Tanrı’nın Evini Neden Canavarlar Korur?
Bir kilisenin cephesine baktığımızda ne görmeyi bekleriz?
Azizler.. Melekler... Haçlar... İncil’den sahneler... Belki ellerini gökyüzüne kaldırmış figürler, kutsal anlatılardan tanıdığımız bedenler ve insanı dünyevi olandan uzaklaştırarak başka bir âleme çağıran semboller...
Bazen başımızı biraz daha yukarı kaldırdığımızda, taşın içinden bize bakan başka yüzlerle de karşılaşırız. Boynuzlar, pençeler, açılmış ağızlar, hayvanlarla insan arasında kalmış bedenler, biçimsiz suratlar, kanatlar ve sanki yapının kenarından aşağıdaki dünyayı gözetleyen yaratıklar…
Böyle bir anın içerisinde, insanın aklına oldukça basit görünen fakat cevabı hiç de basit olmayan bir soru gelir:
"Tanrı’nın evinde canavarların ne işi var?"
Belki de bu soruya cevap verebilmek için önce o canavarların hepsinin aslında aynı şey olmadığını kabul etmek gerekiyor.
Bugün özellikle Gotik mimariyle özdeşleştirdiğimiz grotesk taş yaratıkların tamamına günlük dilde “gargoyle” deme eğilimindeyiz. Oysa mimari açıdan gargoyle çok daha belirli bir işleve sahiptir. Esasen, Gargoyle yapının çatısında biriken yağmur suyunu duvardan uzağa taşıyan, çoğu zaman dışarıya su boşaltan çıkıntılı bir su oluğudur. Mimari açıdan analiz edecek olursak, taştan oyulmuş, ağzı açık bir canavar gibi gözükenbu oluk, yalnızca korkutmak için tasarlanmamıştır. Aynı zamanda binayı sudan koruyan oldukça pratik bir işlevselliği de barındırmaktadır. Bugün bile, bu ayrıntı bana gargoyle’ların en güzel çelişkilerinden biri gibi geliyor çünkü karşımızdaki dikilen bu görkemli yaratıklar aynı anda hem korkunç hem faydalıdırlar.

Esasen, Gargoylelerin yüzleri tehdit eder fakat bedenleri koruyucudur. Figuristik açıdan ağızlarından çıkan su, onları bir canavara benzetirken aynı zamanda kutsal yapının duvarlarını da aşınmaktan kurtarır.Dolayısıyla grotesk olanla işlevsel olan, daha en başından aynı taşın içinde yaşamaya başlar.Üstelik kiliselerde gördüğümüz bütün tuhaf yaratıklar teknik anlamda Gargoyle değildir. Yağmur suyunu tahliye etmeyen fantastik figürler için grotesk, chimera gibi başka adlandırmalar kullanılır. Paris’teki Notre-Dame Katedrali ile özdeşleşmiş, Paris’i yukarıdan seyreden meşhur yaratıkların bir kısmı da insanların sandığı kadar eski değildir. Bugün katedralin Orta Çağ’dan kalmış doğal sakinleriymiş gibi gördüğümüz bazı ünlü chimera figürleri, Eugène Viollet-le-Duc öncülüğündeki 19. yüzyıl restorasyonları sırasında yapıya eklenmiştir.Bu ayrım önemli çünkü geçmişi bazen o kadar romantikleştiririz ki sonradan eklenen bir görüntü bile birkaç kuşak içinde “kadim” görünmeye başlayabilir. Yine de bundan çok daha eski kilise ve katedrallerde de gargoyle’lar, grotesk figürler, hayvanlar, şeytansı yaratıklar ve insanla hayvan arasındaki sınırı bozan bedenlerle karşılaştığımızı eklemeden geçmek istemiyorum. Kronoloji ne kadar net olsa da, asıl sorunun hâlâ önümüzdecevaplanmamış biçimde durduğunu da göz ardı etmemek gerekir.
"Kutsal mimari neden kendi sınırlarına böylesine tuhaf bedenler yerleştirmiştir?"
