‘’Bedir ile Çebiç’’Yüzyılın Aşkı.

Kültür

‘’Bedir ile Çebiç’’Yüzyılın Aşkı.

Çok değil, oluşumu 20 milyon yıl kadar önce başlayan, son 4 ila 2 milyon yıl öncesinde son halini aldığı, en son Roma madeni paraları, sikkelerinden anlaşılacağı üzere MÖ 230 yılında yeniden faaliyete geçip lav püskürttüğü ve hatta Amasyalı ünlü coğrafyacımız Strabon (MÖ 64, MS 24) iki binyıl önce, adı erken tunç Çağında Kaniş/ Karum diye bilenen, MÖ 11. yy’de antik ismi Mazaka, 2000 yıl öncesinde ise Roma hakimiyetine girince adı Latince, İmparator şehri anlamındaki Caesarea’ya (Kayseri) geldiğinde, Hitit Çağında adı Harhara, Antik çağda ise Argaeus olarak söylenegelen Erciyes dağında kızgın ateş bacalarının bulunduğunu, buradan geceleri lavların çevreye ateş yağdırdığını söylediği, yaz kış tepesinde kar ve buzulun eksik olmadığı, güzel havalarda Karadeniz’den ve Akdeniz’den Karlı tepeleriyle görülebildiği iddia edilen Erciyes Dağının püskürttüğü ve dünya harikası Kapadokya’daki peribacalarını oluşturan lavların oluşturduğu yumuşak arazide, yağmur sularının Erciyes Dağı’ndan aşağıya sel olup akarak meydana getirdiği derin vadilerde oluşan yerleşim yerlerinden Gesi, Koramaz ve Talas gibi Tavlusun vadisindeki Germer Köyünde yaşamış, ölüm döşeğinde yatarken,sıla hasretiyle, yıllardır göremediği memleketi, köyü Germer’in  bereketli volkanik topraklarında yetişen üzümler için, ömrümde böylesine güzel üzüm başka hiçbir yerde yemedim diyen,1878 Kayseri doğumlu halı tüccarı George Kazantzoglou’nun Kermira’lı, bilinen adıyla Germir 1885 doğumlu Athena Shishmanoglou ile 1905 yılında Germir’de evlendikten kısa bir süre sonra göç ettikleri İstanbul’un Kadıköy’ünde George ve Athena’nın çocuğu olarak 7 Eylül 1909 yılında doğan ve dört yıl sonra ailesi ile birlikte 8 Temmuz 1913 yılında önce Almaya akabinde Amerika’ya göçen ve oradaki geçen süre içerisinde tiyatro ve sinemaya gönül veren1934'te New York’ta yönettiği oyunlarla ülke çapında üne kavuşup Broadway'in en iyi yönetmenleri arasına girdikten sonra sinemada da kendini gösteren, Hollywood’a aralarında Marlon Brando başta olmak üzere, Montgomery Clift,Julie Harris, ‘’iyi, Kötü, Çirkin’’ efsane filminin ‘’Çirkin’’iEli Wallach’ı,70’li yılların siyah beyaz televizyonlarında insanları ekrana kilitleyen ünlü dizi San Francisco Sokaklarının teğmen Stone’nu Karl Malden’ıve 1952 yılında yönettiği Viva Zapata filmi ile en iyi yardımcı aktör ödülünü kazanan Antony Quinn gibi birçok ünlü aktörü, aktristi yetiştiren, sahaya süren,1947 yılında yönettiği ‘’Gentleman’s Agreement’’ filminde yer verdiği ve 1999'da Amerikan Film Enstitüsü tarafından Klasik Hollywood Sineması'nın en büyük 12. erkek yıldızı olarak seçtiği Gregory Peck gibi aktörleri dünyaya tanıttığı filminde en iyi yönetmen Oskar ödülünü kazanırken,  söz konusu film, en iyi film ve en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerine de layık görülen, yönettiği ‘’Cennetin Doğusu’’ filmiyle, başrolünde John Steinbeck'in olduğu, bu filmle sinema dünyasına yeni bir gençlik ikonu olacak olan James Dean'i sinemaseverle tanıtın,

 .

.

.

.

Şimdiye kadar yapılmış en iyi filmlerden biri olarak kabul edilen, 1989'da Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihsel veya estetik açıdan önemli" olarak değerlendirilen ilk 25 filmden biri olurken 1997'de ise Amerikan Film Enstitüsü tarafından tüm zamanların en iyi 8. Amerikan filmi olarak derecelendirilen ve ABD Ulusal Film Arşivi'nde korunmak üzere seçilen, yönetmiş olduğu ve Marlon Brando’yu oynattığı ‘Rıhtımlar Üzerinde’’ (On The Waterfront,) filmi ile 1954 yılında 12 dalda Oskar ödülüne aday gösterilen ve 8 dalda ödüle layık görülürken en iyi yönetmen ödülünü alırken, Marlon Brando da en iyi aktör ödülünü kazanır.

.

1948,55,57 ve 1964 yıllarında Altın Küre’de 4,1999 yılında ise 71. Akademi Ödülleri'nde Yaşam boyu Onur Ödülü'ne layık görülen, soğuk savaş dönemi Amerika’daki ‘’Kızıl Korku’’ yıllarında ünlü komünist avcısı senatör Joseph Raymond McCarthy zamanında1952'de Temsilciler Meclisi Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi'nde (HUAC) 8 arkadaşını komünist olması iddiasıyla komiteye ifade vermesiyle ağır eleştirilere uğrayan ve birçok ünlü Amerikalı sanatçı tarafından eleştirilen ancak, sinema yazarı Ian Freer’in "başarıları siyasi tartışmalarla lekelenmiş olsa bile, Hollywood'un ve dünyanın dört bir yanındaki oyuncuların ona olan borcu çok büyük" dediği, ünlü yönetmen Stanley Kubrick ise onu "şüphesiz Amerika'daki en iyi yönetmen ve kullandığı oyuncularla mucizeler yaratabilecek kapasitede" olarak nitelendirdiği ve onu en sert eleştiren Orson Welles ise "O bir hain... ama, çok iyi bir yönetmen" diye eleştirirken bir yandan da hakkını teslim eden, Kayserili ailesi ve İstanbul Kadıköylü hemşerimiz dünyaca ünlü, The New York Times tarafından " Broadway ve Hollywood tarihinin en onurlu ve etkili yönetmenlerinden biri" olarak tanımlanan, Amerikalı film ve tiyatro yönetmeni, yapımcı, senarist ve aktörü Elias Kazancıoğlu, bilinen adıyla Elia Kazan.

.

Elia Kaan’ın, Batı’nın ilk ozanı olarak tanımlanan, MÖ 8.yy’ın ikinci yarısında, Kuzeyde Phokaia (Foça) ile güneyde Miletos (Milet) arasında kalan sahil şeridi, antik ismi ile “İonya” olarak adlandırılan ve Avrupa düşüncesinin, kültürünün doğuşu ile bağlantılı rasyonalizm (akılcılık) prensibinin de doğduğu, oluştuğu Avrupa biliminin ve felsefesinin de ilk temellerinin atıldığı, Avrupa Kültürü’nün beşiğini oluşturan bu bölgenin en önemli yerleşim yerlerinden biri olan Smirna (İzmir) ya da çevresinde yaşadığı varsayılan ve İyonca-Aiolca karışımı bir Anadolu lehçesi ile söylediği ve Avrupa edebiyatının ilk eseri sayılan, İlyada ve Odysseia’nin yaratıcısı, tarihin ilk ve en önemli şairi, ozanı olan Bornovalı Homeros ile kıyasladığı, bu kıyaslamaya ek olarak görece günümüze biraz daha yakın bir dönem yazarlarından, birçok ödülün sahibi olan, birçok kez aday gösterildiği Nobel Edebiyat Ödülü’nü 1999 yılında alan ve 1979 yılında 2. Dünya Savaşı dramını anlatan ‘’Teneke Trampet’’ filmine kaynak olan Teneke Trampet romanının da yazarı ünlü Alman yazar Günter Grass ise, aynı Elia Kazan’ın kıyasladığı gibi, lengüistik yeteneğini 20. yüzyılın en etkili ve önemli yazarları arasında kabul edilen İrlandalı romancı, şair ve edebiyat eleştirmeni, Homeros'un Odysseia'sının bölümlerinin çeşitli edebi stillerde, benzerlikler gösterdiği Ulysses (1922) romanının yazarı James Joyce ile ve yine 20. Yüzyılın en etkili ve önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Amerikan edebiyatının en çok övgü alan yazarlarından ve Güney edebiyatının en büyük yazarı olarak anılan William Faulkner ile kıyasladığı, tarihe adını altın harflerle yazmış Antik çağın ve günümüz dünyasının en önemli ozan ve yazarlar ile aynı seviyede görülüp kıyaslanan ve iltifatlarına mazhar olunan yazarımız;

.

.

