Din Kültür İlişkisi

Felsefe

Din Kültür İlişkisi

Fahri Atasoy

Din nedir diye sorulduğunda farklı bakış açılarından farklı cevaplar verebiliriz. Felsefenin ilk sorguladığı alan insanın içinde yaşadığı evrendir. Evrenin içinde doğa ve gökyüzü insanı adeta sarmalar. İnsan da ilk muhatap olduğu etkileşime girdiği doğanın varlığını sorgulamaya girişir. Doğa üzerine düşünmek ilk felsefenin ortaya çıkmasına sebep olur. Doğa filozofları insanın temel duyularını kullanır. Duyularla elde ettiği verilerle düşünmeye çalışır. Platon ilk defa Sokrates üzerinden duyularla yetinmenin bir mağaraya hapsolmak gibi olduğunu iddia eder. O zaman insanın esir kaldığı mağaradan çıkıp gerçek alemle tanışması ve bilgisini elde etmesi bir amaç haline gelir. İnsanı mağara zindanından çıkartacak tek güç akıldır. Gördüklerinin ve algıladıklarının hayalden ibaret olduğunu düşünen Sokrates, asıl olana yönelir. Asıl olan gördüklerimizin ötesindeki düşünce tarzındaki idealardır. Zamanındaki bütün temel kabullere aykırı düşer. Ancak İlk Çağ’a egemen olan düşünce yapısı duyulara dayalı algılama seviyesindedir. Yani Tanrı dedikleri mitolojik varlıklar da algılanabilir durumdadır. Bu dönemde kültürel bir dinden bahsetmek mümkündür.

Orta Çağ olarak sınıflandırılan tarihsel dönemin en ayırt edici vasfı semavi veya metafizik olarak adlandırılan dinlerin yayılması ve hüküm sürmesidir. Burada doğanın parçası olan ve algılanabilir Tanrılar söz konusu değildir. İlk defa insanoğlu yaratıcı ama görünmez Tanrı ile tanışır. Tanrı kendisi hakkında bilgi vermek için insanlar arasından peygamberler seçmektedir ve insanlara bazı kutsal mesajlar iletmektedir. Bu mesajlar kutsal kitaplar olarak insanlığın hayatına girecektir ve uzun süre büyük kitleleri etkileyecektir. Toplumsal hayatta etkili olan ilk kitap Tevrat’tır. İkinci kitap İncil ve üçüncüsü Kuran’dır. Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet adı verilen dinler toplumlar tarafından benimsendikçe önemli belirleyiciler ve kültür kaynağı olmuşlardır. Sistematik din kavramını bu üç ilahi din üzerinden tanımlamak ve değerlendirmek mümkündür. İlk Çağ dinleri bunlardan çok farklıdır. Antropoloji onları incelemeye devam edebilir ancak günümüzde bile hayatımızda etkili olan üç din önemlidir.

Her din belli bir zaman diliminde belli bir toplumsal kültürel yapı içine gelmiştir. İslam dini altıncı yüzyılda Arabistan yarımadasında Arap soylu kabillerin yaşadığı bir ortamda gelmiştir. Geldiği dönemde insanlar Tanrı diyerek putlara tapmakta ve bazı törensel ibadetler yapmaktadır. Giyimleri, yemekleri, sosyal hayatları dönemin kültürel yapısını yansıtır. Abdullah oğlu Muhammed bu topluluğun içinde erdemli, çalışkan, güvenilir birisidir. Vahiy gelmeye başladıktan sonra kendi kabilesine karşı ters düşmüştür. Atalarımızın dinini mi ortadan kaldıracaksın diye tepki göstermişlerdir. Toplumlar yerleşik kültürleri kolay kolay terk etmezler. Kureyşliler de Muhammed’i ikna etmek için bir heyetle yanına gitmişler ve bu davandan vazgeç ne istersen verelim demişlerdir. Halbuki Muhammed Allah tarafından ilahi mesajı insanlara ulaştırmak için görevlendirilmiş biridir. Bu kutsal mesajı ulaştırmakta oldukça zorlandığını görüyoruz. Bir dinin kültürelleşmesi ve toplum tarafından kutsanması değişim için bir zırh gibidir. Dokunulmazlık sağlar. İslam Peygamberinin başarılı mücadelesiyle din kendisi hayattayken ciddi oranda yayılmıştır. Kendisinden sonra ise daha güçlü ve hızlı yayıldığına tarih şahittir.

