“İnan Bana -1…”
M.Kadri Atabaş
Bir süredir, hemen her gün, Vincent Van Gogh’un Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY)Pınar Kür çevirisi ile çıkan (ilk baskı Ocak 1996) “Theo’ya Mektuplar”ından bir ya da iki mektubu okumadan uyumuyorum. Hem de ne okuma…Cümlelerin altlarını çizerek… Nerede ise kitabın yarısının altı çizilmiş durumda.
Vincent Van Gogh(1853-1890)…Sadece plastik sanatlar tarihinin değil, insanın “insan olma” tarihinin de simge isimlerinden biri.Onu, yaptığı herhangi bir resmini hiç bilmeyen kişiler bile bilebilir. Yaşamının çevresinde oluşan ve onu efsaneye dönüştüren pek çok söylence,Van Gogh’u küresel popüler kültürün de önemli bir figürü yapmış durumda.
Yoksulca döşenmiş bir odanın içinin resmini evrensel bir imge kılan, dünya ve doğa algılarımızı unutulmaz imgelerle,renklerle ve fırça darbeleri ile dönüştürmüş bir insandan söz ediyoruz.Bugün, yapıtlarını içeren pekçok ürün nedeni ile küresel bir pazarı oluştuğu bile söylenebilir.Tablolarının reprodüksiyonları bir yana, kravattan çantaya, gömleğe, kaleme, yastık kılıfından duvar kağıdına kadar o, yaşamımızda var…(Bu arada,kişisel olarak, benim de Van Goghkravatım, magnetlerim, silgim bile var).Vincent Van Gogh yalnız sanatla ilgilenenler için değil, “var olma” derdi olan hemen herkes için bir kaynak ve simge sayılabilir.Yaklaşık son 5 yıl içinde, onu anlatan iki film izledim; ki birisi muhteşem bir animasyon filmi idi ve Oskar adayı olmuştu.
Sonuçta,Van Goghyaklaşık bir asırdır,küresel bir fenomene dönüşmüş durumda. Adeta bir pop star… Açıkçası bu düzeye çıkmış her figürde imgeler,olgular,gerçekler ve söylenceler birbirine karışır, Gerçekte kimdir Van Gogh? Hakkındakilerden hangisi söylencedir, hangisi gerçek? Ne önemli ve kalıcıdır,ne popüler ve geçicidir?Ayrıca, gerçekten de bunu hakeden bir ikon mu?
Bunun cevabını aramayadoğrudan ve birinci elden onu okuyarak ve onu duyumsayarak başlayabiliriz. Çünkü, resim tarihinde onun kadar “birinci elden” belgesi bu kadar çok olan başka bir sanat insanı bulmak zor.
Sanıyorum, iki Van Gogh var; birincisi onun çevresinde oluşan ya da oluşturulan göstergeler ve mitler üstünden okunabilecek ve anlaşılmaya çalışılacakVan Gogh…Bir de ikinci bir Van Gogh var: kanımca, o ikincisiasıl olanı… Hangisimi? Kendini yazan, yazan ve gene yazan Van Gogh…
Dünya resim ve sanat tarihinde,bence, onun kadar yazan ve yazdığı hemen her şeyin merkezinde kendisi olan bir başka sanatçı yok.Üstelik yazdıklarının çeşitliliği de şaşırtıcı. Açıkçası, onun bu “yazar” yanınıngeri planda kalması beni hep şaşırtıyor.