Van Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Günseli) köyünden I. Dünya Savaşı’ndaki Rus işgal yüzünden uzun bir göç süreci sonunda Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşen Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin 6 Ekim 1923 yılında Cumhuriyetle yaşıt olarak dünyaya gelen oğulları Kemal Sadık Gökçeli, küçük yaşta bir kaza nedeniyle bir gözünü, 5 yaşındayken ise babasını, Hemite camiinde namaz kılarken öldürülmesiyle kaybeden Kemal, bu travma yüzünden 12 yaşına kadar konuşma zorluğu çeker, Kemal Sadık ilkokulu bitirdikten sonra orta okulu bitiremez ve okulu terk eder. Sancılı bir yaşam sürecinden sonra, edebiyata yeteneği olduğu gözlenen Kemal Sadık, bu yolda gitmeye karar verir ve dönemin ünlü yazarlarıyla tanışan ve yavaş yavaş hikâyelerini yazmaya başlayan, yazılarında destanlardan, ağıtlardan, halk öykülerinden, masallardan, türkülerden ve çağdaş roman tekniklerinden yararlanmış, şiirsel bir söylem, olağan üstü bir düş gücü ile yazmış olduğu yazılarda özgün bir üslup edinen, şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerini kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olmaya başlayan ve yapıtları kırkı aşkın dile çevrilen Kemal Sadık, onlarca ödüle mazhar olurken Fransız Legion d’Honneur Ödülü’nden tutunda Fransa Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı’ndan . Homerus Şiir Ödülü’ne, Almanya’nın Nobel Ödülü sayılan Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nden, T.C. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne sayısız çok kıymetli ödüllere layık görülen ve İlk kez 1960’ta Fransız Combat gazetesi, daha sonra 1987’de İsveç Sanat Akademisi ve Yazarlar Birliği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen, Toros’larda ağaçlarla, sularla, dallarla çiçekler, böcekler, arılarla bile konuşup anlaşan Anadolu’nun ulu çınarı, Türk Edebiyatının kıymetli yazarı Kemal Sadık Gökçeli yani bilinen adıyla Yaşar Kemal’den başkası değildir.

.

.

Elia Kazan’ın antik çağ ozanlarından Homeros, Gunter Grass’ın çağımızın yazarlarından James Joyce ve William Faulkner, estetik bir biçim altında, toplumsal ilişkilerin yapısını derin bir teorik bilgelikle analiz etmesiyle Balzac ile kıyaslanan, sahip olduğu “büyülü gerçekçilik” üslubu ile Anadolu’nun usta kalemi Türk edebiyatının ulu çınarı Yaşar Kemal’in Çukurova’da 1950’li yıllarda Demokrat Parti zamanında yaşanan büyük toplumsal dönüşümü, eski usul toprak sahipliğinin yerine kapitalist çiftçiliğin geçmeye çalışmasıyla yaşanan olayları, feodalizmin çözülmesini, feodal iki ağanın kan davası üzerinden anlatan müthiş ‘’Akçasazın Ağaları’’ roman üçlemesinin yazılmış olan ilk iki romanından  ‘Demirciler Çarşısı Cinayeti’’ ve ‘’Yusufçuk Yusuf ‘’ romanlarının önsözlerinde geçen;

‘’ Bindiler de çektiler gittiler, o iyi insanlar, o dünya güzeli atlara. O yiğitler, o her birisi kaplan örneği şahinler, o ceren gibi atlara bindiler de başlarını aldılar gittiler. Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler.’’ 

Muhteşem büyülü sözünden damıtılarak, arındırılmış, rafine bir halde, herkesin ezbere ama sözün sahibini bilmeden söyleyegeldiği, kalıp haline dönüştürülmüş şekliyle;

‘’O iyi insanlar iyi atlara binip gittiler… ‘’

Son zamanlarda basılı, görsel ve sosyal medyada, yerli yersiz her yitirilen insan için kullanılagelen, bu sözü, ne yazık ki sıkça görmekteyiz ve bu sözün betimlediği insanlarla yakından uzaktan ilgisi olmayanlar hakkında bile kullanılıp bu muhteşem sözün ağırlığına halel getirilip, içinin boşaltıldığını görüyoruz.

Hiç şüphesiz ki bu sözün çok yakıştığı kişiler olabilir ancak, ‘At Üstünde Âşıklar ‘’ tablosunu görünce o efsane sözün, sanki bu muhteşem tablodaki at üstüne binen âşıklar için söylenmiş olacağına insanın gerçekten inanası gelmiyor desek, o söze ve bu tabloda betimlenen insanlara sanki biraz haksızlık edecekmişiz gibi geliyor.

.

At Üstünde Âşıklar muhteşem tablosunda, gökyüzüne doğru kanatlanmış gibi bir kırat, üzerinde çıplak olarak resmedilmiş iki âşık, elinde bağlamasıyla bir erkek ve kaçırdığı, rüzgârda dalgalanan saçlarıyla sevdiği kadın.

MÖ 2. yüzyılda yaşamış olan ve edebiyatta adı tek geçen, Antik Çağın bilinen en usta mozaik sanatçısı Pergamon’lu (Bergama) Sosus’da dahi hayranlık uyandıracak kadar muhteşem bir mozaik desenlere sahip bu eserde, tutkulu âşıkların gökyüzüne kanatlanmış bir atla uzaklara kaçma hayali adeta bir nakış gibi işlenmiş.

Bu düşsel tabloyu vücuda getirip can veren, safi beyaz renkli, ilahi bir asker olarak tasvir edilen, denizler Tanrısı Poseidon’un oğlu, ayrıca Zeus’un oğlu Hektorun’da kardeşi olarak bilinen kanatlı at ‘’Pegasus’’ benzeri bir kırat ile ruhun bedenden kopmadan yapılan astral seyahat misali sevdiği esmer güzeller güzeli kadını kaçırıp, baş başa kalacakları, uzaklara gitme hülyasını düşündüren bu efsane maşuk için;

.

‘’ Gökte ararken yerde bulduğum,  Karadutum, çatal karam, çingenem,   Daha nem olacaktın bir tanem, Gülen ayvam, ağlayan narımsın, Kadınım, kısrağım, karımsın..... Nar tanem, nur tanem, bir tanem, Ağaç isem dalımsın salkım saçak, Petek isem balımsın a gülüm, Günahımsın, vebalimsin.’’ , 

***

‘’ Önde zeytin ağaçları arkasında yar, Sene 1946, Mevsim, Sonbahar, Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim, Dalları neyleyim, Yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim,

Yar yar!. Seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar, Değirmen misali döner başım, Sevda değil bu bir hışım, gel gör beni darmadağın, tel tel çözülüp kalmışım’’

En sevdalısından dizelerin yer aldığı şiirleri kalemindeki mürekkeple değil, yüreğinden gelen, gözlerinden akan, yanaklarından süzülen boncuk, boncuk yaşlarla dizelere döken, ‘’Karadut’’, ‘’Kız Kaçırma’ ’seri tablolarını yaşama geçiren Türk resim sanatının en önemli değerlerinden ressam, şair Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan başkası değildir.

.

Birbirine tutku derecesinde âşık bu iki sevdalının, gezgin ruhlarının gökyüzüne kanatlanmış düşsel bir atla kaçmasını muhteşem bir tablo ile canlandıranın Bedri Rahmi olduğunu öğrendik, peki bu ‘’Karadut’’ ve ‘’Kız Kaçırma’’ serisi tabloların, o sevda yüklü şiirlerin ithaf edildiği, gökyüzüne kaçırmak istediği esmer güzeli, güzeller güzeli Karadut kimdi?

.

.

.

Elia Kazan’ın ailesinin Erciyes Dağı’nın hemen eteklerindeki, yumuşak volkanik arazinin yağmur sularının açtığı derin vadilerindeki yerleşim yerlerinden Tavlusun Vadisinde bulunan Germer köyünde doğduğu gibi hemen yanı başındaki komşu vadide bulunan Talas ilçesinde 1913 yılında doğan ve ilk eğitimine Vart Badrigyan anaokulunda başlayan ve daha sonra ilk ve orta öğrenimini İstanbul Eseyan Lisesi’nde tamamlayıp İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi alırken aynı zamanda Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde (DGSA) dünyaca ünlü soyut heykel üreten ilk Alman sanatçılardan Prof. Dr. Rudolf Belling’in öğrencisi ve Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşlarından biri olan Mari Gerekmezyan’dı.

.

.

Mari’nin DGSA de heykel hocası olan Rudolf Belling, 26 Ağustos 1886‘da Berlin Almanya’da doğmuş ve ileriki yıllarda işletme eğitiminin ardından, 1907 yılında Jean Renaud’nun yanında bir sanat atölyesinde stajını tamamladıktan sonra, Berlin-Charlottenburg Sanat Akademisindeki heykeltıraşlık eğitiminin yanında, 1911–12 yıllarında Prusya Sanatlar Akademisinde Peter Breuer’in yanında yüksek lisans eğitimi almıştır. 1919 yılında Alman dünyasının ilk non-figüratif soyut heykeli olan ünlü eseri Dreiklang (Üçlü Uyum) ile adından bahsettirmiş, ancak Almanya’da başlayan NAZİ baskıları nedeniyle 1933'ten itibaren memleketinde çalışma şansı kalmayan Belling'in çalışmaları, eserleri yozlaşmış sanat olarak damgalanarak, çoğu eritilmiş veya parçalanmıştı.

.