Felsefi olarak gerçek dinin çerçevesini anlamlar dünyası oluşturur. Vahiy bilgisi neyi kastediyor, neleri emrediyor ve neleri yasaklıyor diye bakmak gerekir. Bunları anlayacağımız yer kutsal metinlerdir ve anlaşılması için üzerinde düşünülmesi gerekir. Vahiy bilgisi karşısında din teslimiyet ister ama anlaşılmasını ve doğru uygulanmasını da ister. Birisini ihmal ettiğinizde aksaklık başlar. Üstelik Kuran’da pek çok kere akletmek, ibret almak, ders çıkartmak vurguları yer alır. Akıl ve iman birbirini tamamlar. Her ikisi için de ana kaynak vahiy yoluyla tebliğ edilen dindir. Dinin bu kısmına ‘öğreti’ diyebiliriz. İslam öğretisi Hz. Muhammed’e bildirilen Kuran’ı Kerim’dir. Peygamber başta olmak üzere bütün insanlar bu öğretinin ana mesajını anlamak ve hayatında uygulamakla sorumludur. Bu süreçte Peygamber insanlara dinin öğretisini doğru anlaşılması için kılavuzluk yapar. İnsanlar O’nun yorumları ve uygulamaları üzerinden hareket ederler. Nihayetinde insan anlayabileceği, kavrayabileceği, düşünebileceği kadarıyla İslam öğretisinden feyz ve ilham alır. Kendi inanç dünyasını inşa eder. Fakat din toplumsallaştığında bu inşa işi karmaşıklaşır ve kurumsallaştıkça birey olan insanın elinden alınır. Bireyin Tanrı ve din ile muhatap olması engellenir. Bu durum sosyolojiktir ve irdelenmesi gerekir.

Yazının başlığında dinin kültür haline gelmesi vurgulandı. Aslında yazının temel amacı bu noktayı tartışmak. Bizim dinler tarihine baktığımızda gördüğümüz şey genellikle dinin öğretisi değil, kültürel-toplumsal hale gelmiş kısmıdır. Örneğin Hıristiyanlıktan bahsederken kiliseler, manastırlar, rahipler, papazlar, mezhepler, İncil nüshaları vs. akla gelir. Orta Çağ anlatan kitaplarda bunu net olarak görürsünüz. Benzeri şekilde İslam dini ile insanların ilişkisinden doğan bir yığın olay ve kültür unsuru vardır. İslam öğretisi insanlara bilgi, ilke, ufuk ve ilham vermiştir. İslam tarihi böyle ortaya çıkmıştır. Din öğretisi ile insanların anlama ve uygulama ilişkisi bilimin inceleme konusudur. Ortaya çıkan birikim kültür ve medeniyet olarak karşımıza çıkar. Her zaman olumlu yansımaz bazen de Bedevilik, Haricilik, Haşhaşilik gibi zararlı yorumlar ve uygulamalar yaratır. Çatışmalara, ihtilaflara, ayrışmalara, kavgalara sebep olur. Peygamberin eşi Ayşe ile damadı Ali arasında yaşanan Cemel savaşı ilk örnektir. Aynı din, aynı peygamber, aynı Müslümanlar ve aralarındaki ihtilaf savaşa kadar gidiyor. Sonrasında Kerbela gibi pek çok trajik olay var. Her biri inceleme konusu.