Bu soruya verilen en popüler cevaplardan biri, bu yaratıkların kötülüğü uzaklaştırdığıdır. Belirtmek isterim kikorkutucu bir yüzün kendisinden daha korkunç olanı kaçırabileceği düşüncesi yalnızca Avrupa Hristiyanlığına özgü değildir. İnsanlık tarihinin farklı dönemlerinde ve coğrafyalarında tehditkâr yüzlerin, gözlerin, hayvanların ve hibrit yaratıkların koruyucu anlamlar kazanabildiğini görürüz. Korkunun kendisini korkuya karşı kullanmak, insanın sembolik dünyasında oldukça eski bir fikirdir.Yine de burada dikkatli olmak gerekir. Orta Çağ kiliselerindeki her gargoyle’ın “kötü ruhları kovmak amacıyla” yapıldığını söylemek, farklı dönemleri, yapıları ve ikonografik bağlamları tek bir açıklamaya indirger. Bazıları mimari olarak su tahliye ederken grotesk biçimleriyle dikkat çekmiş, bazı figürler ahlaki veya dinsel çağrışımlar taşımış, bazılarıysa dekoratif ve hayal gücüne dayalı görsel repertuvarın parçası olmuştur. Dolayısıyla, koruyucu ya da apotropaik yorum bunları anlamlandırma yollarından biridir; bütün örnekleri açıklayan tek bir anahtar değildir. Şahsi fikrim onları bu kadar ilginç yapan şeyin tam olarak bu olduğu yönünde.

Bir Gargoyle'nin binada bulunması için yalnızca tek bir sebebe ihtiyacı yoktur.Bir canavar aynı anda suyu uzaklaştırabilir, insanı ürkütebilir, günahı hatırlatabilir, dışarıdaki düzensiz dünyayı temsil edebilir ve mimari sınırı görünür hâle getirebilir.Burada Mircea Eliade’nin kutsal mekân üzerine düşüncelerine referans vermek istiyorum.Eliade açısından kutsal mekân, sıradan mekânın basitçe daha süslü bir biçimi değildir. Kutsal ile profan arasındaki ayrım, insanın dünyayı homojen olmayan bir biçimde deneyimlemesine neden olur; bazı yerler diğerlerinden farklılaşır, merkezleşir ve özel anlamlar kazanır.Bu açıdan bir kilisenin kapısı yalnızca duvardaki açıklık değildir.Bir sınırdır.
Kiliseden içeriyegeçerken yalnızca fiziksel olarak konum değiştirmeyiz. Sokaktan ibadet alanına, gündelik olandan kutsal kabul edilen bir düzene doğru hareket ederiz. Kapılar, eşikler, duvarlar ve cepheler tam da bu yüzden yalnızca mimari unsurlar olarak kalmaz. Bir dünyanın nerede sona erip diğerinin nerede başladığını da gösterirler.Canavarların sıklıkla bu sınırlarda karşımıza çıkması bu nedenle daha ilginç hâle gelir çünkü belki de mesele canavarın kutsal mekânın içinde bulunması değildir.Belki de canavar tam da içerisi ile dışarısı arasındaki sınırda durduğu için anlamlıdır.
İnsan kültürlerinde sınırlar hiçbir zaman bütünüyle sakin yerler değildir. Kapılar, şehir surları, mağara girişleri, mezarlık eşikleri, ormanların başladığı noktalar, nehir kıyıları… Bir şeyin başka bir şeye dönüştüğü alanlar, folklorun da mitolojinin de en sevdiği yerlerdir çünkü kategoriler merkezlerinde güvenlidir; sınırlarında ise bulanıklaşmaya başlar.
Mary Douglas’ın Purity and Danger’da geliştirdiği düşünceler tam burada gargoyle’ların bedenlerine bakmak için oldukça kullanışlı hâle gelir. Douglas’ın ünlü yaklaşımında kirlilik yalnızca fiziksel pislikle ilgili değildir. Bir kültürün kurduğu sınıflandırma düzenini bozan, olması gereken yerde bulunmayan veya kolayca kategorize edilemeyen şeyler de rahatsızlık yaratabilir. Bu referansın hemen ardından Gargoyle’ın bedenine yeniden bakalım istiyorum.
İnsan mıdır?
Hayvan mıdır?
Şeytan mıdır?
Kuş mudur?
Sürüngen midir?
Bazen hiçbiridir.
Bazen hepsinden birazdır.
İşte grotesk bedenin huzursuz edici taraflarından biri burada ortaya çıkar. Bize yalnızca çirkin bir yüz göstermez; kategorilerimizin yeterli olmadığını da hatırlatır ve insan ile hayvanın, doğal ile doğaüstünün, tanıdık ile yabancının arasına yerleşir. Bu yüzden onu bir kilisenin sınırında görmek düşündüğümüz kadar çelişkili değildir.Sınırın kendisi zaten iki kategori arasında var olur. Bu yüzden onu bekleyen yaratığın da tek bir kategoriye ait olmaması neredeyse şiirsel bir uyum taşır. Yine de gargoyle’ların yalnızca korkuyla ilişkili olduğunu düşünmek de onları eksik bırakır. Bazıları ürkütücüdür; bazılarıysa neredeyse komiktir. Abartılı yüzler, açık ağızlar, tuhaf beden hareketleri ve insan anatomisini bilinçli biçimde bozan figürler bize Orta Çağ görsel kültürünün yalnızca ağırbaşlı azizlerden ve ciddi dinî sahnelerden oluşmadığını hatırlatır.