Van Gogh, sanıyorum ki, Leonardo da Vinciile birlikte, en çok “kendi üstünden” yazan ressam. Hatta bence “tek”.Çünkü Leonardogünlüklerinde kendini anlatmaz ve analiz etmez; kendi ile hesaplaşmaz.Değişik çalışmalarını anlatır, analiz eder. Yeni buluşlar yapar. Tam bir Rönesans insanı. Ama bu çalışmaları içinde insan Leonardo da Vinci’yi pek göremeyiz.Kendisi ile varoluşsal hesaplaşmasını izlemeyiz. Onun analizleri vardır, ama tepkileri yoktur.O, dünya ile hesaplaşmaz.Aslında sanat tarihinde bu türden epeyi de “günlük” veya mektup vardır. Bu tür günlüklerde, kendini merkeze koyarak sorgulayan,dünyayı anlamanınacısı/sevgisi / şaşkınlığı/ coşkusunu anlatan ve bu süreçte de kendini dönüştürmesinin macerası önümüze seren başka bir ressam örneği de yoktur.
İşte,biz, Van Gogh’un mektuplarından söz ederken, o “başkalarının” yazdıklarında “olmayanların” hepsini göze almış bir “ölümsüzün”mektuplarından söz ediyoruz.
O mektuplar sayesinde, biz,Van Gogh’un kendi özgün dünyasını nasıl yarattığınıve yaratırken yaşadığı hemen tüm süreçleri, düşüncelerini,başarı ve başarısızlıklarını izleriz. Bunları kendi akıl ve vicdanı ile tartar ve bizim önümüze kendisini koyar. Biz,onunla birlikte, onun yaşamının hemen her boyutunu yaşarız.Onun her şeyini anlarız… Saklaması, gizlemesi hiç olmadan, kendini anlama, anlatma ve hesaplaşma sürecidirVan Gogh’un bize sunduğu.Üstelik, bununla da yetinmez, kendi ressam olma sürecini de eğrisi doğrusu ile anlatır.Bu sürecin belgeleri olarak, resimlerini desenlerini nasıl oluşturduğunu, konusu ile ilgili düşünce ve duygularını, kullandığı renkleri seçme ve uygulama biçiminin arka planlarını, yetkin bir öğretici olarak açıklar. Hangi konuyu niye ve nasıl ele aldığını, ele alışındaki nedenleri okuruz.
Garip gelecek ama,mektupları okudukça, onun dünyasında, nerede ise, “içgüdü / yetenek”in pek de anlamlı olan kelimeler olmadığını düşünmeye başladım. Van Gogh, mektuplarında da belirttiği gibi, gördüğü üstünden değil, “düşündüğü” üstünden resim yapan bir insan. Onun bu yöntemi, özellikle 20. yüzyılda pekçok resim akımı ve ressamın çıkış kaynağı olmuştur.
Biz, onunla ilgili tüm bu bilgileri, dünya mektup edebiyatının şaheserlerinden sayılan “Theo’ya Mektuplar”a borçluyuz.
Bu mektuplar,Van Gogh’un, 20 yaşında iken,kardeşi Theo’ya yazması ile başlayıp, son mektubunun öldükten sonra cebinde bulunması ile biten17 yıllık bir süreci kapsar.
Mektupların tarihçesi:
”…Vincent Van Gogh'un Mektupları günümüze kadar gelebilmiş Van Gogh'un yazdığı (820) ve ona yazılmış olan (83)toplam 903 mektupluk bir koleksiyondur. Bu mektupların 650'den fazlası Van Gogh tarafından kardeşi Theo'ya yazılmıştır. Koleksiyonda ayrıca Van Gogh'un kız kardeşi Wil ve diğer akrabalarına yazdıklarının yanı sıra Paul Gauguin, AnthonvanRappard ve Émile Bernard gibi ressamlara da yazılmış olan mektuplar da yer alır…”
“…Vincent'ın kardeşi Theo'nun eşi Johannavan Gogh-Bonger, eşinin 1891'de ölümünden sonra mektupları derlemek için uzun yıllar geçirmiş ve ilk olarak 1914'te yayımlanmasını sağlamıştır. Mektupların 1966'da yapılan seçme derlemenin editörü Arnold Pomerans,Theo'nun "en küçük bir kâğıt parçasını bile saklayan bir kişi" olduğunu yazmıştır ve Theo'nun bu davranışı sayesinde Vincent'den gelmiş 663 mektup korunmuştur. Buna karşın Vincent kendisine gelen mektupları saklamamış ve bunlardan 39'u Theo'dan olmak üzere yalnızca 84'ü günümüze gelebilmiştir…”(Wikipedia)
Yine de Van Gogh hakkında günümüzde bilinenlerin çoğu iki kardeş arasındaki bu mektuplara dayanmaktadır. Gerçekten de en az bilgi sahibi olunan dönemlerden biri, iki kardeşin aynı daireyi paylaştıkları ve mektuplaşmaya gerek duymadıkları Paris dönemidir.
