Nizamî Gencevî’nin Hüsrev ve Şirin’i
NizamîGencevî, lirik hikâyeler yaratmada büyük bir sanat ve maharet sergilemiş; bu daldaki şöhretiyle tartışmasız üstat olarak kabul edilmiştir. Nizamî bu tür anlatıların nazma çekilmesinde öyle büyük bir başarı elde etmiştir ki, ondan sonra gelen romantik mesnevi şairlerinin çoğu bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde onun etkisindekalmışlardır. Bu yüzden, HermannEthé ve Edward G. Browne gibi doğubilimcilerin onu "romantik anlatı türünün üstadı" olarak nitelendirmeleri isabetli bir tespittir. Nizamî şiirinin "aşk" tematiğindeki tecellisi öylesine güçlüdür ki, Hamse’si içinde yer alan Mahzenü’l-Esrâr ve İskendernâme gibi eserleri dahi gölgede bırakır.NizamîGencevî’nin asıl üstünlüğü ve önceliği şuradadır: Her ne kadar kendisinden evvel Farsça hikâye anlatıcılığı; Ebu’l-Müeyyed-i Belhî, Firdevsî, Ayyukî, Unsurî, FahruddînEs'ad-iGurganî ve Yusuf ile Züleyhayazarı gibi isimlerle bir geçmişe sahip olsada Nizamî, lirik-romantik hikâyelerin kurgulamasında öyle bir güç sergilemiştir ki, bu dalda herkesten daha fazla parlamış ve halefleri için en yüksek örnek olmuştur.[1]
Onun beşli şiir külliyatı olan Hamse içerisinde, Hüsrev ile Şirin, Leyla ile Mecnun ve HeftPeyker gibi lirik hikâyeler birbirleriyle kıyaslanacak olsa, Hüsrev ile Şirin’in kendine özgü bir parlaklığa sahip olduğu ve Gencevî’nin sanatının zirvesini temsil ettiği görülür. Bu eser, Sasani kralı Hüsrev Perviz ile Ermen prensesi Şirin arasındaki aşk hikâyesini konu alır. [2]
Ancak eski kaynaklarda Şirin, Hüsrev’in babası Hürmüz döneminden beri kralın gönül bağladığı ve daha sonra Perviz’in haremine girerek onun sevilen eşi olan bir cariye olarak tasvir edilir. Ayrıca bu kaynaklarda, dağları delen mühendis ve Şirin’in aşığı olan Ferhad karakterinden hiç söz edilmez. Oysa Nizamî’nin anlatısında Ferhad, hikâyeye belirgin bir parlaklık katan önemli bir karakterdir. Nitekim Ali ŞîrNevâî’ninFerhâd ve Şîrîn’inde ve diğer Türkçe versiyonlarda da Ferhad’ın aşkı, mesnevinin en can alıcı ve önemli kısımlarını oluşturur. Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Hüsrev ile Şirin hikâyesi, X. yüzyıldan itibaren genişleyerek halk arasında yayılmış, dönüşüme uğramış ve Nizamî’ye ulaştığı noktada şairin kendi sanatsal yetenekleriyle bugünkü Nizamî'deki formunu almıştır. Sonuç olarak, Hüsrev ile Şîrîn’in büyük bir kısmının aristokratik bir ortamda geçen, tabiri caizse saraya ait bir aşk hikâyesi olduğu görülmektedir. [3]
Bu nitelikler ve karakteristik özelliklerin yanı sıra; kahramanların davranışları, tutumları ve birbirleriyle olan münasebetleri de tam da beklenen mahiyettedir. Nitekim Şirin’in, hükümdarlık makamındaki Hüsrev’in arzularına ve kendi dervişane sabırlı ve vakur hâline dair verdiği şu karşılık, bu iki farklı dünyanın sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır:
Benim hem canım hem hayatımsın sen
Kimse bilmezse bile bilirsin bunu sen
Vakitli vakitsiz, ayıkken sarhoş iken
Hayalinden başka hiçbir yeri nazargâh edinmedim ben
Benden başkası bu aşk şerbetini tatsaydı
Sonunda mutlaka rezilliğe varırdı
Yalnız kaldığımda kederden elbiselerimi yırtıyordum
Zahmetle yeni elbiseler diktirip giyiyordum
Sırf ordum benden yüz çevirmesin diye
Padişahlık binası yerle bir olmasın diye
Senin yüzünün aşkıyla öyle başıboş bir âşık değildim
Elimde tamburla senin sokağına geleyim
Cihanın nizamını sağlayan hâkim benim de
Cihanı yöneten nere, aşk oyununa dalmak nere de?
