Göçme/N/in Panoraması

Kültür

 

Göçme/N/in Panoraması

                                                                          

Berrin Müzeyyen Alpay                                         

 

Geçen yıl Mayıs ayında bir kaç günlüğüne gittiğimiz Almanya’da, görmek istediğimiz müzelerin bazılarına bilet bulamadığımız için çok üzülmüştük. Fakat hiç ummadığımız bir şekilde Viyana Filarmoni Orkestrasının bir konserine denk geldik. Berliner Waldbühne adı verilen bir alanda yapılacak bu açık hava konserine, tükenme ihtimaline karşı, ivedilikle biletlerimizi aldık. Çünkü tam da bizim Berlin’e vardığımız günün akşamında Berlin Filarmoni Orkestrasının konseri olduğunu öğrenmiş vebiletlerin tükendiğine hayıflanmışkenbu beklenmedik fırsatı kaçırmaya gönlümüz elvermedi.

 

 Trenle bir sayfiye yeri olan konser alanına çok kolay bir şekilde ulaştık. Yemyeşil bir vadiye kurulmuş amfi tiyatroda; sıkı kontrollerden sonra; kendi seçtiğimiz, daha doğrusu boş bulduğumuz, sayımıza uygun bir yere oturduk. Oldukça fazla seyirci kapasitesine sahip olan amfide yüzlerce kişiden bir tanesi bile gereğinden fazla yer kaplamamıştı. Henüz konser başlamamış olmasına ve amfinin güçlü akustiğine rağmen,en ufak bir çıtırtı dahi duyulmuyordu. Sahne, bütün izleyicilerin rahatlıkla görebileceği şekilde konumlandırılmıştı. Neredeyse iki asırlık tarihinde Brahms, Wagner gibi ünlü klasik müzik dehalarının da yer aldığı, dünyanın en iyi senfonik müzik topluluğunu canlı dinleyecek olmanın heyecanı içindeydik. 

 

Genç bir sunucunun Şef Ricardo Muti’yi sahneye daveti ile müzisyenler yerlerini aldı. Alkışlar eşliğinde orkestra şefi  seyirciyi selamlayarak   sahneye girdi. Hemen hemen dolmuş olan amfi tiyatroda  nefeslerbir kaç dakikalığına tutuldu.Yüzden fazla müzisyen şefin batonuyla vereceği komuta odaklanmıştı. Nihayet heyecanla beklenen o an gelmiş ve batonun nazik bir hamlesiyle  ilk eserin icrası başlamıştı. Nefesli, yaylı, vurmalı, klavyelienstrümanların her birinin farklı sesi, tonu tek  bir ahenk içinde   birleşip müziğin sihrini mayıs rüzgârına üflüyordu. İnsanlar adeta kutsal bir metin dinliyormuşçasınasaygılı  pozisyonda,kendilerini müziğin  ritmine bırakmıştı. Kimi gözlerini kapatmış kimi de sankialdığı nefesin sesiyle müziği duyamama endişesine  kapılmış, yüzeysel soluk alıp veriyordu.O anda; Beethoven’in “Bestecilerin insanlığa sunduğu en güzelşey müzik yoluyla Tanrı’ya yaklaşmak ve oradan insanlığa seslenmek, daha üstünü olamaz.” deyişinin inceliğini ruhumun ta derinliklerinde hissettim.

 

 Bedenlerinden ayrılmış yüzlerce ruh, aynı notalara tutunmuş, birlikte gökyüzüne doğru yükselmekteydi.Hepimiz bir duanın kabul makamına temas  anındaki, bütün benliği saran tatlı bir titreşim içindeydik. Günlük  hayatıniçindeki  bayağı duygu, düşünce ve davranışlarından soyutlanmış; huzur ve sükûnetle; arınmış bir edayla, kendi içine doğru yücelen bir varlık: İnsanın hakikati bu olmalıydı.

 

Klasik batı müziğinin en önemli isimlerinden olan Strauss ‘un Köy Kırlangıçları Vals’i çalarken kendilerine bir çağrıda bulunulmuş gibi amfi üstünde iki kuşun  müziğe eşlik ederek uçmaları, ortamdaki mistik havayı tatlı tebessümlere bırakmıştı. Nereden gelmişlerdi acaba? Amfi yakınındaki kırlarda mı yaşıyorlardı, yoksa ilkbaharın cazibesine kapılıp uzak  ve soğuk diyarlardan mı göçüp gelmişlerdi? Göçmek deyince de aklıma Almanya’da yaşayan göçmenler ve tabii ki öncelikle Türkler gelmişti.İnsan zihni durduğu yerde durmuyor  ve böylesine muhteşem bir konserde bile en olmayacak düşüncelere takılıyor.

