Yamalı Bohça

Edebiyat

Yamalı Bohça

Ülkü Yalım Günay

 

      “Neden her gün bu lâmba camlarını ovuyorsun?”

 

      “Çünkü yandığında fitil is çıkarıyor, cam simsiyah oluyor. Öylece kalırsa hiç ışık vermez.”

 

      Küçük teyzem ciddiyetle sürdürüyor işini. Temiz bir bezi elindeki çubuğa doluyor, lâmba camının içine sokup çeviriyor. Camdaki is, olduğu gibi beze sıvanıyor. Camın iyice temizlenmesi için, bu işlemi defalarca yinelemesi gerekiyor. Merakla baktığımı görünce, “Çok dikkatli olmak lâzım.” diyor. “Yoksa cam, çıt diye kırılır.”

       Karanlığın çökmesiyle yakılan bu lâmbaların yetersiz ışığında ev halkının devinen, sessiz gölgeleri, İkinci Cihan Harbi’nde, geceleri karartılan ev içlerinin korkularını çağrıştırıyor bana. Anneannemlerde kaldığım günler, geceyle birlikte başlayan huysuzluklarımın, titrek fitilin solgun ışığında, yüksek tavanlarda ve duvarlarda gezinen bu gizemli gölgelerle ilgili olduğunu herkesten saklıyorum.

Bu karabasan üreticileri hakkında başka bir şey de sormuyorum teyzeme.

        Epeydir evin yaşam alanı, usul ama kaçınılmaz geri çekilmelerle daraldığından, her iş için kullanılan selamlığa sığınılmıştı. Tüm duvarları, ceviz ağacından, oymalı kaplamalarla çevrelenmiş selamlık, geceleri büsbütün karanlık olurdu. Dolap kapaklarındaki, nişlerdeki gölgeler devlere dönüşür, bir belirip bir yiten bu devlerden en az savaş canavarından korktuğum kadar korkardım.

        Odanın üç yanını çevreleyen, yastıklarının üzerine oyalı örtüler örtülmüş yerli sedirin bir köşesi benim için yatağa dönüştürüldüğünde, yorganın içine erkenden girip, kötü şeyler çağrıştıran bu görüntülerden kurtulmaya çalışırdım. Anneannemin seccadesi hemen yakınımda bir yerde olurdu. Başıma çektiğim yorganın içinde, onun mırıltılarını ve koca çalar saatinin tik taklarını dinleyerek uyumaya çabalardım. Namazdan sonra, iyice kıstığı lâmbanın ölgün ışığında, uzun uzun oturup akik tespihini çekerek dua ederdi. Orada oluşunu bilmek ve mırıltılarını duymak, büyümeye can atsa da hâlâ küçük yüreğim için güven vericiydi. Uyku beni elimden tutup kısıtlı deneyimlerimle yaratılmış naif düşlere doğru sürüklerken, yarı karanlığın ve yüksek tavanların etkisiyle oda, çoktan doğaüstü olayların yaşandığı bir masal mekânına dönüşmüş olurdu.

 

       İşte o zaman, anneannem de seccadesinin üzerinde havalanıp yükselir, uzun bir süre yukarıda dolaşıp aşağıyı denetledikten sonra, gelip yeniden yanımdaki yerine konardı. Tespihinin sesi de kâh uzaklaşır, kâh yaklaşırdı. Aşağı doğru indiğinde, okuduğu duanın birkaç kelimesini yüksek sesle söylemesi; “Kıpırdanmayı bırak, uyu artık” uyarısıydı benim için. Sesinin bu tonu, kedisi Güççük yasak olan bir şeyi yaptığındaki azar tonuydu.

