Kuş Olsam Bir Şehrin Üstünde

Sanat

Kuş Olsam Bir Şehrin Üstünde

Kadir ŞİŞGİNOĞLU

(Bu yazı; 18 Eylül 2026 da Galeri Soyut’ta ‘’Kuş Olsam Bir Şehrin Üstünde’’ ismi ile açılacak olan, 33. Kişisel sergim nedeniyle ‘Kuşlara ve Kentlere’ ithaf edilerek yazılmıştır)

.

 

Kuşlar; dünyayı ve yaşamı paylaştığımız kanatlı dostlarımız.Kiminin tüyü, rengi güzel, kiminin sesi.Kimi sıcak diyarlara erişmek için uzun mesafeler kateder, göçmen adını alır.Kimi yaz kış aynı coğrafyada ev sahibidir. Bazıları yüksekte kayalıklarda, bazıları ağaçların dallarında, bazıları gözden uzak ormanlarda yaşar.Bazıları ise; insanın sıcağına gelir, insan nerede ise orada kanat çırpar.Çatı kenarlarında, saçaklıklarda, balkon kenarlarında yuva yapar. Tarihi yapıları, şehir meydanlarını mesken tutar. Her türlü fiziksel zorluklara rağmen yaşamını sürdürür.

Kayalıklarda, ormanlık alanlarda yaşayanlarla, yırtıcı kuşlarla pek temasımız olmaz.Onlar da bize yaklaşmaz. Serçeler, kumrular, kargalar, güvercinler, sığırcıklar, martılar,baharla birlikte şehirlerimize konuk gelen kırlangıçlar, ebabillerinsanla birlikte şehir yaşamına ortak olurlar.Şehirlerin biyoçeşitlilik oranıdoğal ortamlara göre çok daha düşüktür.Bu nedenleşehirler birçok kuş türü için zorlu yaşam alanıdır. Şehir kuşları için hayatta kalabilmek önemlidir. Butürler çoğu insanın günlük yaşamında denk gelip etkileşim kurabileceği türlerdir.Sabahları evinizin yakınındaki ağaçlarda yaşayan serçelerin sesi ile uyanırsınız.Pencerenizin önüne konan güvercinleri, kumruları izleyebilirsiniz.Parklarda, bahçelerde kuşların cıvıltıları şehrin beton duvarlarında yankılanan motor sesini bastırır,ruhunuzu dinlendirir.Şehrin beton ve cam kaplı yapıları arasında küçücük bedenleri, yaşama tutkusu ile dolu,özgürce bir direnişin sembolü gibidir. Rant uğruna yağmalanan şehirlerde, yok edilen doğal yaşam çevrelerinin sorumlusu insan değilmiş gibi,iki lokma yiyecek kırıntısı için masumca insana yanaşır. Güverteden bir çocuğun attığı bir parça simidin sevdasına,İstanbul’da şehir hatları vapuru ile yarışır.Bir o yana, bir bu yana uçar durur. Adeta şehrin iki yakasını birbirine bağlar.Tarihi yapıları, parkları, bahçeleri, şehrin meydanlarını mesken tutan güvercinler;merhametli, yufka yürekli insanların önlerine döktükleri yemle beslenirken, minnet duygularını guruldayarak anlatırlar.

Ömürlerinin nerede ise tamamını uçarak geçiren ebabiller, şehirlerin en yüksek yapılarını, kulelerini yuva olarak seçerler.Çünkü; uçmak için kendilerini yukardan aşağıya bırakmaları gerekir.

Şehir kuşları, betonlaşmaya rağmen doğanın şehir yaşamında hâlâ var olabildiğini gösteren yakın bir ilişkinin kanıtı gibidir. Kuşlar olmasaydı, şehirler hem ekolojik bir çöküş yaşar, hem de; ruhunu ve sesini kaybeder, beton yığınlarına dönüşürdü.Kuşlar olmasaydı, şehirleri sinekler böcekler sarardı.Şehir kuşları şehrin ve şehir yaşamının tanığıdır aynı zamanda.Şehir kuşları, bir şehrin hafızasının, merhametinin ve insanla tabiat arasındaki görünmez bağın simgesidir.