İslam dini güçlü ve etkileyici bir öğretiye sahip. Muhatap olanlar bu dinin öğretisinden ilham alarak yeni şeyler üretmişlerdir. Bu üretilen şeylerin temel dayanağı dinin vahiyden kaynaklanan öğretisi olsa da sonuçları insanidir. Bir insanın Allah’ın mesajından anladığı, etkilendiği, sezdiği kadarı söylemlerine, eserlerine, hükümlerine yansıyacaktır. Bunu kutsamak dini asıl mecrasından çıkartmak ve öznelleştirmek olur. İslam tarihinde bu hata çok fazla yapılmış ve halen yapılmaya devam etmektedir. Kendisini İslam alimi görenlerin tavırları genellikle, “benim İslam’dan anladığım budur” yerine “İslam böyle emrediyor” şeklinde gözlenmektedir. Özellikle dini ilimler diye adlandırılan alanda bu hata çok yapılmaktadır. Halbuki İslam insanlara hitap eder ve her insan kendi kapasitesi ve kültürü ölçüsünde o mesajdan feyz ve ilham alır. Hayatına katar ve davranışlarına yansıtır. Sanat yapan sanatına, felsefe yapan düşüncesine, ticaret yapan ticaretine, yemek yapan yemeğine, ev veya bina yapan eserine yansıtır. Artık din kültür üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Bu kültür yaratıcılığıyla ortaya muhteşem bir İslam medeniyeti çıkar. Bu ilişkiyi bilimsel olarak analiz etmek gerekir.

Din öğretisinden etkilenmenin toplumsal temelli yanları vardır. Araplar, Farslar, Türkler, Hintliler ve diğer milliyetlerden Müslümanlar kendi kültür kalıplarıyla İslam öğretisinden pay alırlar. Her birinin dini kendi toplumsal hayatına uygulaması ve yansıtması farklı olabilir. Fakat bu yansımalar dinin aslı gibi algılanabilir. Halbuki din aynı kaynaktan gelse de anlaşılmada ve uygulamada farklılaşmaya başlamıştır. Bu bağlamda karşımıza Arap Müslümanlığı, Fars Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı gibi örnekler çıkar. Hatta bu farklılaşma dönemsel olarak bile değişebilir. Suudi Arabistan’da Vehhabîlik, Afganistan’da Taliban, İran’da Şiilik, Türkiye’de Laiklik özelliklerinin öne çıkması kültürel ve dönemseldir. Bu durum tamamen uygulama tecrübesine ve dini kaynaktan etkilenme derecesine bağlıdır. Allah’ın dini insanlar tarafından kurumsallaştırıldığında kültürelleşmiş biçime dönüşür. Sosyolojik olarak ifade edecek olursak Allah’ın dini olarak tanımlanan kısmı kuramsal, diğerleri olgusal-kültüreldir. Felsefede maddi niteliği olamayan bir düşüncenin nesnelleşmesi-gerçeklenmesi gibidir.

Bir dinin toplum hayatında görünür hale gelmesinde en önemli alan kültürdür. Kültürde o toplumun dininin yansımalarını anında görürsünüz. Örneğin Türklerin Batıya ilerlemesi esnasında fethettikleri ve yerleştikleri topraklarda ilk göstergeleri camileridir. Hıristiyan dininin yaygın olduğu bu beldelerde zaten var olan kiliseler karşısında farklılığı camiler temsil eder. Cami her ne kadar İslam dinini temsil etse de kültürel bir unsurdur. Türk camileri kendine özgü mimarisiyle ve bir beldede üstlendiği işleviyle kimlik kazanmıştır. Hatta hem dini hem milliyeti temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bu durumu Şair M. Emin Yurdakul bir şiirinde “Bir yerin adına denince Türk ülkesi gözüm bayrak arar, kulağım ezan sesi” dizeleriyle anlatır. Bunlar dini kaynaklı olsa da kültürel simgeler haline gelmiştir. Türk camileri dönemsel ve yöresel olarak da farklı izler taşır. Örneğin Selçuklu döneminde Anadolu’da yapılan ilk camiler Türkistan bölgesi mimarisinin özelliklerini taşır. Sonrasında Osmanlı döneminde mimaride farklılaşma görülür. İnce minareler, hoş kubbeler, güçlü sütunlar, ferah iç mekanlar sağlayan iddialı camiler bir medeniyet göstergesi olmuştur. Selimiye, Süleymaniye ve SultanahmetOsmanlı döneminin sembolleridir. Osmanlı camileri ne Arabistan ne İran ne Mısır ne Türkistan camilerine benzemez. Dinin kültürelleşmesine en çarpıcı örnek mimaride görülebilir.