Siyasi görüşleri de Nazi rejimiyle uyuşmadığı için, hem çalışması hem de Berlin'deki Prusya Sanat Akademisi üyeliği yasaklanan Belling, kısa bir süre Amerika’da kalmış ve Almanya’daki artan baskılar neticesinde Yahudi ilk eşinden olan 9 yaşındaki oğlu Thomas’ın Almanya'da tehlikede olması üzerine Almanya'ya geri dönmüş ve oğlunu kurtarmayı başarmış, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin daveti üzerine 1937'de İstanbul’a gelmiş ve 1937-66 yılları arasında İstanbul’da yaşamış, 1954 yılında kendi isteğiyle ayrılıncaya kadar Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü modelaj eğitmenliği ve 1966 yılında ülkesine dönene kadar da İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde modelaj eğitmenliği görevlerini başarıyla sürdürmüştür.

Güzele, iyiye dair ne varsa uzak ara mesafeli olanlar zanneder ki ülkemizde resim, heykel gibi sanatlar Cumhuriyetle başladı. Hele ki heykel kavramına olan tepkisel davranışları görünce bu kişilerin heykel sanatının Osmanlı zamanında, Padişah ve İslam Âleminin Halifesi olan Sultan 2. Abdülhamit Han’ın fermanıyla 1882 yılında kurulmuş olan ‘’Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane ‘’yani şimdiki ismiyle Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretildiğini bilmelerini beklemek çok doğaldır ki biraz zor gibi.

Sanayi-i Nefise ismiyle kurulan okulun ilk heykel eğitimcisi otuz yılı aşkın süre bu görevi sürdüren ilk nesil Türk heykeltıraşlarının yetişmesinde kilit rol oynayan, Roma ve Fransa'da eğitim gören ve İtalyan natüralist akımından etkilenen Oskan Efendi’nin (Yervant Osgan 1855-1914) 1908 yılındaki emekliliğinin ardından öğrencisi İhsan Özsoy bu görevi devralarak 1933 yılındaki emekliliğine kadar kurumda çalışmıştır. Bu okulun ilk müdürü ise, Padişah 2.Abdülhamit Han tarafından 1910 yılında vefat edinceye kadar, ünlü ressamımız dünyaca ünlü ‘’Kaplumbağa Terbiyecisi’’ tablosuyla bilinen Osman Hamdi Bey’dir.

.

.

Günümüzde kadına karşı gösterilen ve kız öğrencilerin eğitim hakkındaki olumsuz tutumları görünce, Osmanlı zamanında1882 yılında açılan, ilk güzel sanatlar okulu olan Sanayi Nefise Mektebinde sadece erkek öğrenciler eğitim alabiliyorken ileriki yıllarda Kadın öğrencilere de güzel sanatlar eğitimi almalarını sağlamak üzere 1 Kasım 1914 tarihinde ‘’İnas (Kız) Sanayi Nefise Mektebi’’nin açılmasını ve kız öğrencilerinde sanat eğitimi alma imkânına, fırsat eşitliğine kavuşmasını görmek o zamana göre çok daha çağdaş, ilerici bir tutum olarak değerlendirmek gerekiyor.

İnas (Kız) Sanayi Nefise Mektebi’nin açılmasıyla birçok kız öğrenci sanat eğitimi için okula kaydolmuştu. 1919 yılında okula kaydolan ve Resim Bölümü'nde Feyhaman Duran'ın öğrencisi olarak başladığı eğitimini, ikinci sene girdiği bir modelaj dersinde kopya ettiği antik büstün heykeltıraş İhsan Özsoy tarafından takdir edilmesi üzerine Heykel Bölümü'nde sürdürmeye karar veren ve ilerleyen yıllarda Cumhuriyet döneminde sınavları başararak ve kadın olmasındaki handikapları da bertaraf ederek İtalya'ya, Taksim’deki Atatürk Anıtını da yapan Pietro Canonica'nın yanına giden daha sonra,  Ermenegildo Luppi'nin atölyesine devam eden Osmanlının ilk kadın heykel öğrencisi, Cumhuriyet döneminin ilk kadın heykeltraşı Sabiha Bengütaş’ın,birçok ünlü kişinin heykeli yanında, Ankara Çankaya Köşkünde bulunan Atatürk ve Mudanya’da bulunan İnönü heykeli en bilinenidir.

.

.

Osmanlı Padişahlarının sanata ve zanaata olan düşkünlükleri bilinen bir gerçektir. İlk tablosunu yaptıran Padişah Fatih Sultan Mehmet olurken ilk heykelini yaptıran Padişah ise Sultan Abdülaziz’dir. Padişahların büyük çoğunluğu şair olup Arapça, Farsça edebiyatına olan vukufiyetleri göz kamaştıracak seviyededir. 

.

.

Fatih Sultan Mehmet ‘’Avni’’  mahlasıyla şiir yazarken Yavuz Sultan Selim Çağatayca şiirler yazarken, Farsça divana sahip tek padişahtı. ‘’Muhibbî’’ ve ‘’Muhib’’ takma adlarını kullanarak şiirler yazan Kanuni’nin 4100 şiiri olduğu bilinmektedir. "Murâdî" mahlası ile şiirler yazan Sultan 4. Murat, "Şah Murad" mahlası ile de hüseyni makamından altı ayrı peşrev besteleyebilmiş kudretli bir şair ve bestekârdı.

Sultan Abdülmecid hat sanatında ise usta seviyede bir sanatçıydı. Kendi döneminde yapılan Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii, Ortaköy ve Tophane Kılıç Ali Paşa Camilerinde bulunan levhaları kendi yazmıştı. Sultan II. Mahmut’un, hat ustalığı ve bestekâr özellikleri üst seviyedeydi, sözleri kendisine ait olan ‘’Hicaz Kalenderi ‘’ en ünlü eseriydi.

Sultan 2. Abdülhamit ise çok usta bir marangoz olduğu Yıldız Sarayı Camisindeki kendinin yaptığı harem ve selamlık mahfillerinin kafeslerinden anlaşılmalıdır. Son padişah Vahdettin ise bestekârlığı ön plandaydı.

Şairliklerinin yanında musikiye olan yeteneklerine diyecek yoktur. Müzikte Makam sahibi 3. Selim’in 100 aşkın bestesi olduğu bilinirken, senfoni besteleyecek kadar yetkin Sultan Abdülaziz müzik konusunda tartışmasız en ilgi çekici padişahtır. Bestelerinden batı formunda olanlardan Invitation ala Valse, La Gondolle Barcarolle, La Harpe Caprice, Melancholy ve Polka isimli eserleri gerçekten övgüye değer çalışmalarıdır. Sultan Abdülaziz sanata olan düşkünlüğüne ek olarak heykelini ve büstünü ilk yaptıran padişah olarak tarihte yerini almıştır. 1869'da İstanbul’a gelen Charles Fuller'e 1872'de mermer büstünü yaptırmış, bunu beğenen padişah kendisini at üzerinde gösteren tunç heykelini sipariş etmiştir. Yurt dışından birçok heykel sipariş etmiş ve bunlardan bilinen en önemli heykel ise İstanbul Kadıköy’de bulunan boğa heykelidir.

.

Sultan Abdülaziz’in oğlu son halife Abdülmecit Efendi ise mükemmel bir ressam olup sanat tarihinde haklı bir yere adını yazdırmıştır.

.

Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine miras kalan Güzel Sanatlar Akademisinde görev alan Rudolf Belling, uzun yıllar Türk heykel sanatında isim yapmış birçok sanatçıyı yetiştirmiştir. Farkına dahi varmadan önünden geçtiğimiz birçok sanat eseri niteliğinde olan heykeller Rudolf Belling’in öğrencileri tarafından yapılmıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse;

Hem Soyut hem de figüratif çalışmalar yapan ve Anıtkabir’in girişinde gördüğümüz, hemen hemen fotoğraf çektirmeden geçemediğimiz İstiklal Kulesi ve Hürriyet Kulesi önündeki kadın ve erkekler, Anıtkabir’deki Aslanlı Yol Hitit Aslanları, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi bahçesindeki Mimar Sinan, Ankara Ziraat Bankasının ikonik binasındaki kurucu başkanı efsane vali Mithat Paşa heykellerini hayata geçiren, heykeltıraşımız Hüseyin Anka Özkan (1909-2001);

.

.

.

Erzurum’a gidip de Havuz Başına gitmeyen yok gibidir. Oradaki Atatürk heykeli Erzurum simgesi olmuş gibidir, keza Samsun’daki ilk Adım Atatürk heykeli, Nevşehir’deki Osmanlının sadrazamı Nevşehirli İbrahim Paşa heykeli, Malatya’daki Atatürk ve İnönü heykellerini görmeyen, bilmeyen yok gibidir. İşte bu heykelleri yapan Belling’in diğer bir öğrencisi Hakkı Atamulu( 1912-2006);

.

.

İlk kadın heykeltıraşlarımızdan ve heykelde soyutlama yapan ilk kadın sanatçımız olan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında 1919’da doğmuş ve erken cumhuriyet döneminde İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat eğitimi almış olan sanat tarihimizdeki öncü kadın heykeltıraşlarımızdan, 1959 yılında Paris Modern Sanatlar Müzesinde düzenlenen International Feminen adlı sergide “Dansöz” adlı eseri ile ikincilik, 1963 yılında Berlin’de “Zenci Başı” adlı eseri ile dördüncülük, 1969 yılında Devlet Resim Heykel yarışmasında ikincilik ve 1973 yılında Cumhuriyetin 50. yılı nedeniyle “Atatürk ve Kompozisyon” eseriyle başarı ödüllerine layık görülen sanatçımız Zerrin Bölükbaşı(1919-2010),

.

