Yarım Yüz Yıllık Bir Düğün Öyküsü

Sanat

 

Yarım Yüz Yıllık Bir Düğün Öyküsü

 

‘’Oolum, Anadolu’da küçük yerlerde özellikle dışarıdan gelen herkes yabancı sayılır; başka ilden, başka bölgelerden ya da ülkelerden gelin ya da damat söz konusu ise düğünde, dernekte damadın, gelinin ailesi yakınları merak içinde sorulur, soruşturulur. Kimdir, necidir; bu damadın, bu gelinin anası, babası, soyu sopu diye merak edilir;  merak bir yana didik, didik didiklenir. Kapı önü, kapı arkası dedikodu malzemesi aranır ki kadınların işi bu, bir yandan da; onca işlerinin arasında. Sen şimdi Çankırı’ya damat olarak gidiyorsun; cıbıl bi damat olarak ortada kalırsın orada, onca insan içinde. Düğüne katılan kız evi ailelerini ve yakınlarını mahcup edersin, ele güne karşı, zor durumda kalırlar. ‘’Çankırı, kızını ne olduğu belirsiz bir yabancıya kaptırdı’’ deyiverirler, bunu dedirtmeye hakkın yok’’

Güngörmüş Anadolu insanı, Arifiye Tarım Kredi Kooperatifi Müdürü Recai Bey’in deneyimli, sorgucu bakış açısı bu, genç öğretmenin aklına nereden gelecek. Türkiye’nin en başarılı öğretmen okullarından biri olan Arifiye Öğretmen Okulunda göreve başladığı ilk günden itibaren okulda bir odada yatıp kalkan, öğrencilerle 24 saat beraber yaşayan bekâr bir öğretmene analık-babalık eden bir aile. Her akşam okulun derslerinin bitimini bekleyip evine zorla yemeğe götüren, öğretmene çok değer veren bir baba adam ve sevgi dolu anadolu anası.

‘’Ne yapayım, düğün ta Çankırı’da. Benimki de böyle olacak zorunluluktan’’ dedi. O babacan bakışlarıyla gözlerinin  ta içine sokarcasına ‘’Olmaz öyle şey; tek başına bırakmayız seni, biz ne oluyoruz,   kocaman bir aileyiz senin arkanda’’. Öğretmen arkadaşların da var üstelik.’’

’Adapazarı nere, Çankırı nere kim gelebilir, ben böyle bir yükü, zahmeti sizden,  kimden nasıl bekleyebilirim’’ dedi. O zamanın koşulları içinde Adapazarı’ndan Ankara’ya, Ankara’dan Çankırı’ya gelinecek, dönülecek, otobüsle. Müdür Bey de ona göre yaşlı sayılanlardan biri. Ayrıca maddi külfeti de var bunun onların sınırlı bütçelerine. Adapazarı-Ankara arasında tren var, ama ayrıca Ayaz, Gazanfer Bilge, Ahmet Ayık, Ahmet Atan gibi güreşçilerin otobüs şirketleri de çalışıyorsa da asıl sorun oradan Çankırı’ya kamyonet bozması, arkasında tahta sıralar olan minibüsler çalışıyor. Yollar çok bozuk. Tren var, tam da Arifiye’den Ankara’ya, Ankara’dan da Çankırı’ya ama saatler farklı, üstelik saatler süren çuf-çuf, kara tren yolculuğu. Bu yolculuğu yapanlar Ankara’dan Çankırı’ya gidinceye kadar karardıklarını söylüyor, is-pas içinde kalarak.  Bu nedenle Ankara’ya kadar trenle ondan sonrası bu zorlu karayolu yolculuğuna kalıyor, bir düğün için birkaç günü yollarda geçen bir zahmete katlanması gerekecek dostların. Bunların yanında Çankırı’da nerede, nasıl misafir edebileceği, hatta ağırlayabileceği konusunda hiç bilgi ve görgüsü de yok ki gelen dostları, sevenleri zorluk çekmesin, mutlu olsun. O zamana kadar hayatı yatılı okullarda, devletin kucağında geçen bir yaşamın başka bir boyutu var şimdi. Düğün, dernek, misafir ağırlama gibi sosyal konularda oldukça deneyimsiz ve üstelik alabildiğine çekingen. Düğün evinden de böyle bir şey istemesi, beklemesi mümkün değil.