Medeniyet, yalnızca büyük binalar yapmak değil; küçücük bir canlının yaşam alanına saygı göstermektir. Ve belki de gerçek medeniyet, insanın kendisi dışındaki canlıların da hayatına saygı göstermeyi öğrendiği gün başlayacaktır.

Nesimi; “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi / kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” deyişini kuşkusuz kuşlar için söylememiştir.Ama gökyüzü ile yeryüzünü kanatları ile insan yüreğinde buluşturan kuşlardır.Kuşlar ölürse duygular ölür, merhamet ölür, vicdan ölür, insanlık ölür. Alman yazar Thomas Mann “Venedik’te Ölüm” romanında “bir insanın ölümüyle kentin ölümü arasında koşutluk kurmuştur”. Demek ki ‘’insan ölünce şehirler de ölür’’.Kuşlarını yitiren şehirler giderek ruhunu, kendine özgü seslerini, müziğini, ezgilerini ve ritmini yitirirken, fırtına öncesi sessizliği yaşıyor gibidir.

.

 

Resimler:Kadir Şişginoğlu

Eski bir inanışa göre; müziğin sahibi güneş’tir.Rüzgâr onu güneşten çalar.Sonra kuşlar, bu hırsızlığa çok kızan güneşi yatıştırmak için sabah akşam konser vermeye başlar.Bertolt Brecht, “Sezuan’ın İyi İnsanı” oyununda, “bütün tasarımların ötesinde, yoksulluğun en alt basamağında bir kent, gerçek bir cehennemdir” diyor. Toplam nüfusumuzun dörtte birinin yaşadığı İstanbul’da ve diğer büyük kentlerimiz henüz tam bir cehennemi yaşamıyor, güneş yine hergün doğuyor, bizi aydınlatıyorve ısıtıyorsa demek ki; kuşların güneşe verdiği konserin hipnoz durumu devam ediyor demektir.

Günümüz şehirlerinde daralan yaşam çevresi nedeniyle artık kuşların sesi o kadar gür ve neşeli çıkmıyor. Uruguaylı yazar Eduardo Galeano; “kanatlı şarkıcıların”budurumuna üzüntüsünü,‘’canımm kuşlar, günümüz kent yaşamının keşmekeşliğinde seslerini duyurabilmek içingöğüslerini boş yere yırtacak gibi çaba harcıyorlar”diye belirtiyor.Şehir yaşamında kuşlarla birlikte yaşamaya her zaman ihtiyacımız var.Ama kuşların şehirlerimizin zorunlu canlı dekoru gibi algılanmaması da gerekir.Kuşlar; insanla mekan, şehirle insan arasında duygu akışını sağlıyor.Yazarların, şairlerin, ressamların, film yönetmenlerinin hayal gücünü besliyor.Sanata konu oluyor.Şehrin ve insanın hafızasına bir mücevher gibi takılıyor.

Şehirlerin hafızasına iz bırakan martı; deniz şehirlerinin, sahillerin, en çok da İstanbul’un süsüdür. Denize olduğu kadar, özgürlüğe de sevdalıdır. Bembeyaz kanatları ile,yorulmadan kanat çırparlar. Birparça simidi kapmak için takılırlar vapurların ardına.Arsızca oynaşırlar, cilveleşirler.Birçok şairin şiirine konuk olmuştur martı.Ama; bende en çok;

İstanbul deyince aklıma martı gelir,   Yarısı gümüş, yarısı köpük,                                                                                                                                           Yarısı balık, yarısı kuş. …..diyen Bedri Rahmi Eyüboğlu ile,

’… Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin’’diyen Can Yücel şiiri iz bırakmıştır.