.

Cumhuriyetten 3 yıl önce 1920 yılında Mersin'in Mut ilçesinin Kıravga Köyü'nde doğan, Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra (1940). Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'in emriyle, Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'ne giren (1944) ve Belling'in öğrencisi olup 1948'de okulu bitirdikten sonra genç cumhuriyetin burslu olarak Paris’e gönderdiği ve Julian Akademisi'nde Prof. Gimond'un atölyesinde çalıştıktan sonra İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'ne asistan olarak girip profesörlüğe kadar yükselen,  TBMM bahçesindeki Atatürk Anıtı, Ankara Hacettepe Üni. Tıp Fakültesinin önündeki Bayraklaşan Atatürk heykeli, İstanbul Fatih’teki Uçan At üstündeki Fatih Sultan Mehmet Heykeli, Antalya’daki Ulusal Yükseliş Anıtı, İstanbul Barbaros Parkındaki Yahya Kemal Heykeli, ve daha görünce hemen tanıyacağımız onlarca heykelin sanatçısı Hüseyin Gezer(1920-2013);

.

.

.

.

1941'de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'ne giren ve hocalarının tavsiyesi üzerine bir yıl sonra heykel bölümüne geçen Rudolf Belling'in öğrencisi olarak 1945'te mezun olduktan sonra, 1947'de Millî Eğitim Bakanlığının açtığı sınavı kazanarak Neşet Günal, Refik Eren ve Sadi Öziş'le birlikte devlet bursu ile Paris'e giden, 1947-1950 yılları arasında Fransa'da Academie Julian ve l'Ecole du Louvre'da çalışmalar yapan ve ilk sergisini 1948'de Paris'te açan ve ülkemizin en ikonik ve farklı formuyla dikkatleri üzerinde toplayan muhteşem eseri olan ‘’Akdeniz ‘’heykelini yapan İlhan Koman(1921-1986),

.

6 Aralık 1917’de Girit’te yaşama gözlerini açan 1923’te Büyük Mübadele sonrasında ailesiyle İzmir’in Bornova ilçesine yerleşen, İzmir Erkek Lisesi’nde eğitim gördükten sonra, 1939-49 yıllarında. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Rudolf Belling atölyesinde heykel eğitimi aldı. 1950 başlarında Paris’e gitti ve çalışmalarını Rue Grand Chaumiere’deki Soyut Sanat Atölyesi ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde sürdüren sanatçı, 1952’de Anıtkabir işlerinde kendisi gibi Paris’ten yeni dönen dostu İlhan Koman’la birlikte Zühtü Müridoğlu’nun ekibinde çalışan çağdaş Türk heykel sanatının öncü sanatçısı, 1954’te İzmir Fuarına gidip de havuz başındaki yatan kadın heykelinin yanında fotoğraf çektirmeyenin olmadığı ‘’Yatan Kadın’’ heykelini, 1957’de Yahya Kemal Beyatlı (İstanbul) heykelini, 1966’da ODTÜ’de yaptığı ve “en sevdiğim eserim” dediği ‘’Atatürk Anıtı’’, Türk anıt heykelciliğinde açılan yeni bir çığırın simgesi oldu. Beyoğlu’na gidip de Galatasaray Lisesi ile Yapı Kredi arasındaki, borulardan yapılmış olan heykeli görmeyen yok gibidir. İşte o borulardan yapılmış olan Türkiye’deki ilk soyut anıt olan 50. Yıl Anıtı’na imza atan Şadi Çalık (1917-1979);

.

.

.

27 Ağustos 1912'de İsviçre'nin Cenevre kentinde doğan ve Türkiye’nin en ünlü Grafik sanatçısı İhap Hulusi Görey'in (1898–1986) kardeşi olan, İstanbul’da Saint-Joseph Lisesi ve Galatasaray Lisesi'nden 1929'da mezun olduktan sonra, Liège Üniversitesi'nde matematik, Belçika'daki Anvers Güzel Sanatlar Akademisi'nde ise resim dersleri alan, Soyut bir anlayışla figüratif büstler ve heykeller yapan, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde Alman heykeltıraş Rudolf Belling'le çalışan ve en bilinen eseri olan İstanbul Üniversitesi Rektörlük önündeki ‘’Atatürk ve Gençlik’’ heykeli yapan Yavuz Görey(1912-1995);

.

Türkiye’de çağdaş heykel sanatının öncülerinden olan ve Libya kökenli Ayşe Zehra Hanım ile Nazmi Acar Bey'in oğlu olarak 28 Şubat 1928 günü İstanbul’da doğan 1949'da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi heykel bölümüne girip, Rudolf Belling’in öğrencisi olan, 1966 yılında yaptığı İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’ndaki "Kuşlar" heykeli ile Ankara Kızılay Meydanı’nda bulunan ve daha sonra akıbeti hakkında kimsenin bilgisi olmayan Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'nün cephesine yaptığı tunçtan kabartma "Türkiye" heykeli ile tanınan Kuzgun Acar(1928-1976);

.

.

Evet, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde Türk heykel sanatına hayat veren ve Rudolf Belling ile çalışan, onlarca sanatçı içinde onlarla birlikte ders alan Mari Gerekmezyan’da vardı.

Mari’nin DGSA de heykel hocası olan II. Dünya Savaşı’nda NAZİ baskısından kaçan Rudolf Belling, Mari’nin heykeldeki üstün yeteneğini fark eder ve I. Dünya Savaşı'nda Filistin'e gönderilen yardım heyetine başkanlık eden, savaşın son iki yılında 4. Ordu'da yedek tabip binbaşı rütbesiyle ordu sağlık başkanlığı yapan, Suriye, Filistin, Hicaz ve Sina çöllerinde görülen hastalıkları inceleyen ve Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Atatürk'ün hekimliğini üstlenip, bu görevini Atatürk'ün ölümüne değin sürdüren Atatürk’ün doktoru Neşet Ömer İrdelp’in ve1913 yılında Cenevre’de Jean-Jacques Rousseau Pedagoji Enstitüsü’nde psikoloji eğitimi alan ve yazdığı makalelerle Üniversitenin ve özellikle Ziya Gökalp’in dikkatini çeken Şekip Tunç Üniversitede doçent olarak göreve başlamış ve Ord. Prof.Dr. olarak emekli oluncaya kadar İstanbul Üniversitesinde ders vermiş, yazdığı ve çevirdiği kitaplar ve yüzlerce makalesi ile Türk felsefesinin genişletilmesi ve yaygınlaştırılması imkânlarını arayan Prof. Dr. Şekip Tunç’un büstünü ve Türk Ermeni patriği Mesrob (1927-1944) maskını yapmasını isteyecek kadar Mari’nin sanattaki yaratım gücüne inanır.

Rudolf Belling’in Mari’ye ne kadar güvenip, inandığını ve bunun yanında Mari’ninde kendisine duyulan güveni boşa çıkartmadığını yapmış olduğu, hayat verdiği Neşet Ömer İrdelp ve Şekip Tunç büstleriyle Mari’nin Ankara Heykel Sergisi Ödülü’nü almasıyla ispatlanır.

Mari’nin yeteneği sadece bu iki başarı ile sınırlı kalmaz ve 1945 yılında yapmış olduğu şair Yahya Kemal Beyatlı büstüyle Ankara Devlet Güzel Sanatlar Sergisi’nde birincilik ödülüne layık görülerek bu müthiş yeteneğini taçlandırılır.

Bedri Rahmi Eyüboğlu ise 1911 yılında Giresun’un Görele ilçesinde doğar. Liseyi Trabzon Lisesi'nde okur ve Trabzon Lisesi’ndeki resim hocası Zeki Kocamemi’nin tavsiyesiyle resim eğitimi için 1929 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girer. Akademide Ahmet Haşim, İbrahim Çallı ve Nazmi Ziya gibi döneminin en ünlü hocalarından ders alır.

.

1930 yılında Fransa’ya ağabeyinin yanına gider. Fransa’da Gauguin,El Greco, Cézanne, Matisse, Braque, Chagall, Dufy gibi sanat tarihine geçmiş ustaların resimlerinden etkilenir ve onların eserlerini, tekniklerini inceleme fırsatı yakalar.Dufy ve Matisse’i kendine yakın bulur ve özellikle Matisse’den etkilenir ama Matisse’nin büyüleyici etkisinden çabuk sıyrılan Bedri Rahmi ileriki yıllarda halk sanatına yönelir ve yeni anlatım biçimleri arar.

