Beklenmeyen Konuşmalar Aynur Türk/2026
Birinci yaya geçidinde, ışık yeşile döndüğü an, içimden saymaya başlarım. Yedi. Bu sayı bir alışkanlık değil; bir savunmadır. Sokağın iki yakasını birbirine bağlayan yedi saniye, şehrin benim için ayırdığı tek bağıştır. Yedi saniyenin içinde, sol kalçamın geciken adımı, bastonumun her dördüncü hareketinde nefesini tutan ucu, çantamdaki ağırlığın eldivenli elime düşürdüğü iki yüz gram fark, hava soğuksa nefesimin önümde beliren küçük beyaz buharı, hava sıcaksa terin ensemden boynuma akışı — bütün bunlar, saniyede 1,2 metre yürüdüğü varsayılan o adsız bedenle aynı hesabın içinde değildir. Hesabın içinde olmamak, hesabın dışında kalmaktır. Hesabın dışında kalan, sokakta kalır.
Bunu öğrenmek için üç yıla ihtiyaç duydum. Hastaneden çıkışım bir kapıyla bitmemişti; bir koridorla başlamıştı. Koridorun sonu yoktu. Koridor, evime kadar uzandı; evimden de dışarı taşıp şehrin her sokağına döküldü. Yürüdüğüm her sokakta, içeride bir parça hâlâ koridor. Sol bacağım, üç yıl önceki sabahın sertliğini hâlâ unutmadı. Beynimin sağ tarafında bir damarın küçük çatlağı, beni bir kez tuttuğu yerden kıpırdamadan, ömrümce kıpırdamayacak bir bedene dönüştürdü. Otuzlu yaşlarımın ortasında bir sabah uyandım; yatak bana yabancıydı. Yataktan kalktım — yatak değil, ben yabancıydım. Yabancılık sol bacağımdan başlayıp boynuma kadar yürüdü. Yürüdüğünü hissettim. Bir bedenin içinde yabancı yürür mü diye sorabilirsiniz; sorardım ben de üç yıl önceye kadar.
Annem, ben dokuz yaşımdayken, "Her şeyin bir hızı vardır," demişti. "Sen kendi hızını ezberle. Başkasınınkini değil." Otuz yedi yaşındaydı o zaman; çocukluk çağında geçirdiği çocuk felci bacaklarına bir asimetri bırakmış, asimetri yıllar içinde tortuya, tortu da yavaşlığa dönüşmüştü. Annem hızını ezberlemişti: dakikada elli adım. Bu sayıyı bir kâğıda yazıp aynanın altına yapıştırmıştı. Babam, "Bunu neden yazıyorsun?" diye sorduğunda, "Bana ait olmayan hızları, kendiminkinden ayırt edebilmek için," demişti.
Ben hızımı ezberlemedim. Üç yıldır kendi hızımı arıyorum; bulduğum şey sayılardan değil, sayma alışkanlığından oluşuyor.
Bugün, annemin evine gidiyorum. Tetel’deküçük bir daire; iki yıl önce afazi ona yetiştiğinde, annem oradan çıkmadan ölmüştü. Altı ay önce. Altı ay, eşyaların arasına girmem için uzun bir süre gibi durur; ama içeride kimse beklemiyorsa, süreler kâğıt üstündeki sayılarla aynı şeyi anlatmaz. İki kız kardeşim ve ben, daireyi satmaya karar verdik. Önce bir kez gidip eşyaları ayırmak gerekiyordu. Bu iş bana düştü; ablamın çocukları küçük, kardeşim Tire'de. Bana düştüğü için değil, bana düştüğünü kabul ettiğim için gidiyorum. Bunlar aynı şey değil. Aynı şey olmadığını annem yıllar önce söylemişti; sözünü o gün tutmamıştım. Bugün tutuyorum.