 

Şu  tribünlerde;  yarım asırdan daha uzun süredir burada yaşayan Türklerden ya da onların çocuklarından kaç kişi vardır acaba?” diye soruyorum kendime. Kalabalığın içinde gözümün alabildiği en uzak mesafeye kadar olabildiğince seyircileri tek tek taramaya başlıyorum. Giyimiyle, simasıyla bize benzeyen birilerini arıyorum, sanki yakın bir akrabam varmış da onu hemen tanıyıverecekmişim hissine kapılıyorum. Çok uzakta bir noktada genç bir hanım olduğunu sandığım birine dikkatle bakıyorum, ne yakından görebilme ne de yanına gidebilme ihtimalim var. Bize benzetiyorum, belki de zihnimin bir yanılsaması.

 

 Yıllar önce okuduğum, Almanya’ya işçi olarak gitmiş ailelerin dramatik yaşam hikâyeleri beni çok etkilemişti. Yine o günlerdeki gibi ağır işçilik yapıp kültürel faaliyetlere katılabilecek ekonomik güce sahip olamadıkları endişesine kapılıyorum. Ama aradan çok uzun zaman geçti, yaşam koşulları mutlaka değişmiştir diye düşünüyorum.Burada yaşayan üç milyon Türk’ten hiç değilse bir kaç kişinin bu konseri dinlemiş olmasını umuyorum.Böyle düşünüyorum ama içimde beliren sızı beni rahat bırakmıyor.Çünkü Berlin’de yollarda, otobüs ve trenlerde,gümrükte, pasaport kontrol noktalarında rastladığım görevli Türk gençlerinde, Anadolu insanına has,çekingen tavırlargözlemliyorum. Tevazu olarak da nitelendirilebilecek bu tutumu, temsil ettiği medeniyetin sınırlarından haberdar olmayanların gereksiz mahcubiyeti olarak yorumluyorum. Aklıma Tanpınar’ın“ Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz, kendimizi sevmiyoruz.Kafamız bir yığın mukayese ile dolu; Dede Efendi’yi Wagner olmadığı için, Yunus Emre’yi Verlaine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız içinbeğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın, Türkistan’ın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti bulunduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden yeni bir sentez bekliyor; biz görevimizin farkında değiliz.”cümleleri geliyor ve yorumumdan kendim bile tedirgin oluyorum.

 

Merakımın peşine düşüp,ailesi Almanya’ya işçi olarak gitmiş ve kendisi de bir süre orada yaşamış; Almanya’da yaşayan Türkler hakkında çeşitli araştırmalar yapmış Alman Dili ve Edebiyatı Hocası olan dostumu arıyorum. Gerçeği en saf ve bilimsel haliyle ondan duymak istiyorum.Ne yazık ki kalbimi ferahlatacak bilgilere ulaşamıyorum. Ağır işlerde, uzun saatler çalışan ailelerin yeterli zaman ayıramadıkları çocukları kendi kültüründen uzaklaşmış ama diğer kültüre de uyum sağlayamamış ikinci nesil, ardından farklı kökenden göçmen ailelerin çocuklarıyla gruplaşarakyepyeni bir dil ve kimliğe bürünmüş üçüncü nesilgelmiş.Her ne kadar ülkenin kalkınmasında çok büyük payları olsada,üç nesil boyunca değişmeyen tek şey; kendini belli bir çizginin ötesine geçmeye layık görmeyen ya da bir noktada haddini bilmek zorunda bırakılan; ezilmiş, mahcup, göçmen, ikinci sınıf vatandaşoldukları gerçeği. Belki ekonomik, kültürel belki de Aryan katı sınıf bilincinin itham edici üstten bakışına maruz kalmamak için bu tür etkinliklere  geniş bir kesimin katılmadığını duymakruhumu  teskin etmekten aciz kaldı.

 

Arkadaşımın tavsiyesiyle okuduğum, Emine Sevgi Özdamar’ınAynadaki Avlu isimli eserinde göçmenler, uzun yolculuğun ortasında, kısa süreliğine Berlin ağaçlarına konan ve sonra uçmaya devam edecek olan kuşlara benzetiliyor. Bu kuşların Berlin’e yukardan baktığını, insanların dilini anlamadığını, her gün geldikleri yere geri dönme düşüncesiyle Berlin’in dilini öğrenmeyi düşünmediklerini söylüyor.“Berlin’deki insanlar da onların dilini,  kuşdilini öğrenmediler çünkü bunlar misafir kuşlardı” diye devam ediyor. Sadece ekonomik refahını sağlayıp bir an önce vatanına dönme hayalleri kuran misafir kuşlar -istisnaları dışında- kendi kültürel zenginliğinin farkında olmadığı gibi, birlikte yaşadıkları toplumla soyut ve somut estetik alışveriş yapacak bilgi ve beceriye de sahip değillerdi.Dolayısıyla da yarım asırdır ikinci yurt edindikleri bu coğrafyada kendilerini ait hissetmedikleri ama içinde yaşamak zorunda oldukları yeni kültürü tanımaları; kimliklerini koruyarak yaşamaları;yeni bir sanat kanonu oluşturmaları ya da var olana katkı sağlamaları pek mümkün olamıyor.