Bedri Rahmi, Fransa’da resim sanatının inceliklerini araştırırken, Türkiye’den ressam arkadaşı ve o sırada Fransa’da bulunan ressam Cemal Tollu’yu bulmak için Fransa’daki Türk ressamların sıklıkla ziyaret ettiği, 1868 yılında Paris’te kurulan ve 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa'da görülen öncü sanat anlayışının önderlerinden biri olan Fransız heykelci, ressam ve şair Jean Arp’ın, 20.yy’de Avrupa ve Kuzey Amerika'nın en önemli sanatçılarından olmuş, II. Dünya Savaşı sonrası Amerika'da pop sanatı ve kavramsal sanat akımlarının temellerinin atılmasında etkili olan ve Dadaizm’in en önemli temsilcisi sayılan Marcel Duchamp’ın,20. yüzyılın önemli bir heykeltıraşı Jacques Lipchitz’in, resim heykel, vitray, illüstrasyon ve sahne tasarımı gibi farklı sanat dallarında da üretim yapan, 20. yüzyıl modern sanatının en yenilikçi ve etkili isimlerinden biri olarak sanat tarihinde önemli bir yer edinen Henri Matisse’in ve daha birçok burada ismini sayamadığımız dünyaca ünlü sanatçıların mezun olduğu, eğitim gördüğü Julian Akademisi’nde ders veren Fransız heykeltıraş, ressam, sanat eğitimcisi ve yazar André Lhote’un atölyesine yolu düşer.

Bedri Rahmi, 1930’lardan sonra resim eğitimi almak için Paris’e gelenlerin her yaşta, her milletten temsilcileriyle ziyaret edilen ve Türk ressamlarının çok iyi bildiği, çoğunun hoca olarak yakından tanıdığı hocalığı ve yazarlığı, ressamlığını gölgeleyecek güçte sayılan usta bir ressam olan André Lhote’un Paris Montparnasse istasyonunun yakınındaki Odessa sokağına açılan bir çıkmazda 18 numaradaki atölyesinin kapısını çalar.

.

.

Ancak atölyede ne André Lhote ne de Türkiye’den ressam olan arkadaşı Cemal Tollu vardır. Kapıyı, 1912 yılında Romanya’da doğan ve Romanya Yaş Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim öğrenimi görüp kendini geliştirmek için 1929 yılında Paris’e gelen ve dört yıl boyunca Julian Akademisi’nde André Lhote’un öğrencisi olan Ernestine Letoni açar ve karşısında ilk defa karşılaştığı Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu görür. Rumen ressam Ernestine, Bedri Rahmi’yi içeri salona davet eder ve bir kahve ikram etmek için mutfağa gider, Ernestine elinde kahve fincanlarıyla geldiğinde, Bedri Rahmi’yi atölyede ders gören öğrencilerin yapmış oldukları çalışmaların asıldığı duvardaki resimleri merakla incelerken görür.

.

Kendinden geçmiş olarak duvardaki resimleri büyük bir dikkatle inceleyen Bedri Rahmi, elinde kahve fincanlarıyla gelmiş olan Ernestine’yi fark edemez. Bedri Rahmi’nin büyük bir hayranlıkla resimleri izlediğini gören Ernestine, Bedri Rahmi’ye ‘’Bana en çok beğendiğiniz üç tuvali gösterir misiniz?‘‘ diye yavaşça seslenir. Bedri Rahmi büyük bir dikkatle izlediği, incelediği ve yetkin bir sanatçının, usta bir fırçanınelinden çıktığına ikna olduğu ve beğendiği üç tuvali gösterir, Ernestine büyük bir heyecanla sarsılır, çünkü duvarda asılı yüzlerce resim içinden Bedri Rahmi’nin seçtiği üç resimde Ernestine’nin yaptıklarıdır.

Bedri Rahmi’nin ressam arkadaşı Cemal Tollu’nun artık neden orada olamadığı, neden geç kaldığı, belki de işi çıktı ve hiç gelemedi, atölyenin hocası André Lhote niçin atölyesinde değildi?Gibi akla ziyan sorular insanın aklına gelmiyor değil hani. İlk başta olumsuz gibi gözüken bu peşi sıra olaylar büyük bir aşkın başlamasına vesile olacağına kimse ihtimal vermezken, Ernestine’nin hayatının aşkı Bedri Rahmi ile tanışmasının kısa hikâyesi böylece sanatın birleştirici güzel etkisiyle başlamış olur.

Ernestine, 1930 yılında Paris’te tanıştığı kendisi gibi resim sanatçısı olan Bedri Rahmi Eyüboğlu ile yaşadığı fırtınalı aşk 1936 yılında evlilikte taçlanır ve İstanbul’a dönerler. Karı koca iki resim sanatçısı yaşamlarını sürdürmeye başladıkları Türkiye’nin dört bir yanını dolaşarak Anadolu insanının yaşam biçimini tuvallerine, folklorik özellikleri plastik ögelerle birleştirerek yansıtırlar. Ernestine, yapmış olduğu resimlerinde kendine özgü bir tarz oluşturmuş Bedri Rahmi etkisinden uzaklaşarak, tümüyle gerçekçi bir bakışın soyut, dışavurumcu bir görüş ile Anadolu insanına, doğal ve köy yaşamına dair konular işler.

.

Bedri ve Ernestine sanatkâr karı koca olarak Anadolu’da adım atmadıkları yer, dokunmadıkları insan kalmaz, bu hummalı çalışmalarını yakından takip eden ve tanık olan, bu sanatkâr karı koca gibi Anadolu’nun sesi, gözü, kulağı ve dili olan usta yazarımız Yaşar Kemal, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun azimli, gayretkeş hummalı çalışması için, ‘’Anadolu’da adeta bir kedi gibi koklamadığı yer kalmadı’’ diyerek Anadolu’yu ilmek ilmek işleyen Bedri Rahmi’yi ‘’Anadolu Kedisi ‘’olarak tanımlamıştı.“Anadolu’nun Kedisi” Bedri Rahmi misali, Romanya’dan memleketimize gelen Ernestine’de, Anadolu’da ilişmediği insan, doğa kalmaz, Türkiye’ye geldiği 1936 yılından itibaren ‘’Ana yurdum Türkiye oldu’’ diyerek ‘’Anadolu’nun bir gelini’’ olma payesine layık görülen Ernestine, tüm gayretini vermiş olduğu Anadolu ruhuna, Anadolu erenlerine yaraşır biçimde ismini ‘’Eren ‘’olarak değiştirir ve Türk sanat tarihine kendi tarzı, sanat anlayışıyla Eren Eyüboğlu olarak Bedri Rahmi’den bağımsız bir şekilde adını yazdırır.

.

Anadolu Kedisi Bedri Rahmi ve Anadolu gelini Eren Eyüboğlu hummalı Anadolu çalışmaları nihayete erer ve İstanbul’ dönerler. Bedri Rahmi İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistan olarak göreve başlar. Bedri Rahmi’nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin Heykel bölümüne esmer güzeli bir kız, misafir öğrenci olarak gelir. Tabii ki bu esmer güzeller güzeli kız Mari Gerekmezyan’dan başkası değildir. Bedri Rahmi ve Mari’nin ilk tanışması bu şekilde başlar. Bu bir rastlantı mı? Rast gelme mi? Ya da kendiliğinden oluşan bir olay, tesadüf mü? Bedri ve Mari’nin birbirleriyle karşılaşması tesadüfen değil de önceden belirlenmiş ilahi bir irade ile birbirleriyle bütün olan, son derece uyumlu çiftlerin bir kader aşkı, Aşk-ı Tevafuk ile karşılaşmaları mıdır? Bilinmez ama Mari’nin hayatının aşkı olacak Bedri Rahmi ile tanışmasının kısa hikâyesi böylece başlamış olur.

.

Bu esmer, kara gözlü kızın bakışları Bedri Rahmi’nin yüreğine ‘’ kara saplı bıçak gibi ‘’ saplanır ve Bedri Rahmi delicesine bir tutkuyla kara sevdaya tutulur, o kadar ki büyük bir aşkla severek evlendiği Eren Eyüboğlu’nun varlığı bile yüreğine söz geçiremez.

Mucizevi, efsane, muhteşem bir aşk, yüzyılın büyük aşklarından biri olarak Bedri Rahmi ve Mari Gerekmezyan arasında başlar. Bedri Rahmi bu esmer güzeline sırılsıklam âşık olur ve dillere destan bir aşka fırtınalı bir denizde yelken açarlar.

Heykeltıraş öğrencisi olan Mari, sevgisinin bir nişanesi, sevgisinin bir ifadesi olarak Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, karasevdalı Bedri Rahmi’nin gözü, sevdası gibi aşktan kararmıştır artık, esmer güzeli aşkı Mari’nin yapmış olduğu büstü eşi Eren Eyüboğlu ne der diye düşünmez ve evinin başköşesine koyacak kadar gözü aşktan başka bir şey görmez olur.

.

Bedri Rahmi, Kara gözlü, kara saçlı Mari’sini öyle çok ama öyle çok severki, yapmış olduğu resimlerin birçok farklı ismi olsa da, resimlerin tek teması, konusu, kompozisyonu vardı, resimlerinin bütün hikâyeleri hep sevgili Mari’siydi. Bedri Rahmi, Karadut’um diye hitap ettiği, sevdiği esmer güzeli aşkı Mari’sini tuvallere işleyerek, birçok ‘’Karadut’’ ve ‘’Kız Kaçırma’’ tabloları yapar, ancak aşkını bu tablolarla daha fazla ifade edemediğinden olacak ki, duygularını, aşkını, tuvallere değil, gönül sayfasında dizelere döktüğü sözlerle, şiirlerle ifade eder, yıllar sonra şarkılarla söylenecek olan ‘’Karadutum çingenem ‘’ şiirini beklenenin aksine karısı Eren’e değil, karasevdalısı Mari’ye yazacaktır. Yazılan o duygu yüklü şiirler için şair İlhan Berk; “Resimler Bedri Rahmi’nin Talaslı’sını anlatmasına yetmemiştir. Onun için sıraya girmiştir şiir, o yüz için.” diyerek Bedri Rahmi’nin tuvallerde fırçasıyla ifadede eksik hissettiği aşkını, yazılara, dizelere dökerek ifade ettiğini ifade eder.Bedri Rahmi’nin sevda yüklü duyguları sel olup şiir dizeleri halinde akıyordu artık;

Susadım, Üç tane elma soydular, üç tane portakal,

Nafile, Bir bardak suyun yerini tutmadı.