Müdür Recai baba gözlerinin içine bakıyor ama bu zahmeti eşten, dosttan istemek de onun karakterine uymuyor; bunun sıkıntısını yaşamaya başlıyor, için, için. ‘’Bak oolum, ben babanım, yengen de anan olacak. Naci Önce Hoca abin, eşi Nihal Hoca yengen. Ben bi yoklama yaptım; Yavuz Ali Sakarya Bey, Yusuf Kaya Bey, İstanbul’dan Berrin Hanım da gelecek.  Al sana büyük bir aile.’’ 

‘’Etme eyleme o kadar yolun sıkıntısı ile o kadar zamanınızı almak olur mu Recai Amca, hem de bu öğretmenlerin kendilerine göre planları, dersi var, nöbetleri var.’’ dediyse de elbette bu kendisine sahip çıkan, ana-baba planı içten içe hoşuna gitti.  ‘’Sen nasıl olsa erken gideceksin; biz şu gün, orada oluruz, merak etme ve hiçbir şeyimize de karışma, kafanı yorma bizim için.’’

Milli Eğitim’den izinlerini alıp yola düştü, bin bir soru ve çarpıcı heyecan içinde, Çankırı’ya düğününe gitmek için. Çocukluğundan beri otobüs tutmasından çok sıkıntı çektiği, sıkıntı ne demek işkence yaşadığı için trenle Arifiye istasyonundan Ankara’ya, oradan da saatler süren tren yolculuğu yerine eski Etlik Garajlarından minibüsle Çankırı’ya gitme hesaplarıyla.

Asıl şehirlerarası Büyük Otogar Hipodromun karşısındaydı. (Zaman içinde yıkılarak yerine Belediye binası dikildi) Etlik Garajı ise Ankara’nın yakın beldelerine ve Çankırı’ya giden otobüs ve minibüslerin garajıydı. Büyük Otogara göre salaş dükkân, büfe ve aş evlerinin bulunduğu tipik bir Anadolu belde otogarı gibi. Eski model otobüslerin ve tangır tungur minibüslerin Ankara ilçelerine, köylerine yolcu taşıdığı yer. Şoför muavinlerinin yolcu kapma çığırtkanlığının yarattığı ses curcunası da cabası. Bütün isteği, benzin kokusuz, sigara içilmeyen, temiz bir minibüse denk gelmekti. Çünkü böyleleri de varmış. Ama tam korktuğu gibi arkasında, karşılıklı park bankı gibi iki sıra tahta oturmalıkların; sözde koltukların bulunduğu külüstürün külüstürü bir araca denk geldi. Benzin ve sigara kokularının etkisi yetmezmiş gibi yola göre yan oturulduğu için daha hareket etmeden, neredeyse içini dışına çıkaracak bir bulantı. İzin istedi şoförden, alabildiğine bakımsız tuvaletlere koştu. Midesindeki safralarını boşaltmaya çalıştı, geri geldiğinde herkes perişan haline bakıyordu. Yol boyu her frende, sırada yan yana oturanların birbirinin üzerine yığıldığı, neredeyse dağılıverecekmiş gibi her yerinden sesler gelen bu araçla birkaç yerde benzer tuvalete koşma molasıyla Çankırı’ya varabildiğinde baş ağrısı, bulantıdan ayakta zor duruyordu. Üstelik saçlarının dibine kadar toz içince. Şükran’ın küçük kardeşi İsmail karşıladı onu arkadaşlarıyla ama ayakta zor duran mumya gibi bir adam. ‘’Bu adam hasta mı, sarhoş mu acaba’’ dedirtecek haliyle. Bu halde düğünde ne yapacak sorularına hazır bir perişan görüntü. 

*

  Anadolu’nun her yerinin insanları gibi Çankırılılar da düğüne çok önem verirler, öyle bilinir; çünkü genel bir eğlence, oynama, buluşma yeri gibidir halk için. Osmanlı saraylarında ya da çeşitli masallardaki ‘’kırk gün kırk gece düğünlerinin ve hatta sünnet düğünlerinin’’ ana nedeninin toplumsal deşarj amacı taşıdığını söylerdi Metin And Hocası Akademik çalışma döneminde öğrencisi olduğu derslerinde. Köylü bir genç olduğu halde o zamana kadar düğünleri gördüğünden, bildiğinden, bir düğün kültürüne sahip olduğundan değil, ders bilgisi.