 

      Bu karanlıkta dışarıya, o ürkünç helâya gitmeyelim diye tedâriklediği oturak için ona minnet duyardım. Ancak, ikinci bir sorun daha vardı geceyle birlikte gelen. Evin koca, asık suratlı, kıymetli kedisi. Anneannem, geceleri onu içeri alır, o da gelip gelip benim ayakucuma sokulurdu. Bu koca yaratığın, en küçük bir kıpırtıda hemen avcılık damarı kabarır, ayak parmaklarımı fare gibi yakalayıverirdi. Hiç sevmezdim bu kediyi. Ayaklarımı karnıma çekip büzülür, kımıldamamaya çalışırdım. Bir yandan içimi saran endişeleri anneannemden saklarken, bir yandan evimizi, kendi yatağımı özler, bunalırdım.  

       Kedinin adı “Küçük” tü. Anneannem Güççük derdi ona. “Bunun neresi küçük, eşek kadar kedi” demiştim bir keresinde, çok gülmüştü. Aldığında minicik bir yavruymuş. “Bu eski, her yanı dökülen evde, kedisiz olmaz gülüm.” demişti. Bir evin eskiliğinin, bir kediyle olan ilişkisi, kafamı çok meşgul edecekti sonraki günler.

       İki teyzem de derin uykulardayken, anneannemin geceleri oturup dayımı beklediğini, kendisi hiçbir şey söylemese de onu merak ettiğini bilirdim. Fısıltılı dualarının, çevresine üflediği nefesin, tespihi her devredişindeki düşüncelerinin, dayıma ulaşmasını dilediğini de.

       Dayım, askerden döndükten sonra, uzun süre aylak aylak dolaştı. Bulunan işleri beğenmediği söyleniyordu. Her akşam, kendisine hayır diyemeyeceğini bildiği annesinin elinde avucunda ne varsa – nereden bulduğunu hiç sormadan- alıp sokağa gidiyordu. Geceleri yatmayıp dönmesini beklediği için de kızıyordu ona. Döndüğünde, yarı kızgın yarı sitemli “Niye yatıp uyumadın bu saate kadar be anacım?” dediğini duyardım hep. Yürüyüşünde bir dengesizlik mi olurdu, yoksa bana mı öyle gelirdi. Anneannem oğlunu büyük bir hoşgörü ile, sırtına küçük küçük vurarak yönlendirir, odasına götürürdü. Dayım geceleri nereye giderdi, anneannem onu neden böyle endişeler içinde beklerdi bilmezdim. Sezgilerim, dayımın annesini çok üzdüğünü söylerdi bana.

         Pembe opal gaz hazneleri, kristal camları olan bir çift çok şık lâmba için ikisinin tartıştıklarını duymuştum bir akşam. Anneannem onları, eski günlerden yadigâr diye saklıyordu. Arada bir dolaptan çıkarıyor, tozlarını alıp yeniden koyuyordu yerine. Her gün kullanılan, camlarını ovup parlatma görevini en küçük teyzemin üstlendiği, harc-ı âlem lâmbalara hiç benzemiyordu onlar. Gaz haznesinin üzerine bilezik gibi geçen, büyüleyici kıvrımlarla işlenmiş pembe camdan süs parçalarını hayranlıkla seyrederdim. Dayım sonunda o güzelim lâmbaları, anneannemin elinden almayı başardı mı bilmiyorum. Daha sonra onları hiç görmedim, tozlarının alındığına da tanık olmadım.

        Dayıma çok düşkündü anneannem. “Adağım var” diyerek yedi yaşına kadar emzirmiş. Koca oğlan, oyundan gelir, emerken çevresindekiler görmesin diye annesinin tülbendiyle yüzünü kapatırmış. Ancak okula başladığı yıl vazgeçmiş emmekten. Anneannemle birlikte, ablaları da dayımı şımartma yarışına katılırdı. O da bunun keyfini çıkarırdı bir güzel. Dedem, onu kızlarından ayırır mıydı bilemem. Ama anneannem için toz kondurmadığı oğlu bir yana, kızları bir yanaydı. Askerden döndükten sonra, uzunca bir süre işsiz güçsüz gezmesine, serserilik etmesine anneannem üzülmesin diye kimse bir şey söyleyemedi.