 

Amacım onları itham etmek değil elbette. Biz bile kendi ülkemizde içine doğduğumuz zenginliğin rehavetiyle yaşıyor, gözümüzün önündeki değerlerin farkına varamıyoruz. Bu amfidebüyüsüne kapıldığım notalar vesilesiyle; Itrî,  Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Kevser Hanım, Neveser Kökdeş, Saadettin Arel, Alâeddin Yavaşça, Münir Nurettin Selçuk, ÇinuçenTanrıkorur,  Adnan Saygun,Sultan Abdülaziz ve daha birçok bestekârımızı hatırlıyor, her birini tazimle yâd ediyorum.

 

Bugün burada icra edilenBrahms’ın bir eseri yerine Dede Efendi’nin Sabâ eseri veya  Itrî’ninNevakâr Bestesi olsaydı daaynı uhrevîteslimiyetin  şarka mahsus bir hüzne bürünüp Yahya Kemâl’in; 

 

“Çok zaman dinledim Nevâ-Kâr’ı

Bir terennüm ki hem geniş hem şûh:

Dağılırken Nevâ’nın esrârı

Başlıyor şark ufuklarında vuzuh:

Mest olup sözlerinde her heceden,

Yola düşmüş birer birer geceden

Yürüyor fecre elli milyon ruh.”

 

mısralarındaki nahiflikle gönülleri mest edeceğinden eminim. O zaman, müziğin ritmine dalıp üzerimizde kanat çırpan kuşlar gibi, misafir kuşlar da kendi ezgisine eşlik etmek üzere bu tribünleri doldurur, asırlar öncesine kök salmış ulu çınarın dallarına konarlarmıydıacaba? Bu sorunun cevabını veremiyorum ama en azından tıpkı kendisi gibi buralara göçmüş Dede Korkut Kitabının Berlin Devlet Kütüphanesindeki nüshasından çoğunun haberdar olduğunu, gidip gördüğünü ve Korkut Ata’yla halleştiğini düşünmek istiyorum. Berlin’de doğup büyümüş,  ana yurtlarını tatilden tatile gören, ikinci ve üçüncü nesil, Dede Korkut Kitabı’nın kadim bir dilin bütün zenginliğiyle,  Almanya’daki Türk gençlerini beklediğini bilsinler istiyorum. Bilsinler ki, uhdesinde gizlediği hazineleri öz evlatlarına sunmakarzusuyla, davetkâr bir kopuz ezgisi kulaklarınaçalınsın. Talihli bir işiten kulak, gören göz kendisine intisâb etsin; Korkut Ata aytıp Dirse Han Oğlu Boğaç Han’dan, Kan Turalı’dan, BamsıBeyrek’ten, Banı Çiçek’ten, Deli Dumrul’dan, Selcen Hatun’dan, Uruz’dan, Tepegöz boyundan boylasın soy soylasın.

 

Berlin’in dilini öğrenmemekte ısrarcı misafir kuşlarBerlin Devlet Kütüphanesinde kendileriyle aynı dili konuşan bu kitabın varlığından bile haberdar değilken, özellikle son iki asırda,Verlain’ın, Wagner’in torunları sahip olduğumuz hazineleri tozlu raflarından indirip parlatarak bize sunmakta pek mahir çıktılar doğrusu. HâlbukiKorkut Atanın evlatları olarak maveraya uzanan izi sürmeli; emanetlere sahip çıkmalı; kadim değerlerimizi- dünyanın neresinde olursak olalım- aşağılanma duygusuna kapılmadan; dostlarımıza, komşularımıza cebimizde taşıdığımız kimliğimizden de öte bir aidiyet nişanı, bir gönül kimliği olarak sunmalıydık.

 

Bakmakta epey geç kaldığımız bazen de çekindiğimiz göçme/n/in panoramasından görünen sadece müzik, kuşlar ve insanlar değil elbette. Tarihi eserler ve sanat eserleri de tıpkı insanlar, kuşlar ve notalar gibi göç edebilirler. Bazen sanatçısı eliyle bazen de her nasılsa gurbette bir müzede buluverir kendini; yalnız, mahzun ve mahpus. Dilini anlayan, gönlüyle bağ kuran gelip bir selam versin, kendisini mahsun edememiş ahbâba selam götürsün diye bekler dururlar.

Fakat kuşlar başkalarına benzemez. Onlar, kendilerine ait gökyüzünde, katar katar sonsuzluğun büyüsünekapılır,ufuklarda kaybolup giderler.

Belki geri dönerler, belki dönmezler.Bazen de dönemezler…

 

Yorum

Abdulkadir İna… (doğrulanmamış) Cu, 17 Temmuz 2026 - 21:39

21. Yüzyılda "Avrupalı Türler" kimliği ile anılacak olan, 1961 işçi göçü ile Avrupa'ya serpilmiş Türklerin nesilleri yaşadıkları ülkelerin dili, kültürü hatta dinî inancı ile yeniden şekillenecektir. Türkiye, yurtdışına dağıttığı göçmen nesillerini dün de, bugün de sahipsiz bıraktı. Yarınlarda da sahipsiz olacaklar...

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.