Düğün için Ordu Evini ayarlamıştı, subay olan bacanağı, Yaşar ağabeyleri. Gelinin ailesi oldukça geniş bir sülale; Çankırı’nın eski ailelerinden, bu nedenle salon dolup taşan düğünlerden birine tanık.

Elbette düğün ritüelleri değil asıl anlatmak istediği, düğün de değil; ne anlatacak ki, bu düğünleri yıllar içinde eşi Şükran çok sayıda resmiyle başarılı olarak anlattı, anlatıyor. Google babaya sorarsanız ‘’Düğün resmi ile bilinen 15 Türk ressamından biri olarak karşınıza çıkar. Bu yazıda anlatılan Çankırı’ya düğüne ta Adapazarı’ndan-Arifiye’den gelen özel mi özel ailesi.  Gelenekmiş ya,  gelin-damatla ve iki ailenin büyükleri sıralanırmış, kutlama faslında.  Onlar de sıralandılar. Damat, babası, anası, ağabeyi, yengesi, kardeşleri bir yanda. Diğer yanda gelin Şükran, anası, babası, amcası ablası, eniştesi, dayısı.  Bunu özellikle belirtmek gerek: Gelin, o günlerde çok sevilen kupür dantelden, Çankırı’da çok beğeni toplayan bembeyaz gelinliği ile.

(40 yıl sonra Şükran Atay-Pekmezci’nin Ankara’da düzenlenen bir sergisinde sevgili Prof. Dr. Nermin Samurçay ‘’Yav Hasan bu kıza düğün yapmadın mı, gelinlik giymedi mi ki bu kadar düğüne, gelin konularına-resimlerine takmış kafasını, içinde ukde kalmış’’ dedi.  ‘’Aman Hocam öyle değil; İnanın bütün maddi olanaksızlıklarımıza rağmen çok güzel gelinlik dikildi, çok güzel düğün de yapıldı ama Çankırılılar düğün deyince bile yerlerinde oynamaya başlarlar. Şükran da düğünlerin atmosferini çok sever. Ondan olsa gerek’’ demişti. Bu Cumhuriyet aydınını da sevgiyle analım)

 

Bu resimlere iy.i bakın. Çankırı’da düğünde damadın devşirme ailesi. Sağdan-sola. Damadın Anası-babası Tarım Kredi Kooperatifi Müdürü Recai Şengül Bey. Kardeşlerden Yusuf Kaya, Damat Hasan Pekmezci, Gelin Şükran Atay (Pekmezci), devşirme kız kardeş İstanbul’dan Berrin Öz. Damadın yengesi Nihal Önce, Damadın ağabeyi A. Naci Önce, Damadın diğer kardeşi Yavuz Ali Sakarya. Küçük resim. Damadın diğer ağabeyi Kayseri’den devşirme Vedat Can. 

Geleneğe uygun, sırayla kutlamalar yapılıyor, önlerinden, yanlarından geçiyor kutlayanlar. Neredeyse büyüteçle inceleme altında özellikle damadın ailesi. Elbette yabancı bir damat ve ailesi ilgi odağı. Babası, anası, abisi-yengesi, kız ve erkek kardeşleri olan büyük bir aile. Tepeden tırnağa süzüyorlar, inceliyorlar her birini. Nasıl süzmesin, incelemesinler. Damada bakıyorlar, ince yapılı, ak tenli, karakaşlı, kara bıyıklı, yüzünün yarısını kaplayan favorileriyle biraz Gominist; Gelinin akrabalarından biri damadı görür görmez ‘’Nerden buldunuz bu goministi’’ demiş zaten. Bir de babasına bakıyorlar; kısa boylu, ufak-tefek dedikleri, kısacık, kıvır kıvır, saçlarıyla zenciye yakın bir baba. De ki Uganda’dan ya da Sudan’dan gelmiş zenci bozması. Neden olmasın, bir zamanlar Sudan’dan çok gelen olmuş, belki de oralardan. Yanında anası, heyecandan daha da küçülmüş, kavrulmuş bir Anadolu anası. Hele bir ağabeyi var ki uzun boylu, yakışıklı mı yakışıklı, sarışın, mavi gözlü, tipik bir Alman sporcusu. Damatla uzak-yakın benzerlik ne gezer. Yenge her zaman gülen yüzüyle tam abla. Herkes doğal bir tavırla bir damada bakıyorlar; bir babasına, bir ağabeyine, bir de kız ve erkek kardeşlerine. Berrin’e, Yavuz Ali’ye bakıyorlar, damada çok benziyor, ama babaya nerdee. Yusuf’a bakıyorlar, babaya biraz benziyor. Bir diğer ağabey Vedat’a bakıyorlar, boyu çok kısa, yaşının çok altında gösteren. Yüzlerinde sorgucu bir ifadeyle ‘’Bu işte bir karma-karışıklık olduğu bangır bangır’’.