Ancak senin zülfünün adını her duyduğumda
Tacı ve tahtı feda ediyordum o koku hatırına
Tenimle başkasıyla hoşnut gibi görünür olsam da
Gönülden canıma kadar bağlıydım sana
Eğriliğin fetvasıyla bir yudum su bile içmedim ben
Doğruluk yolundan dışarı tek bir adım atmadım ben
Eğer murat kapmak için bir adım attıysam da
Gençtim; gençlik hali böyleydi o zamanlarda [4]
Nizamî; gözlemlediklerini, işittiklerini ve yaşadığı gerçeklikleri kendi geniş hayal gücüyle harmanlayarak; bu manzumenin kurgusal atmosferini ve hikâye evrenini inşa ederken sergilediği bu ifade gücüyle kahramanların dış dünyadaki hadiseler karşısındaki içsel durumları ve verdikleri tepkiler, bu asil aşkın tasvirinde tam bir başarıya erişmiştir. [5]
Nizamî'nin rivayetine göre, Ferhat ile Şirin'in tanışma hikâyesi şöyledir: Şirin'in sürekli gıdası süttü, ancak köşkünün çevresinde hep zakkum bitiyordu. Çobanlar sürüyü uzak yerlere götürüyor ve süt getirmek hem çalışanlar hem de kendisi için zor oluyordu. Şirin sürekli bu zorluğu gidermeyi düşünürken, bir gece sırdaşı ve özel ressamı Şapur ile konuyu görüştü. Şapur, bu mühendislik zorluğunu çözmek için Çin'de yetişmiş, usta bir sanatkâr olan ve her ikisinin de öğrencisi olduğu bir üstadı tanıdığını söyledi. [6]
Şirin bu habere çok sevindi. Bir gün Şapur, Şirin’i alıp Ferhat’ın bulunduğu yere götürdü. Şirin, Ferhat’tan, hayvanların otladığı yerden başlayarak bir iki fersah uzaktaki saraya kadar, sarp kayaları oyup bir süt kanalı açmasını istedi. Böylece çobanların getirdiği süt, bu kanaldan akarak saraya ulaşabilecekti. Şirin, söz söyleme sanatında ve gönül almada o kadar mahir bir kadındı ki, bu zor işi bile kolayca yapılabilecek bir şeymiş gibi Ferhat’a kabul ettirdi. [7]
Ferhat, Şirin’in bu isteğini duyar duymaz hemen işe koyuldu. Aşkın verdiği güçle zaten kuvvetli olan bedeni, daha da büyük bir azimle çalışmaya başladı. Kısa süre içinde sert kayaları yarıp, Şirin’in istediği o ünlü kanalı açtı. Şirin, Ferhat’ın bu inanılmaz çabasını görünce, bizzat gidip çalışmaları yerinde gördü. Onun bu sanatına ve emeğine hayran kaldı, övgüler yağdırdı. Ardından, kulağındaki değerli küpelerini çıkarıp, bir armağan olarak Ferhat’a sundu. Ancak Ferhat, bu mücevherleri kabul etmeyip başının tacı yaptı ve geri çevirdi. O günden sonra Ferhat, aşkının verdiği büyük bir keder ve acıyla gece gündüz ağlayıp inleyerek yaşamaya başladı. Nihayet, onun bu büyük aşkının dillere destan olduğu ve tüm halkın dilinde dolaştığı haberi Hüsrev’e ulaştırıldı. [8]
Hüsrev'in tepkisi iki yönlüydü: Bir yandan, sevgilisi Şirin'in böylesine derin bir tutkuyla sevilmesinden memnuniyet duymuş, Nizamî'nin ifadesiyle “aynı güle konan iki bülbül” gibi olduklarını düşünmüştü. Öte yandan, bir rakibin varlığını öğrenince kıskançlık ve öfkeye kapıldı. Durumu yakın çevresiyle konuştu: “Bu çılgın adamla ne yapmalı? Eğer onu kendi haline bırakırsam, Hüsrev'in kendi işini mahvedecek, eğer masum birinin kanını dökersem, halk beni katil diye anacak.” Bilgeler ona şu tavsiyeyi verdiler: “Önce bu divaneyi altın ve zenginlikle dizginlemeyi dene.”:
Sevdanın ilacı altındır. Ferahlatıcı ilaç ancak altınla olur.