Edebî yönden mektuplar:
”…Van Gogh arzulu bir okuyucu idi; mektupları izlediği edebî akımlar dışında kendi şahsına münhasır bir edebî üslûp da içerir. Mektuplar da kullandığı yazı üslûbu okuduğu ve değer verdiği edebiyatçıların tarzınıyansıtır; Balzac, Michelet gibitarihçiler; Zola, Voltaire ve Flaubert gibi natüralistler. Ayrıca, geceleri resim yapmak için ışığın yeterli olmadığı zamanlardaGeorge Eliot, Charlotte Brontë, Charles Dickens gibi yazarların romanlarını ve Keats'in de şiirlerini okurdu. Gauguin,Van Gogh'a "çok fazla okuduğunu" söylemişti.
Van Gogh konusunda uzmanJan Hulsker mektupları hakkında "Vincent kendini fevkalâde bir şekilde ifade etmeye muktedirdi ve bu harikulâde yazma yeteneği mektuplarının dünya edebiyatı içinde kalıcı olarak yer almasını sağladı" diye yazmıştır. Şair W. H. Auden ise "Van Gogh'un yazıp da beni büyülemeyen bir mektup nadir bulunur" diye belirtmiştir. Pomerans, kullanılan yazı üslûbu ve kendini ifade edebilme yetisi nedeniyle mektupların "dünya edebiyatı" düzeyinde olduğuna inanmaktadır. Mektuplarında Van Gogh, kişiliğinin farklı yönlerini yansıtır ve duruma göre özel bir ton takınır. Dinî fanatiklik içinde olduğu dönemde mektupları düşüncelerini yansıtırken SienHoornik ile birlikte olduğu zaman duygularını yansıtırlar…” ( Wikipedia)
Bir ressamın yaşam kaydı olarak mektuplar
“…Van Gogh'un mektupları bir ressamın yaşamı boyunca geçirdiği olayların tarihsel kaydını oluşturur… Mektuplar bir ressamın otobiyografisi olarak okunabilir; Brabant, Paris ve Londra, Lahey, Drenthe, Nuenen, Anvers, Arles, Saint-Remy ve Auvers'de geçirdiği zamanlarda yaptığı fiziksel yolculukların yanı sıra sanatsal gelişimi de görülür. Bazen Vincent Theo'ya her gün, para isteme ihtiyacının ötesinde yazmış, İngiltere ve Hollanda'yı anlatmıştır. Mektuplarına madenciler ve köylüler gibi sıradan insanların desenlerini eklemiştir; dünyanın yoksullara kalacağına inanmaktadır. VanGogh'un spiritüel ve teolojik düşünceleri ve kanaâtları yaşamı boyunca yazdığı mektuplarda ortaya çıkmaktadır…” (Wikipedia’dan alıntılanmıştır)
Ve;
Ben, Türkçe’ yePınar Kür tarafından çevrilmiş “Theo’ya Mektuplar” kitabını okudum. Bu makale o kitaptaki mektuplar asıl alınarak yazıldı. Bir de Azra Erhat çevirisi var. Ama, o kitapta, hem daha az mektup var, hem de tercüme –ne yazık ki- biraz hayal kırıklığı. Ama Pınar Kür çevirisi gerçekten de Türkçeye çevrilen eserler kümesinin zirvesinde olmayı hak eden bir çalışma. Bir tek eksiği var; Theo’ya yazılmış 663 mektuptan sadece 74 tanesi kitapta yer alıyor. Bunun bir sansür yaklaşımı içerdiğini sanmıyorum. Hepsini çevirmenin istediği enerji ve belki de okunmayabileceği düşüncesi Pınar Kür ve yayınevinikısıtlamış olabilir. Buna karşın kitap gene de 250 sayfa. Çünkü Van Gogh gerçek bir yazar. Mektuplarda amatörce yazılmış bir şey göremiyorsunuz. Çok derinlemesine ele alınmış pek çok konu, düşünce ve gözlem bazen 10 kitap sayfasına sığacak uzunlukta mektuplara neden olmuş.O nedenle, Van Gogh’u anlama konusunda, bu kadar az mektup üstünden yazmanınbüyük riskini göze almak zorundayım.Tabii neye göre bu mektupların seçildiğini açıklayan, niye 74 mektupla sınırlandığını anlatan bir giriş ve açıklama bölümü olmaması gerçekten de üzücü.