Acıktım, Kuş sütü, kuru üzüm getirdiler,

Nafile, Bir çimdik somunun yerini tutmadı.

Seni düşündüm sevgilim şükrederek,

Su gibi aziz olasın her daim, Ekmek gibi mübarek.”

 

Bedri Rahmi’nin sanatı, Mari ile yaşadığı anlatılamaz aşkı ile zirve yapar, ürettikçe üretir ve en güzel eserlerini vermeye başlar.

.

.

.

Bedri Rahmi ve Mari aşkı artık atölyenin gizli köşelerinden kurtulur ve tüm İstanbul bu muhteşem aşktan haberdar olur. İstanbul bu aşkla çalkalanırken Bedri Rahmi hiçbir şeyi umursamadan, kulak asmadan, ötesini berisini düşünmeden tüm duygularını en sıcak halleriyle sanatıyla bütünleşerek yaşar.

.

Bedri Rahmi’nin Eren Eyüboğlu ile evli olması, ait olduğu etnik yapısı, cinsiyetçi bir çekememezlikten, kadın heykeltıraş olması nedeniyle Mari Gerekmezyan’ın toplum ve sanat çevreleri ve hatta ait olduğu kendi cemaati tarafından bile hiç şüphesiz ki dışlanmasına sebep olur. Mari bu top yekûn mahalle baskısı nedeniyle itinayla yalnızlaştırılır, adeta tek başına bırakılır. Mari’nin yapmış olduğu Yahya Kemal büstüyle Ankara Devlet Güzel Sanatlar Sergisi’nde birincilik ödülünü almasına rağmen yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı, ödül törenlerinde, diğer sanatçıların isimleri eserleriyle birlikte gazetelerde anılırken, bileğinin ve sanatının hakkıyla kazanmış olduğu birincilik ödülünde ne yazık ki Mari’nin adı hiç bir şekilde ne gazetelerde ne de ödül törenlerinde adı yazılmaz, okunmaz ve her nedense yok sayılır.

Mari Gerekmezyan’dan sadece bu muhteşem aşkın kadın aktörü olarak söz etmek, sanatçılığından bahsetmemek çok doğaldır ki Mari için oldukça haksızlık olur. Ürettiği eserlere hak ettiği değer gösterilmez ve yaşadığı aşkın toplumda karşılık bulmamasından! Dolayı yaşananların yansıması olarak sanatı da yok sayılır. Bugün elimizde eserlerinden sadece birkaç tanesi kalmış durumda. Üç Horon Kilisesi’nde bir, İstanbul Resim Heykel Müzesi ve Ankara Resim Heykel Müzesi’ndeyse ikişer eseri bulunuyor. Sergide görme şansına eriştiğimiz Bedri Rahmi büstü ise, Eyüboğlu ailesinin Kalamış’taki evinde. Yahya Kemal, Şekip Tunç, Neşet Ömer büstleri ve Patrik Mesrob Tin maskının başına gelenler ise meçhul.

Bu yaşanan aşkın kadınlık açısından, bir diğer tarafı da Bedri Rahmi’nin Paris’te âşık olduğu ve severek evlendiği Eren Eyüboğlu var. Bedri Rahmi, Mari ile doludizgin bir aşk yaşarken, içine kapanan, gönül kırıklığı yaşayan ve kadınlık onuru incinen Eren Eyüboğlu, henüz daha iki yaşında çok küçük çocuğu olması, 2. Dünya Savaşı’nın olanca hızıyla dünyayı ateş çemberine çevirdiği, Romanya dâhil tüm Doğu Avrupa’nın Nazi Almanya’sı tarafından işgal altında olduğu, tüm ulaşım yollarının kara ve demir yollarının kontrol edildiği çoğunun da tahrip edildiği, deniz ulaşımında ise yolculuk yapılacak geminin Karadeniz de her an bir denizaltı ile batırılma tehlikesini düşünecek olursak, istikrarsız bir sürecin yaşandığı bu şartlarda, Pasifik’ten Atlas Okyanusu’na ve hatta Kuzey Buz Denizi’nde süren savaş, Amerika’dan Avrupa’ya gelecek olan yardım gemilerinin Atlas Okyanusu’nda ve inanılması zor ama daha New York limanında, Meksika Körfezinde, Florida sahillerinde Alman U-Bot’ları tarafından batırıldığı, Savaş ekonomisi ve gıdaya ulaşım ve nakliyesinin batırılan gemilerden, işgal edilen ülkelerden dolayı, dünyada baş gösteren gıda sıkıntısı Amerika ve İngiltere ‘de dahi gıdaların karneye bağlandığı 2. Dünya Savaşının o ateş çemberine girmeyerek ne kadar da isabetli bir dış politika izlediği ispat olunan, güvenli bir ülke olan Türkiye’de, vatanında kalmayı tercih eden Eren Eyüboğlu’nun çocuğu alıp anasının evine, baba ocağına Romanya’ya geri dönmesinin hiç de kolay olamayacağı, bu şekilde bir davranışın çok akıllı bir kadın olan Eren Eyüboğlu’ndan beklenemeyecek bir gerçeklik olması nedeniyle Eren Eyüboğlu derin bir içe çekiliş ile zamanın iyileştirici etkisine sarılır.

.

.

.

(Eren Eyüboğlu’nun bu suskunluğunun ve olayları edilgen bir tavırla kabul edişinin asıl ve en önemli nedeniyse Bedri’ye olan aşırı aşkıydı diyebiliriz, bu sevginin ağırlığı ile bu konuları içine gömen, milletin çok hoşuna gidecek bu tip konuların sağda solda konuşulmasına imkân vermeden yani günümüz söyleyişi ile magazinsel bir ortama sokmadan, Eren Eyüboğlu büyük bir sabırla sevgili eşinin eve dönmesini, her şeyin sakinleşmesini, bulanan suların durulmasını, çocuğuyla birlikte uzun bir süre, çile hanede inzivaya çekilmiş derviş sabrıyla gözlerden sakınan bir halde bekler.

.

Bu aşk sarmalında iki kadının durumu da gerçeğin tam ifadesiyle aslında çok hüzünlüdür. Müjgan Tekin ve Vildan Tekin’in  ’’Karadut’’  romanında bahsedildiği gibi,bu iki kadın birbirine düşman değil, birbirlerinin yerine geçmeye çalışmıyorlar. Eren Eyüboğlu aşkı Bedri Rahmi için yaşadığı süreci oğluna anlatırken ‘’“Yapacak bir şey yoktu. Ben Paris’te babana nasıl âşık olduysam, Bedri Rahmi de Mari Gerekmezyan’a öyle âşık oldu” diyerek, muhtemelen, her ne kadar içinde fırtınalar kopsa da dışarıya bir renk göstermez, kan kusup kızılcık şerbeti içer ama büyük bir olgunlukla ve sakinlikle yaşananları sineye çeker ve Bedri Rahmi’yi affeder ama bir kadınlık içgüdüsüyle yaşadığı acıyı, kırılan kadınlık onurunu hiçbir zaman unutmaz.

.

.

Bedri Rahmi ve Mari aşkı olanca hızıyla devam ederken her ne kadar Bedri Rahmi her daim yanında olsa da, bu ilişkiden daha çok Mari etkilenir, hem etnik yapısından, hem yoksulluktan hem de toplumdan dışlanması ve yalnız bırakılmasından dolayı, tek başına bir halde dalgalı bir denizde yelkeni kopmuş bir filika gibi çalkalanır durur.

.

Bedri Rahmi, aşkı, karasevdalısı, Karadut’u Mari’sini Anadolu’da bulunduğu zamanlarda öğrendiği sevimli keçi yavrusu anlamında ‘’Çebişim’’ diye seslenerek sevgisini ifade eder, mektuplarında ise sevgi dolu kelimelerine ‘’ Çebişim’’ diye başlar, Mari ise sevdiği adama ‘’ Bedirim’’ diye karşılık verir.

.

.

Bu muhteşem sevda, dayanılmaz aşk süreci çok uzun sürmez, Bedri Rahmi sevgili Çebiş’i için 1946 yılında insanın içini acıtacak o ünlü ‘’Sitem ‘’ şiirini yazar

Önde zeytin ağaçları arkasında yar, Sene 1946 Mevsim Sonbahar

Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim, Dalları neyleyim, yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim

Yar yar… Seni karasaplı bıçak gibi sineme sapladılar, Değirmen misali döner başım

Sevda değil bu bir hışım, Gel gör beni darmadağın, Tel tel çözülüp kalmışım

Yar yar… Canımın çekirdeğinde diken, Gözümün bebeğinde sitem var…”

 ve kısa bir süre sonra Bedri Rahmi’nin sevgili Çebiş’i gün gelir dönemin amansız, biçare hastalığı vereme (Tüberküloz) yakalanır. Dönem hemen 2.Dünya Savaşı sonrası, yoksulluğun ve yoksunluğun tüm dünyayı etkilediği gibi ülkemizi de etkilemiş, bu yoksunluğun olanca şiddetiyle ülkenin iliklerine kadar hissettiği bir dönem. Savaş sonrası dönemde ülkede ilaç, antibiyotik bulunamıyor, o ilaçların bulunması ve alınması neredeyse imkânsız ve Mari’nin bu ilaçları alacak parası da ne yazık ki yoktu.

