri anlatıyordu. ‘’Nerede olduklarını biliyoruz, ne yaptıklarını biliyoruz, gidip seyrediyoruz’’. Yıllar sonra karşılaştığımız sanat koleksiyoncusu bir iş adamı Ankara Kalesinde Emin Antik Sanat Merkezinde anlatıyordu. ‘’Okul bahçesinde ya da Çankırı sokaklarında haytalık yapan arkadaşlarımız kalmamıştı. Ben koleksiyon yapıyorsam bu hevesi ta o zamanki atölyelerden aldım’’
Bu anlattığım bundan 50 yıl önce iki eğitimci tarafından yapılan-yaşanan eğitim deneyimi, kimine çok basit, çok naif gelebilir. Çocukları inceleyen, onlardaki değişimi, kazanımları gözlemleyen Köy Enstitülü okul müdürü zamanının önemli bir bölümünü bu çalışmalara ayırarak her girişimimizi candan destekledi. Sonra bu ilgiyle kızı resim öğretmenliğini seçti.
Kimlik sorunları, travmalar, sorunlu yaşam izli insanlar için 3. Viyana Ekolünün kurucusu Victor Frankl’ın geliştirdiği Logoterapik eğitim örneği sayılan bir uygulamayı 1975 yılından beri savunmaya çalışan biriyim. Bu konuya bağlı olarak benzer bir başka eğitim ve yaşam deneyimini bir yıl süreyle uygulama olanağı bulduğumuz bir AB eğitim projesinde yaşadık. Buna da kısaca değineceğim.

2017 yılında TOBAV (Türkiye Opera ve Bale Çalışanları Yardımlaşma Vakfı Başkanı Opera sanatçısı Mehmet Yılmaz, Yönetim kurulundan ressam-eğitimci Nihat Kahraman ve vakıf ekibi ile resim-heykel-seramik, bale, tiyatro, fotoğraf, Müzik, Halk dansları alanlarının seçkin eğitimcilerinden oluşan bir kadro kuruldu. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Pursaklar yerleşkesinde tam donanımlı bir eğitim ortamı yaratıldı, adı ‘’Sevgi Evleri’’ .Barlı-aynalı bale salonu, seramik fırınları dahil. Bir Güzel Sanatlar Fakültesinde bulunması gereken atölyeler ve donanımıyla. Burada 12-16 yaş arası kız öğrencilere sanat eğitimi programı hazırlandı. Amaç, öğrencilerin her sabah normal okul eğitimlerine devam etmeleri ve öğleden sonraları hazırlanan sanat atölyelerinde diledikleri alanda sanat eğitimi görmeleri. Eğitimin ana başlığı ‘’Anlatamam Görmen Lazım’’ olarak belirlendi. Özellikle özel eğitime ve ilgiye ihtiyacı olan çocukların ilgileriyle çoklu alandan beslenen Logoterapik uygulamalı ve katılımlı bir eğitim. Öğleyin atölyelere gelen çocuklar diledikleri saate kadar, diledikleri atölyelerde özgürce çalışmalara katıldı. İlk bir ay çekingen, kararsız, uyum sorunlu geçmesine rağmen bütün çocuklar alanlarında kısa sürede büyük gelişme yaşadılar. Bu durum AB temsilcilerinin ve yurt eğitimcilerinin dikkatini çekti. 4. ayda Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde kapsamlı resim, heykel, seramik sergisi sunuldu. 10. ayda sergilerin yanında Nazım Hikmet Kültür Merkezinde bütün salonların izleyici ile dolduğu bir gösteri dizisiyle tiyatro, bale, müzik konserlerini içeren final gecesi düzenlendi. Bütün çocuklar on ay önceki duygusal, düşünsel, bilgi ve beceri durumlarından çok farklı bir kazanım zinciri içinde kendilerini ifade edebilme olanağı yaşadılar. Çocuklarımız bu başarıları yaşarken Şükran ve biz yöneticiler, eğitimciler, elimizde olmadan ağlıyorduk. Bu kazanımlar aynı zamanda kendilerini tanıma ve kimliklerini tamamlama serüveni demekti. Bu proje ile ilgili bir makalem Sanattan Yansımalar sitesindeki köşemde yayınlandı. Daha çok ayrıntılı bilgi için:
https://www.sanattanyansimalar.com/yazarlar/hasan-pekmezci/sevgi-evleri-anlatamam-gormen-lazim/1571/
Bu deneyimler elbette farklı boyutlarda sorgulanabilir. Ama konu bir başka yönüyle kendi hayatımda neleri, nasıl, hangi koşullar altında kazandığım sorgulamalarıyla eğitimcilik yaşamımda bazı çıkarımlara zemin hazırladı.