Kültür alanında dinden kaynaklanan pek çok uygulama ve sembol vardır. Vahiyden kaynaklı olmayan bu uygulamalar o toplumun kültürel geleneklerinden ve yaratıcılığından kaynaklanır. Örnekle anlatacak olursak birisi Dede Korkut hikayeleri olabilir. İslam öncesi Türklerin toplumsal hayatında ozanlar önemli bir yer tutar. Eski inançlar doğrultusunda toplumu aydınlatırlar, nasihatler verirler, törenler yönetirler, iyi dileklerde bulunurlar. Dede Korkut böyle bir ozandır ve İslam dini kabul edildikten sonra hikayeler bu dine uygun olarak anlatılmaya devam eder. İkinci örnekte ozanların geleneksel olarak devlet büyüklerine ve önemli şahsiyetlere övgü şiirleri vardır ve Süleyman Çelebi İslam Peygamberi ve dini üzerine muhteşem bir şiir söylemiştir. Türkler arasında bu şiir bir tören formu haline gelmiştir. Yüzyıllardan beri dini merasim olarak okunmaya devam etmektedir. Dini hayatı canlı tutmaya katkı sağlamaktadır. Benzeri şekilde Yunus Emre şiirlerinin dini musiki formunda ilahi olarak söylenegelmesi aynı şekildedir. Din Tanrı ile irtibat halinde olmanın formel yolu olarak düşünülürse, bu tür kültür unsurları formel olanın dışında samimiyet göstergesi gibidir. Tasavvuf geleneği bu formel olmayan yolu sürekli desteklemiş ve tazelemiştir. Fakat bu alanda yapılanlar vahiy esaslı din alanına girmez.

Vahiy esaslı din öğretisinin zorlandığı alan fıkıh alanıdır. Yani din ve toplumsal hayat düzenlemesinde ihtiyaç duyulan kararları akıl ve bilim yöntemleriyle yapmak gerekmiştir. Dini bilgileri derinlemesine öğrenerek sonuç çıkartmaya çalışan fıkıh alimleri çok önemli problemlerle karşılaşmışlardır. Din açısından bu alan en kritik alandır. Tanrı’nın kitabında açıktan belirtmediği ve Peygamberin uygulamalarında netlik kazanmayan konularda din adına hüküm vermek oldukça tehlikeli bir iştir. İslam dini yayılmaya başladıktan sonra karşılaşılan problemlere dini hükümlerden cevaplar vermek gerekmiştir. Yani ortada bir zaruret vardır ve bir an önce çözülmesi beklenmektedir. Bir anlamda din kaynaklı hukuk sistemi geliştirmeye ihtiyaç vardır. Şeriat denilen uygulamalar bu süreçte kurumsallaşmıştır. Yoksa Kuran’da doğrudan kanun niteliğinde açık emirler çok azdır. Çoğu zaman Kuran düşünmeye, ibret almaya, tavsiyede bulunmaya özen gösterir. Fıkıh alimleri Kuran’dan ve sünnetten anladıklarını kesin hükümlere bağlamışlardır. Aralarında doğal olarak farklı akıl yürütme ve yorumlardan kaynaklı ihtilaflar çıkmıştır. İslam tarihinde bir dönem dinin uygulamalarında büyük kargaşalar doğunca, fıkıh alimleri kendi aralarında dört mezhep üzerinde mutabakat (icma) sağlamışlardır. Doğal olarak bu mezheplerin dışında kalan yorum ve uygulamalar ötekileştirilmiştir. Heteredoks kavramı burada ortaya çıkar. Çoğunluğun mutabakatı ve uygulaması dışında kalan tarikatlar, mezhepler sapık olarak ilan edilir. Görüldüğü gibi süreç tamamen insani esaslarla ilerlemiştir. Yani insan yorumu haricinde hiçbir kutsal kriter yoktur. Din bu alanda da kültür halinde hayatını sürdürmektedir. Burada kıymetli olan bilimsel kaygı ve itinadır.