Evden çıkmadan önce bastonumu kontrol ettim. Lastik ucu yıpranmış; üç ay önce değiştirmiştim, hâlâ yenisi gibi durur, ama yağmurlu bir sabahta küçük bir kayma bir uçurum kadar büyür. Çantamda bir defter, bir kalem, biraz para, anahtarlar. Saatim sol bileğimde; sayar gibi tıkırdadığı için artık takmadığım eski tip bir saat, bugün, bir nedenle, takıldı. Telefonum sağ cebimde. Asansörü bekledim; üst kattan inişimiz, sayım için fazladan saniye kazandırdı; bunu hesaba katarım. Bir gün asansörsüz bir bina için, asansörlü binayı aklımdan çıkarmamam gerekecek. Çıkarmamak, eşitlik değil. Tartım.
İlk yaya geçidi evimin köşesinde. Yedi saniye. Bunu, ışığın altındaki küçük dijital ekranda görebilirim; ama dijital ekran geri sayarken duraklar, beni telaşa düşürür. Telaşa düşen beden, geç kalır. Erken davranmak için sayıyorum: ışık yeşile döner dönmez yediden geri başlarım: yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir. Bir'de kaldırıma değmem gerekir. Bugün, ikide değdim. Bu, küçük bir zaferdir. Hesaba katılmayan birinin küçük zaferleri vardır; bunları kimse hesaba katmaz, ama o hatırlar.
İkinci yaya geçidi, Şişli'nin metro çıkışında. Burada yaya yoğunluğu sayıyı şaşırtır. İki yan da kalabalık; ışık yandığında, on iki çift ayak benimle birlikte kaldırıma iner. Bir adam, koltuk değnekleriyle, benden bir iki adım önde. Yetmişli yaşlarda. Koltuk değnekleri eski tip ahşap; tutamakları çıplak. Ahşabın asfaltta vuruşu, sayıma müziktir.
Adam yanıma geldi. Geldi demek, "geçti yanımdan" demek değil; benimle aynı hızda, yan yana yürüdü. "Yedi yetmez," dedi, hiç bana bakmadan. Cevap vermedim. Çünkü ne cevap verirsem vereyim, ışık zaten kırmızıya dönüyordu, biz hâlâ ortadaydık. Ben kalakaldım — bedenimin kıpırdamadığı an, beynimde bir kâğıdın ortasından yırtıldığı andır. Adam ahşap değneklerine bastı, hızlandı; benden iki adım önde kaldırıma vardı. Geriye baktı. Bir araba kornaya bastı. Adam korna sesine ne irkildi ne öfkelendi. "Geliyorsun," dedi, sözcükleri benim yerime tartıyor gibi. "Geç olsa da geliyorsun." Üç sözcüğüm vardı; ikisi benim değildi: "geç" benimdi; "olsa" başkasınınki; "geliyorsun" üçümüze birden aitti.
Kaldırıma vardığımda korna kesilmişti. Adam yanımdan geçti, "Saymaya devam et," dedi. "Yedi'de kalmazlar artık." Sonra çıktı.
Geride, kavşakta, durakta, kalan üç dört kişi beni izlemişti. İzlerken hiçbiri kıpırdamamıştı. Bu en zoruydu: izlerken kıpırdamamak. İzleyenin kıpırdamadığı yer, başkasının üzerinde bir alan açar. Alanda, kendine ait olmayan bir bedenle dururum. Adımım, sahibi olmayan birinin adımıydı. Adımımı tartı.
Cihangir'e doğru otobüse binmedim. Otobüs alçak girişli olsa bile, basamağın ilk üç santimi sayıma uymaz. Vapur, asansörsüz bir iskeleden çıkar. Metro asansörlüdür; ama merdivenli sokaktan çıkıp metroya inmek için, başka bir merdiven daha gerekir. Bir merdiven daha, başka bir günden alınmış bir saatin kullanılmasıdır. Saatler birikmez; sonra bir gün biriktiğini anlarım.