Tam altmış yıl önce Urfa-Siverek köylerinde öğretmen sıfatıyla görev alan ve altı yıllık Öğretmen Okulları dahil, her kademede deneyimler yaşayarak en azından öğrenci potansiyelini tanıma olanağı bulan biri olarak; dünü, bugünü yargılarken, sorgularken gittikçe robotikleştiren çentikli bir eğitim, öğretim, sınav sistemi ile değerlendirmelerin bir insan öğütme değirmeni gibi çalıştığını görebiliyorum. Geçmişte uygulanan insani sistemlerle değerlerin ne gibi ölçütlerle, harcanmadan değerine değer katılarak kazanıldığının. Beri yanda ne gibi değerlerin bir hiç yüzünden nasıl harcandığının; bunun yanında ne gibilerin hak etmediği değerlerle donatıldığının tanıklığı ile.
Konuyu tekrar başa alıyorum; Ken Robinson’a ve onun önermelerine eklemelerle. Çağdaş eğitim birbirini tamamlayan artı-eksi elektirik kutupları gibi bilgi, bilim kutbu ile kültür ve sanat kutbunun birbirini kurban etmeden birlikteliğinin yaşama dahil edilmesi demektir. Yani tek kutbun bir işe yaramadığı, bir güç oluşturamadığı gibi. Yani sanat ve kültür derslerinin fen-matematik derslerine çevrilerek kurban edilmesi eğitim demek değildir, eğitim cinayetidir. Resimle, müzikle, heykelle, seramikle, şiirle, öyküyle, drama, tiyatro, opera, bale, dans, spor ile beslenmeyen bir kimlik duygusal çoraklıkla robotlaşmaya mahkumdur. Bu konu sadece bireysel açıdan değil, toplumsal eğitim açısından da çok önemlidir.
Daha Cumhuriyet kurulmadan 14 Ekim 1923 Tarihinde Ankara’da görkemli bir resim sergisi düzenlenir. İstanbul’da yaşayan ressamların Anadolu’ya ilk kez ayak bastığı, Anadolu’da ilk kez düzenlenen bir resim sergisi. Bu tarihten önce Anadolu’da yaşayan bir ressam yok, bir resim sergisi yok, bu alanda bir sanat eğitimi de yok. Anadolu’da ilk kez müzik eğitimi için Musiki Muallim Mektebi kurulur. Mamak’ta muhteşem bir binada, tarih 1924. Aynı tarihte yurt dışına sanat eğitimi için gençler gönderilir.
Eğitim-Kültür Odağı Gazi Eğitim 1926’da kurulur. Bu okulda Resim-İş Bölümü de olmalıdır, düşüncesi var. Muallim Mektebi mezunlarından beş genç seçilir, Yurt dışına kurucu kadro olarak yetiştirilmek üzere gönderilir. Onlar başarı ile dönünce 1932’de Resim-İş Bölümü eğitime başlar. ‘’İşte bina, işte dört duvar açın mektebi’’ gibi kandırmacalı okulculuk oyunu değil.
Bunlar savaş bitkini, yoksulluğun diz boyu olduğu bir Anadolu’da kültürün, sanatın, resmin, müziğin ekmek kadar gerekli olduğunun göstergeleri. Ama asıl olan bir ülke liderinin ülke insanlarını hangi modda, hangi nitelikte görmek istediğinin somut çabalarıdır. Çağdaş dünya mı, Ortaçağ artıklığı mı?

Antalya’da muhteşem Antik Aspendos Tiyatrosunun duvarında bir yazı var:Çok değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan daha altı-yedi yıl geçmeden ‘’Bu tiyatroyu restore ediniz. Ama kapısına kilit vurmayınız. Temsiller veriniz. Güreşler düzenleyiniz. M.Kemal Atatürk. 9.Mart.1930.
Sonuç olarak, biz bir konuyu hep görmezden geliyoruz. Israrla aynı açmazları yaşıyor, yaşatıyoruz çocuklarımıza. Dünyanın en iyi yemeği-besini de olsa zorla yedirilen yemekle; dünyanın en iyi, en gerekli dersi de olsa zorla dayatılan, öğretilmeye çalışılan ders aynı sonucu getirir; kusturur, küstürür.
Bazı konularda yetkim olsa deriz ya. Bize göre ilkokuldan üniversiteye kadar bütün eğitim kurumlarında bilgi dersleri sabahtan sadece öğleye kadar olmalıdır. Öğleden sonra bütün öğrencilerin devam edeceği, zorla değil, kendi ilgilerine göre seçtikleri bu alanlardan yani duygusal zeka alanlarından özgürce kredi toplayacağı insani değerler eğitimi. Herkes çocuk parkına koşarak giden çocuklar gibi müzik, resim, heykel, seramik, şiir, öykü, drama, tiyatro, opera, bale, dans, halk dansları, spor alanlarına marş marş...
Niye olmasın...
Hasan Pekmezci.Ankara.Aralık. 2025
Yeni yorum ekle