İslam dininin ilk asırları Müslümanları her konuda başarılı kılan büyük bir motivasyon kaynağı olmasıdır. Devlet kurmaları, siyasal egemenlik savaşları, büyük devletler haline gelmeleri ve geniş coğrafyalarda fetihler gerçekleştirmeleri dikkat çekicidir. Bu durum Dünya Tarihi bakımından da ilgi odağıdır. Doğudan batıya uzanan geniş alanlarda hakimiyet sağlayan Emevî İmparatorluğu tarihteki en büyük siyasi güçlerden birisi olmuştur. Uygulamalarında İslam öğretisine uymayan pek çok konu olmakla birlikte motivasyonunu dinden almıştır. Teori ile pratik her zaman örtüşmez. Türklerle karşılaştıklarında kanlı savaşlar yaşanmış olsa da sonuçta Türklerin Müslüman olmasını sağlayan da onlardır. Dünyanın en parlak medeniyet merkezlerinden birisi olarak Endülüs’ü kuranlar da onlardır. Mesele ne kadar İslam’a uydukları değil, olgusal olarak yeryüzünde ne izler bıraktıklarıdır. Uygulama hatalarıyla sevaplarıyla tamamen insana mahsustur. Kutsal değildir. İşte İslam devleti budur denilecek bir örnek değildir. Emevîler’den sonra devlet kuran Abbasiler de bir Müslüman devlettir ve tamamen kendilerine özgü bir medeniyet kurmuşlardır. Bağdat’ta açtıkları BeytülHikme kurumu sayesinde o güne kadar insanlığın ürettiği bütün bilgileri toplamaya ve Arapça’ya aktarmaya başlamışlardır. Örneği daha önce yoktur ama yeni ve parlak bir medeniyetin ateşini yakmışlardır. Felsefe ve bilim çalışmaları bu dönemde İslam dünyasında alevlenmiş ve üç asır sürecek bir Altın Çağ’ın doğmasına yol açacaktır. Bu durum insanın düşünsel, sanatsal, bilimsel yaratıcılığına imkan verildiğinde neler ortaya çıkacağının delili gibidir. Batı dünyası bunu Yeni Çağ’da ancak başarmıştır. İslam dünyası ise bu iklimi kuruttuğu için o yıllardan beri belini doğrultamamıştır.

Konu hem önemli hem karmaşık hem hüzünlü. Bu yazı sadece bir hatırlatma sağlayabilir. Karşımıza din olarak çıkartılan pek çok uygulamanın aslında dini olmadığını görmek çok zor değildir. Yapılması gereken Kuran’ın emrettiği gibi akletmek ve sorgulamaktır. Felsefe de aslında bunu istemektedir. Yaratıcılığın önünü açacak bir iklim yaratmak için önce ezberlerimizi bozmak gerekir. Bize din olarak dayatılan her şeye iman konusu olarak bakmamayı öğrenmemiz lazım. Bunların büyük çoğunluğu tarihi süreç içinde insanların uygulama tecrübelerinden doğmuştur. Tecrübeye bilimsel olarak yaklaşırsınız ve elde ettiğiniz bilgilerden faydalanırsınız. İman etmezsiniz, kutsamazsınız, dokunulmaz ilan etmezsiniz. Hayat insani olarak yaşanmaktadır. Kutsal olan sadece Tanrının varlığı, kitabı ve peygamberidir. Diğerleri dünyevi ve insanidir.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.