Mari’nin durumu hiç olmadığı kadar ağırdı. İstanbul’da Alman Hastanesine yatırılır, tedavi için gerekli ilaçları alacak durumu olmadığından Bedri Rahmi sevgili Çebiş’inin biçare hastalığına çare olabilmek için seferber olur, savaş sonrası bulunması zor ve çok pahalı ilaçları alabilmek için Bedri Rahmi şimdilerde binlerce dolar eden eserlerini, paha biçilmez tablolarını yok pahasına satar.

Hastanede yaşama tutunmaya gayret eden Mari, olmayan ilaçlardan dolayı gün geçtikçe, saçları, gözleri, bahtı gibi kara olan ölüme an ve an yaklaşmakta olduğunu bilmekte, sevgili Bedir’inin insan üstü gayretinin naçar kaldığını gördükçe yaklaşan ölümün soğuk nefesini daha da yakından hissetmekte, sonu belli akıbetini metanetle karşılamaya hazırlanırken, o ölümün soğuk yüzüne karşı, son günlerini yaşadığını bilircesine ölüm döşeğinde son bir serzenişte bulunur;

’Cehennem, ihtiyaç duyulmama hissidir. Cennetse ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duymama hissi… Ben cennetime gidiyorum nihayet. Yine de unutturamazlar beni, kalkar boşluğum konuşur benim yerime. Ve kimsenin rahatsız olmayacağı kadar uzun zaman geçtiğinde, belki bir gün, beni de hatırlarlar.’’

Ama ne çare ki Bedri Rahmi sevgili Çebiş’ini kurtarabilmek için insanüstü çabaları sonuçsuz kalır. Daha önce Pegasus misali kanatlı at ile gökyüzüne uzaklara astral seyahat, kaçmayı planladıkları At üstünde Aşıklar tablosu gibi, ama  bu sefer o at üstünde tek kişi vardır o da Mari’dir,  tek başına  geri dönüşü olmayan astral yolculuğa başlar Bedri Rahmi’nin Çebiş’i.

 İnanış o ki, astral yolculukta ruh fiziksel bedenden ayrılır ve zaman ötesine geçer, ruhun bu gezinmesi esnasında fiziksel bedenden ayrılmasını engelleyen gümüş bir kordon vardır, Bedri Rahmi’nin sevgili Çebişi Mari’nin bu son yolculuğunda ruhunu bedene bağlayan gümüş kordon artık direnemez ve kopar, Mari’nin ruhu artık öteki aleme, gümüş kordonun bağlayıcı etkisi olmaksızın yavaş yavaş gökyüzüne yükselir. Mari’nin ruhu gökyüzüne yükselirken geride cansız bedeni ve canlı ama ruhu gitmiş sevgili Bedri’nin bedeni kalır.

.

.

Gümüş kordonun kopmasıyla ruhu gökyüzüne yükselen Mari’nin ardından, ipin ucunu kaçırıp gökyüzüne yükselen uçan balonunun ardından çaresizce ve gözü yaşlı bakan çocuk misali Bedri Rahmi’de çaresizce ve gözü yaşlı elinin avucunun elinden sıyrılıp gökyüzüne uçan Çebiş’inin ardın öylece bakakalır. 

.

Bedri Rahmi’nin sevgili Çebiş’i 1947 yılında henüz 34 yaşında iken hayata gözlerini yumar. Mari, heykel eğitimi aldığı güzel sanatlar akademisinin ilk heykel hocası olan ve 1914 yılında vefat eden Oskan Efendinin de yattığı İstanbul, Şişli Ermeni Mezarlığına defnedilir. Bu çok ağır darbe sonrası Bedri Rahmi sevgili Çebiş’i için ;

’Ten yıpranır elden gider,  üstüne kilit vururum,  kul köle kurban olurum,

 Can çekişir elden gider, iki gözüm iki çeşme,

 Düşerim canın peşine, yar tükenir elden gider.’’ dizelerini yazar.

Bedri Rahmi’nin acısı dinmez ve ;

Türküler bitti, halaylar durdu, horonlar durdu,  al damar, mor damar, şah damar sustu

Bahçeler put kesildi birer birer, meyveler salkım saçak taş.

Bir bulut uçardı,  başı boş bedava, yandı kül oldu.

Hüzün geldi baş köşeye kuruldu, yoruldu yüreğim yoruldu…” şiiri ile çektiği hasreti dile getirir.

Çebiş’ini yitiren Bedri Rahmi ruhen çöker, tükenir üretemez. Bedri Rahmi’nin tükenmesine gönlü razı olmayan Eren Eyüboğlu Bedri Rahmi’yedestek olur sahip çıkar. Mari’nin ölümünden sonra Bedri Rahmi’yi hatta Mari’yi dedikodulardan sakınmak için formaliteden evlenen Fred Grross’u Mari’nin ölümünden sonra ziyaret edip teselli eder. Eren Eyüboğlu, Bedri Rahmi’ye Canuşkam diye hitap eder öyle sever. Canuşka’sına sahip çıkar bağrına basar. Mari’nin ölümünden sonra evde kesinlikle Mari konusunu açmaz. Mari’nin oldukça başarılı, kendi ruhundan esintilerini kattığı Bedri Rahmi büstünü ve Bedri Rahmi’nin Mari için yapmış olduğu Karadut, kız kaçırma tablolarına sahip çıkar korur. Eren Eyüboğlu Canuşka’sının ruhen geri dönmesine gayret eder onu kazanmaya çabalar,  onu bağrına basar, hiç gitmemiş gibi sevmeye devam eder, hırçınlaşmadan, huysuzlanmadan Cannuşka’sına sarılır, kabullenir ancak (her kadın gibi ) unutmaz.  Büyük bir sabırla metanetle Canuşka’sının eski haline gelmesine gayret eder.

Ancak bu çabalarının sonuçsuz kaldığını 1949 yılında Büyük Kulüp’te anlar. Aralarında Bedri Rahmi ve eşinin de olduğu bir toplantıda arkadaşları, dostları tarafından Bedri Rahmi’den bir şiir okunması istenir. Bedri Rahmi’nin  kalbini esir eden öyle büyük ve tutkulu bir sevdadır ki Mari, ölümünden yıllar sonra bile adı geçtiğinde gözleri dolar. Bedri Rahmi masadan yavaşça ayağa kalkar, derin bir iç çeker ve okuyacağı şiiri hayalinde canlandırır ve başlar yüreğinden gelen nağmeleri okumaya;

‘’…Karadutum, çatal karam, çingenem, daha nem olacaktın bir tanem

Gülen ayvam, ağlayan narımsın, kadınım, kısrağım, karımsın… ‘’

Dudaklarından, yağmur yüklü bulutlardan dökülen yağmur damlaları misali, sevda yüklü Karadut şiirinin sözleri dökülürken gözyaşları da yanaklarından süzülür. Eren Eyüboğlu, Canuşka’sının ‘’ Kadınım, kısrağım, karımsın ‘’ sözlerinin kendisi için olmadığını anlayacak kadar akıllı, her kadının kendisi için duymak isteyeceği bu sözleri Mari için söyleyeceğini de bilecek kadar Canuşka’sını iyi tanır. Mari yoktur ama aşkı hala Bedri Rahmi’nin yüreğinde Mecusi tapınaklarındaki Ateşgâh’larda bulunan sönmez ateş gibi alev, alev yanmakta olduğunu görür ve Eren Eyüboğlu salonu derhal terk eder, hiç vakit kaybetmeksizin yıllar önce yapamadığını tereddüt etmeksizin yapar, Bedri Rahmi’yi Canuşka’sını terk eder ve Fransa’ya yerleşir. Bedri Rahmi’yi yüreğinde hala sönmeksizin yanan Mari ateşiyle baş başa bırakır.

Kara gözlü, kara saçlı Mari’si Çebiş’ini yitiren, eşi Eren Eyüboğlu’nun Paris’e yerleşmesiyle Bedri Rahmi iyice yalnızlaşır. Unutamadığı Çebiş’in yokluğu, terk edilmişliğin vermiş olduğu yalnızlığın biçare haliyle ruhsal bir çöküntüye giren, yaşayacak mecali kalmayan Bedri Rahmi bu karanlık günlerinde sanatını yapamaz, üretemez hale gelir. Eren Eyüboğlu ilişkiyi tam da koparmaz, devamlı Canuşka’sıyla mektuplaşır, bu mektuplaşmalar sonucunda Eren Eyüboğlu Canuşka’sının tükendiğini hisseder ve Bedri Rahmi’nin yavaştan erimeye, dünyadan elini eteğini çekecek kadar içine kapandığını gören sağduyulu seven kadın Eren Eyüboğlu, tekrardan eski, resim yapan, şiir yazan, üreten Bedri Rahmi haline dönebilmesi için,‘’ Bedri Rahmi resim yapabilmeli’’ der, Mari aşkından önce Bedri Rahmi’ye “sen resim yap, şiir yazmasan da olur” gibi eleştiriler gelir ama Mari’den sonra yazdığı şiirlerde o aşkın, Bedri Rahmi’ye nasıl şiirler yazdırdığı görülür. Aşkın Bedri Rahmi’de nasıl bir etki yaptığını çok iyi sezen Eren Eyüboğlu Canuşkası’nın tekrardan resim yapabilmesi, yeniden üretebilmesi daha doğrusu tekrardan hayata tutunabilmesi için  tekrardan Türkiye’ye Bedri’sinin Canuşka’sının yanına döner.