Mikhail Bakhtin’in grotesk beden üzerine düşünceleri burada farklı bir işlev kazanır. Bakhtin özellikle halk kültürü, karnaval ve beden üzerinden groteskin kapalı, kusursuz ve idealize edilmiş beden anlayışını nasıl bozduğunu gösterir. Grotesk beden taşar; ağzını açar, yer, içer, dışarı atar, büyür, küçülür ve kendi sınırlarını ihlal eder.Bir gargoyle’ın ağzından gerçekten su boşalması bu açıdan neredeyse fazla güzel bir tesadüftür. Bu tesadüf aslında taştan yapılmış bedenin kapalı olmadığı anlamına gelir. Yani figür dışarıdönük bir hareket sağlarken, mimarinin bir parçası haline de gelir. Binanın içinden veya çatısından gelen suyu kendi bedeninden geçirerek dış dünyaya taşır. Tam bu noktada heykel ile bina arasındaki sınır bile bulanıklaşır ve artık hangisine baktığımızı söylemek zorlaşır. Bu bizi görsel bir karmaşaya sürükler ve bize bir bilmece yaratır:
"Biz neye bakıyoruz? Binaya eklenmiş bir yaratığa mı, yoksa yüzü ve ağzı olan bir binaya mı?"
Gargoyle'ların yüzyıllardır hayal gücünü bu kadar kolay ele geçirmesinin sebeplerinden birinin bu olduğu görüşündeyim çünkü mimariyi canlıymış gibi gösterir ve taşa beden, duvara yüz, yapıya bakış kazandırırlar. Dolayısıyla da katedral artık yalnızca bizim baktığımız bir nesne olmaktan çıkar ve karşılık olarak bize bakmaya başlayan bir varlık halini alır.
İşin daha da ilginç tarafı, burada korkutucu olanla kutsal olanın daima düşman olmadığını görürüz .Modern popüler kültür bizi çok basit bir görsel dile alıştırdı.
Melek güzeldir. Şeytan çirkindir.
Işık iyidir. Karanlık kötüdür.
Kutsal olan huzur verir; tehditkâr olan kutsalın karşısında durur.
Oysa insanlığın sembolik tarihi bu kadar düzenli değildir. Misal: Korkutucu imgeler koruyabilir.Ölülerin kemikleri kutsal emanet hâline gelebilir.Bir mezar hem ürkütücü hem kutsal olabilir.Bir yaratığın yüzü kötülüğü temsil ederken aynı anda kötülüğe karşı sınır bekçisine dönüşebilir çünkü insanın var ettiği kültür karşıtlıkları yalnızca birbirinden ayırmaz. Bazen birini diğerini korumak için de kullanır.Bu noktada gargoyle’ın varlığı bana çok eski bir insan davranışını hatırlatıyor: Korktuğumuz şeyi yok etmek yerine onun görüntüsünü sahiplenmek.Bu cümleyidaha da anlaşılabilir hale getirmem gerekirse, birtehdidin biçimini alıp onu kendi kapımıza yerleştirmek olarak tanımlayabilirim.Aslında detaylı düşündüğümüzde algımızın normali haline gelmiş birçok davranışın bu kategoriye oturduğunu görürüz. Rutin olarak sergilenen hatta jenerasyonlara yayılan bu kalıpların özel bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Sanki psikolojik olarak bu davranış üzerinden dışarıdaki karanlığa şöyle sesleniyoruz:
"Seni tanıyorum. Hatta yüzünü senden önce buraya koydum.Beni incitemezsin."
Bu kalıpları yalnızca Hristiyan mimarisine özgü bir özellik olarak görmek de doğru olmaz. Farklı kültürlerde yapılara, kapılara, mezarlara ve kutsal alanlara yerleştirilen koruyucu yüzler ve hibrit yaratıklar vardır. Antik Akdeniz dünyasındaki Gorgoneion’dan farklı coğrafyalardaki koruyucu hayvan figürlerine kadar, tehditkâr görüntünün koruyucu bir işleve kavuşabildiği çok daha geniş bir insanlık repertuvarıyla karşılaşırız. Evet, biçimler ve inanç sistemleri aynı değildir. Bunları tek bir evrensel geleneğin parçalarıymış gibi düşünmekdoğru olmaz fakat aynı zamanda aralarında antropolojik açıdan ilginç bir benzerlik olduğuda görmezden gelinmemelidir çünkü insan, güvenliği her zaman güzel olanın yüzünde hayal etmemiştir.Bazen kendilerini koruyacak şeyin kendilerinden daha korkunç görünmesini istedikleri zamanlarda olmuştur.Belki de bu yüzden kutsal mimarinin üzerinde bir canavar görmek ilk bakışta düşündüğümüz kadar büyük bir paradoks değildir. Tam tersine, kutsallığın nasıl kurulduğuna dair önemli bir ipucu olabilir çünkübir alanı kutsal ilan ettiğimiz anda yalnızca içeride ne olduğunu belirlemeyiz. Dışarıda ne kaldığını da tanımlarız. Böylece kutsal mekân, kaçınılmaz biçimde kendi sınırını üretir çünkü
Sınır varsa geçiş vardır.