Yolu yarıladığımda Tarlabaşı'nın kestirme yokuşuna girdim. Yokuşu çıkmak sayım için fazladan yediler ister; ama insanlar yokuşta bekleyemez. Beklemeyenlerin arasından yokuşu çıkmak, rüzgârın sürekli yön değiştirdiği bir ipte yürümeye benzerdi.Yarıdayken, genç bir kadın tekerlekli sandalyesinde aşağıya inmekteydi. Yokuşa karşı bir sandalye, yokuşa karşı bir tekerlekli sandalye değildir; bambaşka bir denklem. Yanından geçerken ona değil, sandalyenin tekerleğindeki gevşekliğin sesine baktım. "Ayara ihtiyacı var," dedim — yüksek sesle değil; sesin başkalarına ait olduğu hizada. Genç kadın güldü. "Üç gündür biliyorum," dedi. "Bu, kendi sesimle değil, sandalyenin sesiyle konuşan biriyim. Sandalye sesimi seviyor; ben hâlâ kendisini sevdiğimi kanıtlamadım. Üç gündür, kanıtlama sırası kendisindeymiş gibi davranıyor." Sonra parmağıyla yokuşun yarısında karşıdaki kahvehaneye işaret etti. "Orada bir tamirci oturur. Cumartesi öğleden sonraları. Ondan iste. Adı Sinan. Sandalyemi ücretsiz tamir ediyor, çünkü sandalyenin onu sevmesini istiyor; bu, hâlâ benim sevemediğim sevgi."
Tamirciyi istemedim — tekerlekli sandalyem yoktu — ama sandalyeli kadının cümlesi cebimdeki bir mektup gibi içeri sızdı. Kahvehaneye baktım: küçük, üç masalı, ahşap tezgâhlı. Sinan'ı görmedim. Ama göremediğim şey, bir adresti; adresi bilen biri bana göstermişti. Birisi bana, başka birisi için kapıyı açmıştı. Bu kapının anahtarı ben değildim; ama eşiğindeydim.
Cihangir'e yarım saat geç vardım. Yarım saat, sayım defterimde "Beklenmeyen Konuşmalar" başlığı altında, dördüncü kaydolacaktı. Defteri çantamdan çıkardım; oturduğum köşede, annemin sokağına açılan basamağın yanında, küçük bir cümle yazdım: "Yokuşun yarısında bir sandalye konuştu. Sahibinin yerine. Sandalye, kendi adresinden önce bana ulaştı."
Annemin dairesinin kapısı üç anahtarla açılırdı; üçüncü anahtar, eskiden babamın atölyesindeki bir dolap için kullanılan, sonradan iç kapıya monte edilen, asimetrik dişli bir anahtardı. Asimetrik diş, kilide doğru yönde dönmüyordu; bir an durmak, kilidin "ben anladım" demesini beklemek, sonra dişle aynı hizada yarım daire daha çevirmek gerekiyordu. Annem bu anahtarı bana, kapı kolu yerine kullanmamı öğretirken vermişti: "Kilitler kendi hızlarında açılır. Sen onlara senin hızını dayatma. Sen onların hızını dinle."
Kapı açıldı. İçeride altı aylık tozun katmanları. Pencere kenarındaki sardunya kupkurudur; kupkuruluk içinde bile bir dağılma vardır, bunu elimi sürünce anlarım. Kanepe, annemin gittiği günkü gibi: yarısında bir örtü, üstünde bir kitap, kitabın açık sayfası işaretlenmemiş. Annem kitap işareti kullanmazdı; "Sayfaya bir nesne sıkıştırıp ona yer bırakırsan, sayfa, nesneyi düşünmeye başlar; yazdığını unutur," derdi. Sayfasını bulamadığım için kitabı kapattım. Kapatırken, başka bir sayfayı kapatıyormuşum hissi.
Dairenin küçük çalışma odası — annemin "köşesi" dediği yer — penceresi sokağa açılan, üç raflı bir kitaplığın ve eski tip bir yazı masasının olduğu küçük bir oda. Masanın üzerinde açık bir defter; defterin kapağı sertleştirilmiş bez. Yanında kalemler; kalemler arasında plastik, kırmızı bir kalemtıraş. Pencerenin perdesi açık; perde halkalarından biri kopmuş, ipliğin ucu sallanıyor. Bunları gözüm önce kaydetti; sonra bir an, aslında ne görmem gerektiğine karar verdi: defter.
Defteri açtım. İlk sayfa, 1973. Annem yirmi beş yaşındaydı. Ben dünyada yoktum, henüz. Sayfanın başında bir cümle: "Bir sayım defteri tutmaya karar verdim. Bu, sadece kendim için değil." Sonra tarih satırları. "10 Mart 1973, Pazartesi. Tünel–Karaköy yolu. İlk yaya geçidinde, ışık yandığında saymaya başladım: dokuz. Sekiz değil, dokuz. Daha doğrusu, üzerimden saniye geçti sayısı sekiz, ama benim ihtiyacım dokuzdu. İhtiyacı kim sayar?"