Sonuçta, ben veya biz, Van Gogh’un dünyasını gene de kısıtlı bir pencereden görmek durumunda kalıyoruz. Elde olan bu… Yaşamı yüzyılı aşkın süredir, bugünde araştırılan ve öyküsü efsanelerle, imgelerle dolu bir kısacık yaşamı, bu kısıtlı sayıdaki mektup ile anlamaya çalışmakokuyucu içinde zor. Öte yandan,bugünün nerede ise sınırsız elektronik bilgi ortamında onun hakkında ortaya atılan o kadar söylence, yorum var kibu bilgi “çorbası” işi daha da zorlaştırıyor.
Ama,gene de oldukça dikkatli seçildiği anlaşılan mektuplar üstünden kişisel bir okuma yapmaya cüret ettim. Yazımın başında da belirtmiştim; haftalardır okuyorum, bazen günde bir tane bazen iki tane. O kadar yoğunlar ki, nerede ise kitabın her sayfasının pek çok kısmını taramak ve işaretlemek gerekti.
Bu yoğun okuma süreci bana, bütün o söylenceler imgeler katmanı altına sıkışmış Van Gogh’a “resimlerinin ardındaki, kendisi olarakVan Gogh’a” bakma -ne kadar olabildi ise- olanağı verdi.
Mektupları birkaç açıdan ele alabilirim.
Öncelikle söylemem gereken, kamuoyunda yaratılan söylencelerin tersine, bu mektuplar trajik değil (belkibasılmayanlarda o trajik boyut vardır, bilemem) .Tam tersine, ben, “mektuplarda”, ekonomik, kişisel, toplumsal sorunlar yanısıra, hastalıklar, fiziki sorunlarve yokluklarla dolu ortamda,kendini var eden muhteşem bir insanın dönüşümünü okudum.
Bu mektuplar, en acılı olayları anlatırken bile; hedefe kilitlenmiş, kendine müthiş inanmış, kendini yontmuş, kendini “dahi” kılmış bir insanın oluşum sürecinin edebi bir biçemle yazılmış belgeleri. Yaşamımda bu kadar moral aldığım kitap azdır.Mektuplar, bize, güç ve moral yüklüyor.”Evet, ben de yapabilirim” dedirtiyor. Hatta, “ Allah kahretmesin, ne zor koşullarda, nasıl bir güven, istek ve hedefe kilitlenme bu? Onun yanında ben neyim?” sorusunu, bende fazlası ile oluşturdu.
Bu genel izlenim dışında,“Theo’ya Mektuplar”, farklı okumalara açık, değişik katmanlar ve yollar sunuyor.
“Mektuplarda”, öncelikle, resim satıcılığı işine girmiş bir gencin, aynı işi yapan kardeşi ile dertleşmesini ve sanat dünyasının ticari ilişkilerini okuruz. Van Gogh, kendisi de bir dönem sanat tacirleri yanında çalıştığı için o dünyaya yatkındır. Kuralları, ilişkileri bilir.Yani, önemli bir söylence olan “ kendi içine kapalı ve dünyadan kopuk” birisi değildir karşımızdaki.Bu anlamda çok “dünyevidir”.Henüz ortada ressam olmaya yönelmiş Van Gogh yoktur.