Önce onu bin bir umutla huzura çağırmalı. Güneş gibi üzerine altınlar saçmalı.
Altınla insan sadece sevgilisinden değil, dininden bile geçer; Bu tatlı yöntemle Şirin’den de vazgeçer.
Nice basiretliler altınla kör olur. Nice demir güçlü adamlar altınla güçsüz kalır.
Eğer onu altınla yerinden sevdasından edemezsek bir dağlarda taş kırma ile meşgul etmeliyiz.
Öyle ki, ömrünün sonu gelene dek vaktini taşlarla pençeleşerek harcasın.
Şah, meclistekilerin bu sözlerini duyunca; O 'Dağ Kazıcı Fahrad’ın huzura getirilmesini buyurdu. [9]
Bu hikâyede; Nizamî’nin aşk şiirlerini olgunluğunun doruklarına çıkaran ve görkemli bir ışıltıyla yansıtan en içli bölüm Hüsrev ile Şirin’in görüşmesi ve karşılıklı konuşmalarının işlendiği dizelerdir. Taraflardan biri, aşkın inceliklerinden haberdar, sevgilisiyle baş başa ve halktan farklı olarak canından geçmiş, derin bir gönül bağı kurmuş güçlü bir padişahtır. Diğer tarafta ise halktan biri, yine aynı derecede yaralı bir kalbe sahip bir başka âşık vardır. Bu iki adam, birbirine zıt iki farklı konumda karşı karşıya gelmişlerdir. Onların bu karşılaşması ve çatışması, hikâyeye özel bir derinlik katmıştır. [10]
Bu görüşmenin en güzel kısmı, iki aşığın söyleşisidir. Nizamî’nin ifadesiyle bu sözler, zarif ve örtülü anlamlarla doludur. Hüsrev, bu meselede doğrudan bir rekabete girmez; daha çok Ferhat’ın bu konudaki denkliğini ve benzerliğini kabul eder bir tavır takınır. Ancak asıl hedefi başkadır. Ferhad’ın verdiği cevaplar da her defasında oldukça derinlikli ve yerindedir. Ferhad, aşkın coşkusuyla dolu, can yakan ve içten bir aşka sahip olduğunu her fırsatta dile getirmektedir. [11]
Bu sayfa, Hüsrev ile Ferhad’ın karşı karşıya geldiği o gergin ama edebi düzeyi yüksek diyaloğu anlatmaktadır. Hüsrev, Ferhad’ı altın ve dünyalıklarla etkileyebileceğini düşünür; ancak Ferhat'ın gözü Şirin'in aşkından başka bir şey görmediği için bu tür dünyevi zenginlikler onun için bir anlam ifade etmez. Hüsrev'in onu yola getirme çabası, aslında bir hükümdarın kendi rakibini (Ferhad'ı) "satın alma" veya ikna etme çabasıdır. [12]
Aşk, onun tüm varlığını ele geçirmiş, ruhuna ve diline egemen olmuştur. Bu yüzden, "Aşinalık/tanışıklık” ülkesinden" ve "Can satıp, dert satın almaktan" söz eder:
Hüsrev ilk önce sordu ona: "Nerelisin sen?" dedi.
Ferhad: "Dostluk ve aşk ülkesinden" dedi:
Hüsrev: "Orada sanat ve zanaat namına ne yaparlar?" dedi.
Ferhad: "Dert satın alıp can satarlar," dedi.
Hüsrev: "Can satmak edebe sığmaz!" dedi.