Sayfayı çevirdim. "12 Mart. Beyoğlu. Yedi. Yetmedi. Bir adam kornaya bastı. Ferahfeza Hanım geçidin öbür yakasında, beni gördü. Sonra evine gittik. Onun defterine de yazdık."
Ferahfeza Hanım. Kim?
Sayfaları çevirdim. 1974, 1975, 1976... Bir sürü tarih. Bir sürü yaya geçidi. Bir sürü saniye. Aralarında, beni şaşırtan bir şey: kimi sayfalarda başka el yazılarıyla notlar. Annemin yazısı değil. Defteri başka biri de tutmuş. Hatta birden fazla biri.
İlk yabancı el yazısının altında imza vardı: F. K. Başka bir tarihte: M. T. Bir başkasında: N. Y. Tek harfli imzalar sayfalar boyunca değişmiyordu; annem onların tam adlarını başka bir yere yazmış olmalıydı. Defterin sonunda, içine katlanmış bir kâğıt vardı; kalitesi farklı, daha sarı, daha incemsi. Kâğıdı açtım. Bir liste:
F. K. — Ferahfeza Karahasan. Çukurcuma. M. T. — Mediha Tunca. Beşiktaş. N. Y. — Nesrin Yetkin. Cihangir. S. A. — Saadet Aral. Kadıköy. H. D. — Halime Doğan. Üsküdar. İ. B. — İclal Balcı. Fatih. A. R. — Aynur Refik. Pendik.
Yedi isim. Sonunda, sekizinci satırda bir not: "Sayımı kim devam ettirir, defteri ona göndereceğim. Bu liste yenilenmelidir; çünkü saymakta olan başkalarıyız her seferinde. Sayan değişir; sayılan değişmez. Sayılan, her zaman bir saniyenin eksiğidir."
Annem yedi isim biriktirmişti, yıllar boyunca. Yedi kadın. Yedi yaya geçidi sayarı. Bir geçidi yedi saniyede aşamayan, yedi'lerine yedi saniye daha katmak için yedi başka kadın bulmuş bir kadın. Kim bilir kaç defteri vardı. Kim bilir kaç defter bana, henüz, ulaşmamıştı.
Kâğıdı katlayıp defterin sonuna yerleştirdim. Sağ elimde defter, sol elimde başkasının el yazısı kadar yumuşamış bir kâğıt; ikisini de bırakmayıp ikisini de açık tutmak, bana bir an, bedenimin üç eli olmasını gerektiriyormuş gibi geldi. Bedenimin üçüncü eli yoktu. Ama sayımı vardı.
Telefonu açtım. Numaraları çevirmeden önce, başka bir şey yaptım. Pencereye doğru döndüm. Sokağı izledim. Sokak, ben gelmeden önce de oradaydı; ben oturduğumda biraz daha oraydı; ben kalktığımda, kim bilir, biraz da bensiz olacaktı. Sokağın iki yakasını birbirine bağlayan yedi saniye, sokağın kendisinin haberi olmadan, içeride başka bir saatin doğmasına neden olmuştu. Benim saatim, annemin saatiydi; annemin saati Ferahfeza Hanım'ın saatiydi, Ferahfeza Hanım'ın saati Mediha Tunca'nın saatiydi; Mediha Tunca'nın saati Nesrin Yetkin'in saatiydi. Sokağın saati değildi. Sokağın saati, dakikada bir saniye birikmiş bir dilimi başka türlü hesaplayanın saatiydi.
Nesrin Yetkin'i aradım. Çünkü Cihangir'deydi. Çünkü en yakın oydu. Çünkü, açıkça söylemediğim küçük bir sebep daha vardı: telefonu açacak bir kadın sesi, ne olursa olsun, benim için tanıdık olacaktı.