Sonra,Vincent’in, yakın aile sorunları ve ilk aşklarını okuruz. Yaşamı boyunca kadınları sevmiş ve istemiş bir erkektirkendisi.Kişilik olarak,ailesi ile geçinmesi zordur. Ama onları izler kardeşine düşüncelerini yazar.Hatta onun aile ile ilişkileri konusunda önerilerde bulunur.
Zaman içinde ise, mektuplarda, Vincent’in dine yönelişini ve “kurumsal olarak” din ile olan çıkmaz sokaklarının hayal kırıklıklarını görürüz. Bellidir ki o, yaşamı anlamlandırma çabasında, kendi yolunu arayan ve inananlardan. “Yaşamı anlama” çabasınıönce din kavramı ve pratiği üstünden deniyor. Aslında, başından itibaren -belki aile mesleği olarak- rahip olmayı istiyor. Ama, bu konuda büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.Yerleşik dini yapı ile çatışmaya giriyor ve o yapıyı terk ediyor.
O kadar sorgulamacı bir kimlik ki, sunulan dini “sahte”bulduğu açık. O, nerede ise ilk Hristiyan“azizler” gibi, fakirlerin ve çaresizlerin bir parçası olmak ve onların içinde erimek istiyor. Vincent’in dinden anladığı, sade ve fakir insanlarla paylaşılan bir şölendir. Onların acıları, onun da acısıdır. Bu duruş biçimi, resmi ve hiyerarşik dini yapı ile çatıştığı için de papaz olamıyor zaten. Bu çabanın “geçimsizlik” diye nitelendirilmesi, bugün bile bir iftira ve yobazlık gibi duruyor.
Mektuplardan öğrendiğim en önemli şeylerden birisi,Van Goghmektuplarla izlenen 17 yıllık yaşamı içinde, papaz olamasa bile,aslında kendi anladığı din yaklaşımından pek de caymamış gözükmesidir.Zaman içinde, birtür “mistik olma haline dönüşen” hatta zamanlapagan inanca evrilmeye başlayan bir insandır karşımızdaki… Mektuplarında, son yıllarına doğru, bu “kurumsal dine” olan isyanının ve sorgulamasının, onu “bu tür bir dini anlayışı ret etmeye” vardıran izlerini okuyoruz.
Süreç içinde, bu “tutucu dinsel yapılanmanın” çelişkilerini ve çıkmazlarını gördükçe yeni bir dünya ve yaşam yorumuna yöneliyor. Devinim içinde bir doğayı kavrıyor, insanın doğa içindeki yalınlığını ve doğa ile insan ilişkisinin bütünleşikliğini anlatabileceği yeni yolunun resim olduğunu düşünmeye başlıyor.Sanata yöneliyor ve yaşam ile ilgili o mistik arayışlarının cevabını resimde aramaya başlıyor. Çözümlemelerini resim olarak ortaya koyuyor.
Onun bu serüveninin ve dönüşümünün, mektupları ve resimleri üstünden adım adım bizzat kendince belgelenip bizlere sunulmasının resim tarihinde başka örneği olduğunu da sanmıyorum. Mektuplardan biliyoruz ki,Van Gogh’un resimleri, salt bir ressamın bize sunduğu öznel bir yorum değildir. Bir düşünürün yaşam ve dünya üstüne düşüncelerinin belgeleridir.
Evet, mektupları okumaya ve anlamaya devam edeceğiz.
Ve ikinci kısımda, yazının başlığı olan “İNAN BANA” seslenişinin Van Gogh için taşıdığı önemi göreceğiz. En azından ben öyle umut ediyorum.
Yeni yorum ekle