Ferhad: "Âşıklar için bunda şaşılacak bir şey yok" dedi.
Hüsrev: "Gönülden mi bu denli âşık oldun?" dedi.
Ferhad: "Sen gönülden diyorsun, bense candan!" dedi.
Hüsrev: "Eğer biri onu ele geçirirse?" dedi.
Ferhad: "Taş bile olsa demir yutar" dedi.
Hüsrev: "Eğer ona giden bir yol bulamazsan?" dedi.
Ferhad: "Uzaktan, Ay’ın içinde onu seyretmek de yeterli" dedi.
Hüsrev: "Aydan uzak kalmak yakışık almaz" dedi.
Ferhad: "Perişan âşığa Ay’dan uzak olmak daha evladır," dedi.
Hüsrev: "Eğer sahip olduğun her şeyi isterse?" dedi.
Ferhad: "Bunu Tanrı’dan yakararak dilerim" dedi.
Hüsrev: "Eğer başını verince ondan razı olacağını anlarsan?"
Ferhad: "Bu borcu boynumdan atar başımı feda ederim" dedi. [13]
Zamanla Hüsrev de Ferhad’ın durumunu sezmeye başlar. Ferhad'ın Şirin’e olan aşkını açıkça konuşur; onun aşkının niteliğini ve derinliğini ölçmek adına, çeşitli zorluklar karşısında ne yapacağını, hangi tehlikelere göğüs gereceğini sorgular. Ferhad’ın her soruya verdiği cevaplar, kendinden geçmiş, hür bir aşığın tutumunu yansıtır; o, canını esirgemeyen ve her türlü endişenin ötesinde bir sadakatle hareket eden biridir: [14]
Hüsrev: "Şirin’in aşkı sende nasıl?" dedi.
Ferhad: "Şirin canımdan da ötedir" dedi.
Hüsrev: "Her gece onu mehtap gibi görür müsün?" dedi.
Ferhad: "Evet, uyku geldiğinde; ama uyku ne gezer?" dedi.
Hüsrev: "Gönlünü onun sevgisinden ne zaman temizlersin?"
Ferhad: "Ancak kara toprakta uyuduğum zaman," dedi.
Hüsrev: "Eğer onun sarayına gidersen ne yaparsın?" dedi.
Ferhad: "Bu başımı onun ayaklarının altına atarım" dedi.
Hüsrev: "Eğer o senin gözünü yaralarsa?" dedi.
Ferhad: "Öbür gözümü önüne tutarım" dedi. [15]
Hüsrev yavaş yavaş asıl niyetini açığa vurur. Ferhad'a bu aşktan vazgeçmesini tavsiye eder ve sabırlı olmasını öğütler ve gözdağı verir. Ancak Ferhad'ın bu telkinlere karşı hiçbir zaafı yoktur. Sonunda Hüsrev çaresiz kalınca, son kozunu oynar ve Ferhat'tan Şirin aşkını kalbinden söküp atmasını ister. Bu, Hüsrev'in ağzından çıkan pek de hoş bir söz değildir; çünkü Şirin, bizzat Hüsrev'indir. Bu söz, Ferhad gibi şaşkın ve aşık bir adamı harekete geçirir ve aslında Hüsrev'in bu kibri Ferhad'ın nazarında Hüsrev'in düşüşüdür. Bu bağlamda, Nizamî’nin manzumeleri okur üzerinde derin bir etki bırakarak onu dönüştürebilir, hatta başkalarının zihninde de yeni bir insan inşa etmesine neden olabilir. Şairin bu başarısı, eserin sahibini de aşarak kendisinden sonraki Fars edebiyatı üzerinde silinmez ve derin izler bırakmıştır. [16]
Hüsrev: "Onun dostluğunu hayatından sök at!" dedi.
Ferhad: "Dostlardan böyle bir iş gelmez" dedi.
Hüsrev: "Rahatına bak, bu iş ham bir hayaldir" dedi.
Ferhad: "Rahatlık bana haramdır" dedi.
Hüsrev: "Git ve bu derde sabret" dedi.
Ferhad: "Can varken sabır nasıl mümkün olur?" dedi.
Hüsrev: "Sabretmekten kimse mahcup olmaz" dedi.