Komşularından biri kayınvalidenin kulağına eğiliyor ‘’Name teyze, NaameTeyzeee, bunlarda bir garışıklık var, bizi gandıramazsın’’ deyiveriyor, elbette diyemeyenlerin, yutkunanların, düğünden sonra sokak aralarında, kapı önlerinde dedikodu malzemesi yapacakların da sözcüsü.

Bu heyecan geçtikten sonra oyunlar faslı doğal seyriyle, düğün bu ya. Gelinin hısım akrabaları, dostları, kardeşleri de gruba katılıp oyunlarda yer almaya başlıyorlar; uzun boylu, incecik bir delikanlı, sevgili Yavuz Ali Sakarya, sevgili Yusuf Kaya; Kayseri Pazarören Öğretmen Okulundan gelen, Gazi’den sınıf arkadaşı sevgili Vedat Can ve anası. Devşirme bir ailenin tam Anadolu insanına özgü özveri ve sevgi çemberi.

*

Anıları yazmak bu nedenle çok kutsal bir ritüeldir onun için. 60 yıla ulaşan eğitimcilik yaşamında ve günümüzde teknolojinin olanağı zoom programıyla lisansüstü derslerinde öğrencilerine ve söyleşilerinde sık sık vurguladığı bir konudur; anı yazmak, betimlemeli günlük tutmak alışkanlığı. Kimine göre çok kişisel, kimine göre ‘’bana ne senin anılarından’’ değerlendirmelerinin de kaçınılmaz olduğunun, kimine göre de anıların toplumsal bellekteki önemli yerinin bilinciyle elbette. Olsun, her eleştiri kabulümüzdür; ancak, yalnız genç bir öğretmene analık, babalık, ağabeylik, yengelik, kardeşlik dayanışması göstermenin duygusal, düşünsel değerler yanında, insani değer zenginliği ve özverisi örneği olmasının bir iki yürekte iz bırakması, az şey değil. Bunları paylaşabilmek bile büyük bir kazançtır anılarının yazanı için.

Elbette iç dünyasının yarım yüzyılın anılarıyla sarmaş dolaş olmasının kutsal kazanımı. Kutsallığı; o gün düğüne katılanların, yanında anası-babası, ağabeyi, yengesi, kardeşi olanların büyük kısmı bilinmezler âleminde, çok azı hayatta şimdi. Her zaman sevgi ve saygıyla anılan, bu gerçek insanlık dolu günleri anmak, yad edebilmek, çok yönlü duygusal gelgitlerin yaşanmasının kaynağı. Ne de olsa ‘’İnsan duygusal bir canlıdır’’ denir ya, endüstri devriminden bu yana sözde eğitim adı altında bütün mekanikleştirme, robotlaştırma, etik değerleri yozlaştırma oyunlarına karşı insani değerlerin direnme savaşı.

*

Bunca yılların yaşam koşullarını değer bilerek, kendi varlığımızla yarattığımız büyük ailemizle birlikte kucaklama mücadelesinde yanımızda olabilenlerle birkaç cümle ile bile birlikte olabilmek. Vefa duygusuyla onların anıları önünde saygıyla eğilebilmek. O gün de bugün de kaybettiklerimiz Şükran’ın ailesinin bütün bireylerini; Recai Babayı-anamız olan eşini, abimiz Ali Naci Önce ve Vedat Can‘ı  iç sızılarıyla anarken; sağlıklarını dilediğimiz, bugüne kadar bağımız hiç kopmadan; ablamız Nihal Önce’ye, kardeş saydığımız, sevgili Yavuz Ali Sakarya ve Yusuf Kaya ailelerine 55 yıl sonra yeniden minnetle, sevgiyle merhaba diyebilmek…

 Ankara.  Ocak. 2026

 

 

 

Yorum

Necati Yalçın (doğrulanmamış) Çar, 14 Ocak 2026 - 22:14

Nice yıllarınız olsun, sağlıklı, mutlu, bol tablolu, kızlarınız ve torunlarınızla.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.