Yaklaşık bin beşyüz yıldır İstanbul’un simgelerinden biri olan Galata kulesi;her bahar Afrika’dan göç eden ebabil kuşlarının en önemli, üreme ve yaşam alanlarından biridir. Ebabil kuşları ve İstanbul, yüzyıllardır süregelen derin bir tarihi, kültürel ve ekolojik bağa sahiptir. İslam inancında Fil Suresi ile kutsal bir öneme sahip olan, neredeyse tüm ömrünü havada uçarak geçiren bu gizemli kuşlar, her yıl ilkbahar aylarında Afrika’dan İstanbul’a göç ederek şehrin tarihi dokusuna sığınırlar. İstanbul’a ihanet ettiklerini açıkça söyleyen İstanbul’un yöneticilerinin göz yumduğu, rant yağmacılığına karşı susanların yerine, İstanbul’un üzerinde uçarak sahiplenirler, korumaya çalışırlar.Ağızlarında şehir yağmacılarının başlarına atmak için taşları var mıdır bilmem ama; şair Ahmet Şafak’ın ağzından şöyle konuşur;

Biz Ebabil Kuşuyuz Gülüm,    Gölgesini Büyük Sayan Mağrur Fillerin Belalısıyız…

İstanbul’un GözcüsüGalata Kulesi ve Boğaz’ın Zarif İncisiKız Kulesi, sadece mimari güzellikleriyle değil, aynı zamanda birbirlerine duydukları efsanevi aşk ile de anılırlar. Bu efsane, İstanbul’un masalsı atmosferini yansıtan en güzel hikayelerden biridir. Bir türlü kavuşulamayan bu aşk hikayesinin tanığı hala İstanbul’un göğünde uçan kuşlardır. Kavuşamayan iki kule aşklarını birbirlerine kuşların kanatları ile fısıldamaya devam eder.

Resimler: Kadir Şişginoğlu

.

 

 

İnsandan sonra şehir yaşamına mükemmel uyum sağlamış güvercinler,birçok şaşırtıcı özelliğe sahiptir. Güvercinler; barış, sevgi ve umudun sembolleri olarak yaygın şekilde kabul görmektedir. Birçok gelenekte saflığı ve manevi rehberliği temsil ederler. Nazik doğaları ve yatıştırıcı varlıkları, onları genellikle rahatlık ve güvence işareti haline getirir.Sevimliliği, cana yakınlığı, güzelliği ve duruşu ile insanların ilgi şefkat duygularını kabartan güvercin, birçok dini inancın kutsal imgesi olması nedeniyle de; adeta doğal olarak koruma altına alınmıştır.İnsanların da yardımıyla çok kolay yiyecek bulmaları, çok kolay üremeleri şehirlerde nerdeyse bir güvercin istilası durumu yaratmaya başlamıştır.Hatta; bu yüzden özellikle bazı tarihi şehirlerde güvercin popülasyonunu kontrol edebilmek için şehir güvercinlerini beslemek yasaklanmıştır.Bu yönü ayrı bir tartışma konusu olan güvercinler, insanla olan ilişkisi nedeniyle insanlığın en eski kültürel ve sanatsal imgelerinden biri haline gelmiştir. Aynı zamanda ruhani ve cismani aşkın da simgesi olan güvercin;Sivas’ta Madımak yangınında kaybettiğimiz değerli şairimiz Behçet Aysan’ın şiirinde ;

ak bir yaban güvercini gibiydin aşk                                                                                                          vişnelere bulaştın kirlendi beyazın…. diye anlatılır

.

 

Resimler: Kadir Şişginoğlu

Ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz;‘’Benim Güvercinim’’ isimli şiirinde, güvercine öyle bir görev yükler ki… Rıfat Ilgaz’ı dinleyen güvercinler özgürlüğün bedelinin, dövüşmek ve mücadele etmek olduğunu anlayınca, ekmeğini taştan çıkarır.

Güvercin dediğin uyanık olmalı.                                                                                                                Tüyler duman duman,öfkeden,   Yanıp tutuşmalı gözbebekleri,   Sevgiden tıpır tıpır bir yürek,   Özgürlüğünce dövüşken...

Şehrinizin göğünden kuşlar, yüreğinizden umut eksilmesin. 09.09.2026

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.