Eğer Kalbine Umutsuzluk Girmişse
Serap Gökalp
Sırlar gölgendir, seni asla terk etmez.
Muhasebe bürosunda üç kadındık. Birimiz, koyu, şekersiz çayı erkekler gibi dışarıdan içeri doğru karıştırırdı. Birimiz ülserliydi, içmezdi. Ben açık içerdim. Çay kaşığını tabağın kenarına yatıran arkadaşım, “Ben Bir Sokak Kızıyım” şarkısını söyleyen Nazan Öncel’ikastederek, çenesiyle radyoyu gösterdi.
“Çok cesur kadın bu,” dedi.
O ise-ülserli olanımız- Bülent Ortaçgil’i yeğlediğini fısıldadı.
Bülent Ortaçgil hayranı, ne zaman aklıma düşse , gözümün önünde kalın büyük gözlük camları beliriyor. Öyle ki yüzünün anımsanmasına engel. Bu camların gerisindeki gözlerden o gün yüreğime çöreklenen duygu yüzünden rahatsız olur hatta utanç duyarım.Düz, omuzlarına değen, toz rengi saçları bu gözlüğü çevrelerdi. Alçak sesle konuşurdu, zor duyardık. İlişkilerinde kibar ama mesafeli, işinde başarılı ama aldırmazdı. Lâfı dolandırmadan konuşur, özel sorulara ise cevap vermektense taşlanmayı yeğlerdi. Nerede yaşadığını bile bilmezdik. O zamanlar onun kalbindeki umutsuzluğu görmekten uzak, bu huyuna içerlerdik. Aklının sıçramalarına göre konuşma biçimini bir zaman sonra yadırgamaz olmuştuk. Ya mevcut konuyu bırakıp onun dediklerinin peşine takılır yada duymazdan gelirdik. Bülent Ortaçgil’den başkasını dinlememe huyu bizi bezdirmiş, ona yasak koymuştuk. Radyo demokratik bir çözümdü, başka başka şarkılar dinlemeliydik. Çünkü gündüz bile floresan yakılması gereken bu muhasebe bürosunda,yirmili yaşlarındaki kızlar için hayat yeterince sıkıcı, umutsuzluk verici ve kendini tekrar eder durumdaydı.
Nazan Öncel, şarkısını sert bateri darbeleri eşliğinde okurken biz çaylarımızı höpürdetip Simone de Beauvoir’inİkinci Cins kitabını konuşuyorduk. Kitabı okumuş değildik ama Payel Yayınlarının yetmişlerde bastığı Simon de Beauvoir İleSöyleşi’si elimize geçmişti, oradan öğrenmiştik. Onun ise bu gibi konulara hiç ilgisi yoktu. Konuştuklarımızı duyduğunun farkında bile değildik.
İşinden başını kaldırdı;
“Eniştemin ayakları kokardı ve her seferinde bana önce çoraplarını yıkatırdı,” dedi birdenbire. Buğulanmış bir camın arkasından başka bir odaya bakar gibiydi. Dimdik oturduğu döner koltuğunda, dirsekleri masaya dayalı, gözyaşları açık mavi gömleğini koyultana kadar aktı. İlkin yalnızca kıpırdayan dudaklarıyla bir şeyler anlattı, duymadık. Sonra apansız,
“Keşke kinle adalet aynı şey olsaydı!” diye bir bağırtı çıktı ağzından.
Neden sonra pencere pervazından havalanan bir guguk kuşunun kanat sesinden yerimizden sıçradık.
Yeni yorum ekle