         Annemden duymuştum; yalnızca babam dayımın okuması için çok çaba harcamış. Yakından ilgilenmiş onunla. Okuldan devamsızlık şikâyetleri geldikçe, önüne alır, bazen sert çıkar, bazen yumuşaklıkla nasihat edermiş. Sözlerinin hiçbir faydası olmamış.

         Dayımın ilkokulu zar zor bitirip eğitimi terk ettiğini öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Ben, okula giden ablamı deliler gibi kıskandığımdan, dayımın okulu sevmemesine akıl sır erdirememiştim.

         Anneannem, biricik oğluna babamın yaptığı baskılardan hiç mi hiç hoşlanmazmış. Babama bir şey söyleyemese de oğlunun eniştesi karşısında utanıp sıkılmasından, kızarıp terlemesinden mutsuz olurmuş. “Herkesin okuması şart mı?” dermiş anneme ara sıra, gizli bir sitemle.

          Herkesin korkuyla beklediği gibi, genç Türkiye Cumhuriyeti İkinci Dünya Savaşa’na girmemeyi başarmasıyla, sorunsuz bir askerlik yapan dayımın, dönüp geldiğinde, okumak kadar, çalışmayı da sevmediği çıkmıştı ortaya. Bu kez babam, “bir baltaya sap olmak” gibi, yine hiç anlamadığım bir nedenle dayımın çalışması gerektiğini söylüyordu. Ona işler buluyordu. Ama dayım hangi işe girdiyse, kısa zamanda çıktı. Anneannemin istediği gibi, namazında niyazında da değildi üstelik. Anneannem en çok buna üzülüyordu. “Kız kovalıyor” diyordu büyükler. Bu sanırım annemin sebze bahçesine girip eşelenen komşu tavuklarını kovalamam gibi bir şeydi. Benim için tavuk kovalamak çok eğlenceli bir oyundu. Dayım kızları niçin kovalıyordu Allah bilir.

         Gece karanlık bastığında duyduğum tedirginlik, gündüz uçup gidiyordu. Geniş avluda, tavanı çökmüş, kocaman, taştan ocaklarını otların bürüdüğü tokhanenin yıkıntılarında bir sürü oyun buluyordum kendime. Yüksek taş merdivenleri zar zor tırmanıp yukarıdaki, önünde geniş bir taşlığı olan tek odaya çıkıyor, Singer dikiş makinesiyle dikiş diken masalcı teyzemi izliyor, sonra iniyor binek taşına tırmanıp atlıyordum. Merdivenin yaslandığı yüksek duvarın, sonradan örüldüğünü, o duvarın evin haremliğini, geniş bölümü öbür yanda kalacak biçimde ikiye böldüğünü öğrenmeme daha çok vardı.

 

      “Anneannem, yukarda, odanın önündeki taşlıkta - bu taşlığın altı seyis odasıydı-  yer minderine oturur yamalı bohça dikerdi. Elinde kartondan kesilmiş üçgen biçiminde bir kalıp olurdu hep. Çoğunu annemin verdiği ya da masalcı teyzemin garip elbiseler dikmek için kırptığı küçük kumaş parçalarından birini alır, bu kalıbı üzerine koyup bir üçgen keser, sonra dört üçgeni el dikişiyle birleştirip kareler elde ederdi. Kareleri de birbiriyle birleştirerek, bohçalar, yatak örtüleri, yastıklar yapardı.

       Burnunun üzerine düşmüş gözlüğünü arada işaret parmağı ile yukarı iter, hiç usanmadan büyük bir ciddiyetle çalışırdı. Oturup onu seyretmeyi severdim. Sanırım gözleri iyi görmüyor artık, dikişler iri iri oluyordu. Ama o, hiç usanmadan sürdürürdü işini.”