.

Eren Eyüboğlu ülkeye, Canuşka’sının yanına dönünce Eren Eyüboğlu’nun ne kadar da haklı olduğu ortaya çıkar ve Bedri Rahmi tekrardan sanat hayatına geri dönüş yapar ve üretmeye başlar.

Bedri Rahmi ilerleyen yıllarda rahatsızlanır ve kanser olduğunu bilmeden, önlenemez bir şekilde, biçilmiş ömrünün son zamanlarına doğru yaklaşır, gittikçe eriyen bedeni on günde otuz kilo kadar kaybeder ama Bedri Rahmi üretme azminden bir şey kaybetmez ve son ana kadar canhıraş bir şekilde resim yapmaya devam eder.

Bedri Rahmi, önünde günlerden uzun, aylardan kısa ifade edilebilecek kadar yaşayacağı günlerin sonuna, toprağın karasına yaklaşır ama dutun karasını, gözün karasını, kaşın karasını, bahtı karasını, Karadutu Mari’sini Çebiş’ini hiç bir zaman unutamaz.

Bedri Rahmi Eyüboğlu 20 Nisan 1974 yılında hayata veda eder ve Marmara Denizi’ne tepeden bakan, Adaları gören Küçükyalı Altıntepe Mezarlığına defnedilir.

Canuşka’sını kaybeden, asil ve insani davranışlarıyla ayakta dik duran bir kadın olan Eren Eyüboğlu bir gün oğlu Mehmet’i karşısına alır ve “Babanı uğurladık, ama şunu bil ki ona çok kırıldım. Yaşadığı ilişkiyi unutmadım. Buna katlandımsa, sadece senin hayatın kararmasın diyedir.” der ve ölünceye kadar bir daha bu konuyu açılmamak üzere kapatır ve asla konuşulmasına fırsat tanımaz.

Anadolu’nun Gelini Eren Eyüboğlu ’da 76 yaşına kadar Türk sanat tarihine geçecek çok başarılı çalışmalar üreterek sevgili Canuşka’sından 14 yıl sonra 1988 yılında hayata veda eder ve Canuşka’sının da yattığı Küçükyalı mezarlığında ebedi uykularına yan yana yatmaya devam ederler.

.

Mari Gerekmezyan, çok kısa süren yaşamında yaşadığı elem dolu, fırtınalı ama sevgi ve aşk dolu süreçte yaşananlardan dolayı, yok sayılsa da, unutturulmaya çalışılsa da, yaptığı heykellerle, Bedri Rahmi, yani Bedir’inin tablolarında, şiirlerinde ve çoğumuzun kim için yazıldığını şu ana kadar bilemediğimiz, Bedri Rahmi’nin kara kaşlı, kara saçlı, kara gözlü,  Çebiş,i Mari’si için yazdığı, dizelere döktüğü  muhteşem şiirlerden bestelenmiş şarkılarda var olmaya devam ediyor ve edecek.

At Üstünde Âşıklar tablosunda olduğu gibi,

‘’ O iyi insanlar iyi atlara binip gittiler

.

 

 

 

Yorum

Hakan Bi (doğrulanmamış) Cu, 14 Kasım 2025 - 20:47

Bu satırların yazarı, tarih ile sanatı, sinema ile edebiyatı aynı nefeste buluşturabilen çok az kişiden biridir; kelimeleri yalnız aktarmakla kalmaz, onlara ruh, bağlam ve derinlik kazandırır.
Onun kalemi, Anadolu’nun bin yıllık hafızasını Hollywood’un ışıklarıyla aynı cümlede konuşturabilecek kudrette, gerçek bir kültür ve anlatı ustalığını yansıtır.

H. Erbay (doğrulanmamış) Cu, 14 Kasım 2025 - 22:29

Yine tarihi bilgilik, bilgelikle dolu ve de BEDRÎ duygusallıkla tamama EREN, çok ÇEBİŞçe bir yazı olmuş... Aklına, emeğine sağlık...

Konuk (doğrulanmamış) Ct, 15 Kasım 2025 - 23:01

Leyla vü Mecnün ün dizelerine nazire edercesine bir ömrü bir çok ömür ile bağdaştırarak imbikten geçirirsine bize tarihin bilinmiyen yörelerinden bilinen mekanlarına taşıyan aşkı melankolik ortamdamdan gerçekliğe taşıyan , entellektüel birikiminin içine bizi sürülkleyen bir dille hasretlik ve özlem kokan bu aşkı gözyaşıyla noktalayan dile teşekkür ederim.

Muzaffer aydemir (doğrulanmamış) Pa, 16 Kasım 2025 - 16:12

Değerli dostum Şenol Zümrüt Anadolu sanatından bir kesit sunmuş. Teşekkürler

Özlem Peker (doğrulanmamış) Cu, 21 Kasım 2025 - 03:10

Yazının her cümlesi çok güzel. Yine de benim yüreğimde bu yazı Bedir ile Çebiş için yazılmış olarak yer edecek. Çok etkileyici bir hikayeydi. Kaleminize sağlık Şenol Bey

Halil KORKMAZ (doğrulanmamış) Ct, 29 Kasım 2025 - 11:22

Güzel yazı, 👏👏👏 bilgilendirici ve düşündürücü!.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu (Canuşka), Mari Gerekmezyan (Çebiç), Eren Eyüpoğlu (Ernestine Leibovici) üçlüsünün aşk hikayesi, İngiliz ressamlarından Wiliam Holman Hunt’un “Evrenin Işığı” adını verdiği tablosuna atfedilen hikayeyi çağrıştırdı.

Eyüpoğlu hikayesi tablo da anlatılmak istenenin, yaşamdaki yansımalarından biri olmuş. Duymadığımız benzer nice "masum" aşklar vardır kimbilir..

Wiliam Holman Hunt’un “Evrenin Işığı” adını verdiği bu tabloda gece elinde fenerle bahçede duran filozof görünümlü bir adam vardır. Adam, bir eliyle kapıya vururken içeriden yanıt bekliyor gibi kapıda durmaktadır. Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt’a dönerek:
-Güzel bir tablo ama doğrusunu söylemek gerekirse anlamını bir türlü kavrayamadım, der.
– Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya kol çizmeyi unutmuşsunuz da, der.
Hunt gülümseyerek:
-Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki, der ve tablosunun anlamını açıklar:
-Bu kapı insan kalbini simgeliyor, bu kapı sadece içeriden açılabildiği için dışarıda bir kol olması gereksiz yani  kapı içeriden açılmazsa giremezsiniz, der.

Ancak, bu öyküde sözü edilen tablo birden fazla. Sanat tarihçileri hangi resimin sözü edilen resim olduğuna karar verememişler.

Bedri Rahmi üçlüsünde de yaşanan,  çelişkiler, karşılıklı ve/veya karşılıksız duygular.. Çoğu zaman boş yere bir kalbe zorla girmeye çalışılıyor. Bazen de sadece kendi seçtiklerimizi alıyoruz kalbimize.
Bir de kapıda bıraktıklarımız , içeriye girmesine izin vermediklerimiz, önlerine set çektiklerimiz var.

Çoğu insan, günümüz sosyal paylaşım siteleri, iletişim araç ve yöntemleri gibi   kolu olmayan kapılar aracılığıyla, bir gönlü kazanıp içeriye girmeye uğraşıyor. Bu yüzden eskilerin mektupları, kartpostalları, bugününse, teknolojik aletlere gelen ve insanlara yaşadığını hissettiren küçük bir mesaj geldi sesi bazen mutlu olmaya yetiyor. Heyecanlandırıyor. Sabahları uyanır uyanmaz gelen mesajlara, telefonlara bakmanın nedeni, haberdar olmak arzusu dışında, insan kalbine girmek için verilen bir telaşın göstergesi gibi. Zaman değişse de bir kalbe  girmenin  isteği  değişmiyor...

Kıymetli kardeşim teşekkür ederiz. 👏👏👏

Konuk (doğrulanmamış) Çar, 03 Aralık 2025 - 07:18

Sevgili kardeşim, teşekkürler. Her yazıyı büyük bir sabırla okuyup, cevap vermen çok ince bir davranış. Ayrıca cevap niteliğinde yazmış olduğun oldukça edebi yorumların yeni ufuklar açması açısından oldukça kıymetli. her bir cevabın geçmiş dönem yazarların, şairlerinin edebi mektuplarına benziyor, her bir cevabın küçük hikaye kitabı olabilecek seviyede. Teşekkürlerrr.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.