İkinci çalışta açıldı. Yaşlı bir kadın sesi; ama yaşının altında, sayım sayan bir tonalite. "Alo." "Nesrin Hanım?" "Benim." "Ben — Reyhan. Annemin adı Sezen Çelik'ti. Sezen Hanım'ı tanır mısınız?" Telefonun öbür ucunda bir an sessizlik oldu; ama sessizlik, bir nefesi içeri çekmeye yetecek kadardı. "Tanırım," dedi. "Bekliyordum. Geç kaldın." "Ne kadar?" "Altı ay. Senin saatinin altı ayı, bizim saatimizin yedi saniyesi kadardır. Sezen, fısıltıyla söylüyor sanki: 'Geç gelir,' demişti. 'Yedi'yi sekiz yapan, hâlâ yedi sayar.' Sen sekize geçtin mi?" "Bilmiyorum." "Bilmediğin için, geçtin. Bilseydin, geçmemiştin. Defter sende mi?" "Sende." "Diğer numaraları aradın mı?" "Şimdi seni aradım." "İyi. Önce beni araman gerekiyordu. Sezen, bunu yıllarca söyledi: 'Önce Cihangir.' Çünkü Cihangir bizim arşivimizdir. Yarın sabah saat dokuz buçukta bekliyorum. Adresimi defterin son sayfasında bulursun. Yer, yıllar içinde değişti; ama saat dokuz buçukta taş cephe görünür. Erken gelirsen, bulamazsın."
Telefonu kapattım. Pencereye geri döndüm. Kapatmıştım da hâlâ telefonun karşı tarafından duyuluyor gibi bir ses kulağımda kalmıştı: "Erken gelirsen, bulamazsın." Annemin sesi, üç yıl önce hastane odasından geleni hatırlatıyordu; ama bu o değildi. Bu, daha eski, daha derin bir ses; bana ait olduğunu sandığım, ama henüz bana ait olmayan bir hızın sesiydi.
Defteri kapattım. Çantama koydum. Daireyi düzene sokmadan kapattım. Eşyalar yerlerinde duruyordu. Ben de bir eşya değildim, yerimde kalmam gerekmiyordu. Yerimde kalmamak için, oradan çıktım.
Dönüş yolunda üç yaya geçidi geçtim. Yedi. Yedi. Sekiz. Üçüncüsü, Tünel yokuşuna yakın, on iki saniyelikti; kalabalıktı, kimse beni rahatsız etmedi, çünkü kimse beni görmedi. Görmemek, en yumuşak hesabıdır şehrin. Hesaba katmamak için önce görmesi gerekirdi; görmediği için, hesabı söz konusu değildi.
Eve vardığımda çantamdan defteri çıkardım. Açık masaya koydum. Kalem aldım. Açık bir sayfa buldum — annemin son yazdığı sayfanın bir sonrası. Beyaz. Yazdım: "3 Kasım, Pazar. Annemin dairesinden döndüm. Yedi saniye, yedi sayfa, yedi isim. Telefonu açan kadın beni adımla tanıdı. Sezen Hanım, ben biraz daha geç geldim diye, bana 'önce' dedi. Önceliği kabul ediyorum. Yarın sabah dokuz buçukta taş cephe görünecek. Erken gitmemeye söz vereceğim. Annem, gecikmemi beklemişti. Beklediğini bilmem, beklediğine yarım saniye daha eklemekti. Yarım saniyeyi sayan, sayfaya bir damla bırakır. Damla, dairesel değildir."
Sayfanın sağ üst köşesine, parmağımdaki mürekkebin küçük bir damlasını bıraktım. Damla dairesel olmadı. Olmadı, çünkü onu dairesel olmayan bir el bıraktı.
Ertesi sabah dokuz buçukta, Cihangir'de, bir sokak, bir taş cephe gösterdi. Erken gelmemiştim. Geç de kalmamıştım. Yedi'nin sekize geçişini, sayan bir kadın olarak, eşikte bekledim. Nesrin Hanım kapıyı, ben elimi kapı koluna uzatmadan açtı. "Geç memurusunuz," demedi. Yalnızca, "Selam, Reyhan," dedi. Annemin sesini söyledi. Annemin sesi dağılmadan içeri girdi. Ben de içeri girdim. Kapı kapandı. Sayı başladı.
Yeni yorum ekle