       O gün karşıısına oturup merakla kendisini izlediğimi görünce, yanında duran şişkince bir bohçayı açıp özenle katlanmış bir örtüyü alıyor içinden; “Al bu senin için yaptım, benden yadigâr olsun.” diyor. Seviniyorum, dünyalar benim oluyor. Örtüyü açıyorum, tanıdığım parçaları gösteriyorum;  “Bak anneanne, bu benim entarimin parçası, bu da ablamınki, a bu da teyzemin kırmızı çizgili elbisesinden.”

        Eve gider gitmez hemen babama sorup “yadigâr”ın anlamını öğrenmeye karar veriyorum. Anneannemi öpüp teşekkür ediyorum.

 

      “Bu Eylül okula başlayacaksın, seviniyor musun” diye soruyor sonra,

 

      “Evet anneanne, çok seviniyorum, kitap okuyacağım diye heyecanlanıyorum.”

 

      “Ne olmak istiyorsun?”

 

       “Öğretmen” diye atılıyorum hemen.

 

       “İlk maaşınla sen de bana bir yadigâr alacaksın, söz mü?

 

       “Peki.”

 

       “Ablam konservatuara  gidecekmiş.” diyorum, “O öğretmen olmak istemiyor.

 

       Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme, “orası nere ki?” diye soruyor. Gülmekten bayılıyorum.

       Sonra da bilmiş bilmiş, “konservatuara işte.” diyorum, onu şaşırtmak için. Öyle de oluyor gerçekten. Başını işinden kaldırıp yüzüme dalgın dalgın bakıyor.

       Ablamın, mahallenin çocuklarını toplayıp, yazdığı oyunları sahneye koymak için nasıl çırpındığı geliyor gözlerimin önüne. Rol dağıtımı sırasında çıkan kavgalar, bağrışmalar, sonra da sonu gelmez provalarla çocuklara bir şeyler öğretme çabası. O, Halkevi’ndeki bir oyunda, oynadığı rolle, ünlü olmuş bir sanatçı artık, bu yüzden çocuklar ablama hiç karşı gelemiyor. Baş rolü kapma kavgaları, onun kararıyla son buluyor. Oynadığı oyunu, Halkevi’nde ailecek seyrettiğimiz gün, aldığı alkışları ve duyduğumuz mutluluğu anımsıyorum. Oyunculuğa pek hevesim olmadığından, onun bu yeteneğini pek kıskanmıyordum açıkçası.

 

      “Ama bunları anneanneme nasıl anlatmalı.”

 

      “Bak anneanne, hani sen bir gün bizdeyken, ablamın arkadaşlarından biri namaz bürgünü beline bağlamış, tespihini de kolye yapmış diye kızmıştın ya. Hani Pakize Teyze’nin oğlu da iğini kılıç yapıp yünlerini dolaştırmıştı, hatırladın mı?” diyorum. “Aynı gün annemin topuklu ayakkabısı da ortadan ikiye bölünmüştü.”  Bunu içimden söylüyorum. “Eeeee” diyor. “İşte onlar tiyatroculuk oynuyorlardı. Konservatuar bunun okuluymuş” diyorum.

        “Tövbe tövbe, hokkabazlar.” demekle yetiniyor anneannem. Belki gözünün önünde hiçbir şey canlanmıyor, kim bilir. Sonra da yamalı bohçasına dönüyor yeniden.

         Teyzemin dikiş makinesi tıkırtıları, taş ustalarının havayı saran keski sesleri bir an için kesiliyor. Ezan sesi yükseliyor birden; “Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı’dan başka yoktur tapacak.”

 

                                                           ***

      “Oraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Çocukken hiç tek başıma yaptığım bir iş değil bu. Annem ve kardeşlerimle bir faytondan inmemiz, sonra da ağır tokmağı çiçek biçimindeki demire vurarak kapıyı çalmamız gerekmiyor muydu? Bizi getiren fayton sürücüsü, arabasını geri geri sürerek çıkmaz sokaktan çıkmaya çalışırken kapı da bize açılmış olmalıydı.