Geçiş varsa belirsizlik vardır.
Belirsizlik varsa insan ona bir yüz vermek ister.
Belki de gargoyle tam olarak o yüzdür.
Yine de burada başka bir ihtimali daha seviyorum.Belki kilisenin üzerindeki canavar yalnızca dışarıdaki kötülüğü temsil etmiyordur. Belki insana kendi içindeki karanlığı da hatırlatıyordur. Standart şartlar içerisinde, bir ibadet mekânına girerken mimariye iliştirilmişbu canavarları dışarıda bırakmak kolaydır çünkü taştanyapılmış ve çatının kenarlarına iliştirilmiş dekor görevi görürler. Biz sadece kapıdan içeri girerken kendileriyle karşılaşır ve yolumuza devam ederiz fakat insanin kendi nefsiyle olan savaşı kapının eşiğinde beklemez.Korku, arzu, kıskançlık, öfke ve şiddet kapıda asılı kalan dekoratif kavramlar değillerdir hatta, hepsi bizimle birlikte içeri girer.Bu açıdan grotesk figür, kutsal ile kötücül arasında çizilmiş basit bir sınırdan daha karmaşık bir şeyi görünür kılar. İnsan kutsala yönelirken kendi karanlığından bütünüyle arınmış bir varlığa dönüşmez. Belki dinî mimarinin üzerinde böylesine tuhaf bedenlerin bulunması, insanın kendi çelişkilerini de taştan figürlerle eşleştirmesinin yollarından biridir çünkü kutsallık kusursuz insanların yaşadığı steril bir dünya değildir.Onu arayan insanlar kusurludur ve kutsal mekânın duvarlarında hem meleklerin hem canavarların bulunabilmesi tam da bu yüzden şaşırtıcı değildir çünkü burada muhteşem bir iç içe geçmiş tezatlık ortaya çıkar:
Bir tarafta insanın ulaşmak istediği şey vardır.Diğer tarafta yanında getirdiği şey.
Yüzyıllar geçtikçe gargoyle’ın anlamı da değişmeye devam etti. Dinî ve mimari bağlamından çıkarak romanlara, filmlere, animasyonlara, fantastik edebiyata ve popüler kültüre girdi. Kimi zaman geceleri canlanan taş yaratığa, kimi zaman koruyucuya, kimi zaman şeytana, kimi zaman yalnızca Gotik estetiğin vazgeçilmez dekoruna dönüştü. Halbuki bu dönüşümün kendisi bile ilginçtir çünkü bir zamanlar yağmur suyunu kilise duvarından uzaklaştıran taş yaratık, bugün hayal dünyamızda geceleri kanatlarını açıp şehirlerin üzerinde uçabiliyor. Böylelikle işlev kayboluyor ama canavar kalıyor.Belki de insanın canavarlara ihtiyacı mimariden daha uzun ömürlüdür çünkü canavarlar yalnızca bizi korkutan şeyleri temsil etmezler. Canavarlar dünyayı hangi kategorilere ayırdığımızı da gösterirler. Her biri , insan ile hayvanın, kutsal ile profanın, içerisi ile dışarısının, güvenli ile tehlikelinin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamaya çalışırken yarattığımız sınırların üzerinde yaşar. Bu yüzden bir katedralin tepesindeki gargoyle’a baktığımda, yalnızca tuhaf bir taş heykel görmüyorum.Bir sınır görüyorum.. Aynı zamanda insanların kutsalı korumak, bilinmeyene biçim vermek ve korkuyu yönetilebilir hâle getirmek için geliştirdikleri sembolik dünyanın küçük bir parçasını da görüyorum.
Yazımın finaline gelirken, size başında sorduğum ters köşeli soruyukendim açıklamak istiyorum. Bence asıl soru hiçbir zaman “Tanrı’nın evinde neden canavarlar var?” değildi çünkü o soruyu sorduğumuz anda canavarın oraya yanlışlıkla girdiğini varsayıyoruz.
Peki ya aksiyse?
Ya yüzyıllardır yanlış yere bakıyorsak?
Ya canavar kutsalın karşısında durmak yerine kutsalın nerede başladığını gösteriyorsa ve insanlık bazen en değer verdiği şeylerin kapısına en güzel yüzünü değil, en korkunç nöbetçisini bırakmayı tercih ettiyse?
Yeni yorum ekle