Ferhad: "Bunu ancak gönül yapabilir, bendeki ise gönül yok" dedi.
Hüsrev: "Onun güzelliğinin aşkıyla ne haldesin?" dedi.
Ferhad: "Onu hayalinden başka kimse bilemez" dedi.
Hüsrev: "Eğer ben ona aşka ile bir bakarsam?" dedi.
Ferhad: "Bir ah çekerek bütün dünyayı yakarım!" dedi. [17]
Bu diyaloglar, Ferhad'ın aşkının salt bir duygudan öte, dünyevi kuralların, Hüsrev'in otoritesinin üzerinde bir varoluş haline dönüştüğünü göstermektedir.
Hüsrev ise şimdi bilgece bir siyaset izliyor, rakibini uzaklaştırıp sahadan silmeye çalışıyordu. Şaşırtıcı olan şudur ki, bu çabası içinde Şirin’in namusu üzerine yemin ederek Ferhat’ı ikna etmeye çalışıyor ve rakibini, kendi arzularının ve ihtiyaçlarının ağırlığıyla kuşatıyordu. Hiç kuşkusuz, bu sözlerin arkasında derin ve ölçülü bir zekâ gizlidir. [18]
Görünüşe göre Hüsrev, Ferhad’ın bugüne kadar taşla ve dağla nasıl boğuştuğunu, dağı yarmaktan hiç çekinmediğini unutmuştur. Üstelik Ferhat’ın arkasındaki güç, aşkından aldığı azim ve kuvvettir. Bu yüzden Ferhat, Hüsrev’in isteğini kabul eder ancak bunu zorlu bir şarta bağlar: Şirin’den vazgeçmek. Hüsrev’in sesi her ne kadar yumuşak ve rica eder tonda olsa da, Ferhat güçlü bir konumdan konuşmaktadır.
Demir pençeli yiğit (Ferhad) ona cevap verdi: "Hüsrev’in yolundan o taşı kaldırırım.
Ancak bir şartla ki bu hizmeti yaptığımda, bu vazifeyi eksiksiz yerine getirdiğimde
Hüsrev’in gönlü benim rızamı arasın, Şirin’in o şeker dudaklarından vazgeçsin!" [19]
Saltanat koltuğunda oturan Hüsrev, bu sözleri duyduğunda nasıl olur da öfkelenmez, nasıl olur da Ferhad’ın canına kastetmeyi düşünmez? Ancak yine de kendine hâkim olur. Ferhad’ın bu işi bitiremeyeceğini düşünerek, gönül rahatlığıyla onun şartını kabul eder. [20]
Hüsrev, Ferhat'ın cevabı karşısında öyle öfkelendi ki, onu kılıçla cezalandırmak istedi. Ona yeniden seslenerek dedi ki:
Sonra kendi kendine dedi ki: "Bu şarttan ne korkum olur? Emrettiğim şey taştır, toprak değil!
Eğer toprak olsaydı kazılması mümkündü, Peki koca dağ kazılsa bile nereye çekilip atılır?"
Sıcak bir edayla dedi ki: "Evet, şartı kabul ettim. Eğer bu sözümden dönersem adam değilim!
Belini bağla ve elinin gücünü göster, Meydana çık ve maharetini sergile." [21]
Ferhat, dağ yarmaktan çok daha zor bir işin üstesinden gelmişti; o da padişahtan Şirin'den vazgeçmesi için söz almaktı. Bu yüzden dağdan hiç korkmadı ve hiç vakit kaybetmeden dağa doğru yöneldi. Zira gerçek aşıklar, birçok büyük ve imkânsız işi başarmışlardır. [22]
[1]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, Tahran 1403 hş., s. 169.
[2]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 172.
[3]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 172.
[4] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şîrîn, Bölüm 70.
[5]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 174.
[6]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 175.
[7]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 176.
[8]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 176.
[9] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 56.
[10]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 178.
[11]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 179.
[12]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 180.
[13] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 57.
[14]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 180.
[15] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 57.
[16]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 181.
[17] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 57.
[18]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 183.
[19] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 57.
[20]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 185.
[21] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 57.
Yeni yorum ekle