        Oysa şimdi, koca kapının önünde yapayalnız bakınıyor, açılsın diye bekliyorum. Mahallenin çocukları yine çevremi saracaklarmış gibi bir endişe var yüreğimde. Hafif, ılık bir yağmur yağıyor. Yolun ortasındaki çukurdan akan ince suya basmamak için çaba gösteriyorum. Kendimi yapayalnız hissetmenin ürpertisiyle üşüyorum biraz. Ya da korkuyorum, titremem ondan.  Sanki habersiz yakalanmışım bu yağmura, yağmurluğum, şemsiyem yok, çisil çisil ıslanıyorum

       Kapının el biçimindeki tokmağını yeniden, aşınmış demir çiçeğe vurup bekliyorum. Açılmıyor. Ağırlığımı verdiğim ayağımı değiştirip yeniden vuruyorum. Açılmıyor.

      Çıkmaz sokağın başında biri beliriyor sonra, “neneni mi aradın sen?” diye soruyor bana. “O çok uzun zamandır evde yok.” Kekeliyorum, “İlk maaşımla ona bir armağan almıştım da.”  İhtiyar beni duymuyor.

      Çevreme umutsuzca bakınırken, dayımı görüyorum birden karşıda. Elinde evin koca anahtarı, gülerek sallıyor bana, derken bir anda bulut gibi dağılıp gidiyor. Dayıma kızıyorum önce, gelip kapıyı açmadı diye. Sonra, bir düşte olduğumu anımsıyorum. Düşlerde kapı açmak için anahtar gerekmez ki… İtiyorum açılıyor kapı, giriyorum.

       Koca avluda bir telaş bir telaş.  Adamlar, içeri dışarı koşturuyor, evin tüm ahşaplarını, demirlerini, direklerini söküp söküp koca bir kamyona yüklüyorlar. Ortalık toz duman. Az önce sokağın başında gördüğüm dayım, bu kez avluda,  fısıl fısıl bir şeyler konuşuyor adamlarla. Anneannemden yana hiç bakmıyor.

Anneannem binektaşına oturmuş, gövdesini derinden sarsan bir ağıt tutturmuş,  ağlıyor. Bürgüsünün ucuyla gözlerini kuruluyor ara sıra. Hemen yanına, dizlerinin dibine oturuyorum. Adamlar girip çıkmayı sürdürürken o, saçlarımı okşamaya başlıyor. “Dayın” diyor gözyaşları arasında, “biraz paraya sıkışmış da.”

       Belki yüzlerce kez tanık olduğum ve beni çok kızdıran; ne olursa olsun, biricik oğlunu hep haklı çıkarma ve koruma çabası, bu kez içimi sızlatıyor, kızamıyorum. Öyle dokunaklı bir hâli var ki, ben de ağlıyorum onunla birlikte, hem de hıçkıra hıçkıra.  Avucunda, zeytin çekirdeklerinden yapılmış bir tespihi tutuyor sıkı sıkı.   

      Evin kıyısı köşesi, kuytusu bucağı gizlerini yitiriyor usul usul. Güççük’ün fare yakaladığı deliklere molozlar doluyor. Koca konak, sıradan bir yıkıntıya dönüşürken, dedemin yumuşak sesi, kervanın ayak izleri, ocaklardaki harlı ateşler siliniyor. Üzerinden onlarca kez atladığım binektaşı, sıradan bir kaya parçası oluveriyor. Helânın damındaki papatyalar bile kurumuş.

 

                                                                  ***

 

        Hıçkırıklar içinde uyanıyorum. Bu, öğretmen olarak ilk maaşımı aldığım günün gecesi. Anneanneme bir yadigâr veremedim. Artık ne o var ne de dayım. Ne bir zamanlar avlusuna kervan konan ev ne mal ne mülk. Akik tespihi bile yok olmuş.

 

      Ondan bana kalan tek şey, elleriyle diktiği yamalı bohça.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.