Çekirdek Sayan Adamlar
Her şey bir tohumla başlar; ama hiç kimse, başladığı şeyin sonunu görecek kadar beklemez.
AVUÇ
Bir avuç çekirdeği insan ölçemez; sayar. Sen sayardın. Akşamüstü, masanın üstüne dökerdin onları — ayçiçeği, kabak, bir avuç da adını bilmediğin, annenin bir kavanozda sakladığı kara taneler — ve teker teker sağ avucundan soluna geçirirdin. Yüz yedi. Ertesi gün yüz altı. Bir tane eksilmişti; nereye gittiğini bilmiyordun, ama eksildiğini biliyordun. Eksilmeyi her zaman bilirdin, çoğalmayı hiçbir zaman. Babaannenin evinde, mutfağın en üst rafında, ağzı bezle bağlı bir kavanoz dururdu. İçinde tohum. Hangi tohum, kimse söylemezdi; söylenmeyen şeyin adı, zamanla, söylenemeyen olur. “Büyüyünce,” derdi babaannen, eliyle rafı göstererek, sözünü hiç bitirmeden. Büyüdün. Raf yerinde değildi artık, ev yerinde değildi, babaannen çoktan o cümlenin ikinci yarısını da yanında götürmüştü.
[“Söylenmeyen şeyin adı, zamanla söylenemeyen olur” — bunu tut. Ama bir kez. Sen aforizmayı seviyorsun, biliyorum; ben de severdim, senin yaşındayken. Sonra anladım: bir cümle ne kadar parlaksa, okuru o kadar dışarı atar. Parlak cümle, kapıyı yüzüne kapatır; donuk cümle, içeri alır. — Y.]
Kavanozun nereye gittiğini hiç sormadın. Sormak, onu aramak demekti; aramak, bulmamayı göze almak. Bulamayacağın şeyleri aramazdın sen. Bu yüzden hiçbir şeyi gerçekten kaybetmedin — çünkü hiçbir şeyin peşinden gitmedin. Kayıp, peşine düşülen şeyin adıdır; düşülmeyenin adı yoktur, yalnızca eksilme vardır, sessiz, sayısal.
Kırk dört yaşındasın derler; sen saymıyorsun. Yaş da bir tür tohum sayımıdır: kaç tane kaldı, kaç tane çatladı. Bir tohum hesabı tutuyorsun ömrün boyunca, ama hangi avuçta tuttuğunu unutmuşsun.
—Sol avuçta, tutuyorsun. Sağ avuç eken eldir, sol avuç saklayan. Annen sana hep “sağ elinle ver” derdi; sen sol elinle sakladın. Bu yüzden hiç ekmedin, hep biriktirdin. Bir gün o sol avuç açılacak ve içinde ne çürümüş bir tohum ne de filiz — yalnız avucunun çizgilerine işlemiş bir toz bulacaksın. Ben o tozu gördüm. .
ÇEKİRDEK SAYAN ADAM
Şimdi tohum İdaresi diye bir yer yoktur; olsaydı, sen orada çalışırdın. Bunun yerine, şehrin eski hâl binasının arkasında, bir bodrum katı tuttun. Tabelası yok. Gelen olmaz; gelse de, ne sattığını anlamaz. Raflarda kavanozlar: her birinde bir tür tohum, her birinin üstünde iki tarih. Toplandığı gün. Ekilmesi gereken gün. İkinci tarih çoğu zaman boştur. Senin işin, o boşluğu doldurmaktır — bir tohumun ne zaman ekilmesi gerektiğini bilmek. Erken ekilen çürür, geç ekilen uyuşur. İkisinin arasında, kimseye söylemediğin dar bir aralık vardır; sen o aralığı koklarsın. Bir tohumu avucuna alırsın, gözlerini kaparsın. Canlıysa, avucunda hafif bir ısınma — uykudaki bir nabız. Ölmüşse, bir ağırlık; içindeki söz susmuş, geriye kabuğun yükü kalmıştır. En zoru, canlı görünüp de içi çürümüş olanlardır; onlar avucunda ısınır, sonra bir an durur, bir yalan gibi. O yalanı yıllar sonra tanımayı öğrendin. Düzeltmenlik gibi: metnin içine girmeden, yalnız yüzeyini yoklayarak, neyin sahte olduğunu bulmak.
[ “Düzeltmenlik gibi” — burada durakladın, çünkü açıklamak istedin: bak, ben aslında metinlerle de uğraşırdım, tohum da metin gibidir, vesaire. Açıklama. Okur “düzeltmenlik gibi” ile “tohum” arasındaki köprüyü kendi kursun; kurarken senin kurabileceğinden daha sağlam kurar. Bir benzetmeyi açıkladığın an, onu öldürürsün. Benzetme, açıklanmadığı sürece nefes alır. — Y. ]
Bir kadın gelir bazen. Saçları kırlaşmış, elinde her seferinde aynı boş kavanoz. “Doldur,” der. “Neyle?” diye sormazsın artık; ilk seferinde sormuştun, gülmüştü. “Boşlukla,” demişti o zaman. “Bende dolu kavanoz çok. Bir boş lazım — ama doğru boşluk olmalı.” O günden beri ona boş kavanozlar verirsin; o da memnun gider. Boşluğun da bir türü varmış, öğrendin: dolu olmaya hazırlanan boşluk, ve dolmaktan vazgeçmiş boşluk. İkincisini ona vermezsin; o, çürümüş tohumun boşluğudur.
—
Geceleri kavanozlar konuşur. Önce bir uğultu, sonra ayrı ayrı sesler. Her tohum, içindeki ağacı mırıldanır — daha olmamış, belki hiç olmayacak bir ağacı. Kulağını bir kavanoza dayarsın: bir meşe, iki yüz yıl sonrasından, dallarını gerinir. Başka birine: bir buğday, tek bir yazlık, doğar doğmaz biçilecek. En yükseği, en üst raftaki kavanoz — onu hiç açmadın. Üstünde tek tarih var: toplandığı gün. Ekileceği gün boş, ama senin elinle değil; o boşluk, başkasının eliyle dolacak gibi duruyor. O kavanozun camına, biri, çok önce, tırnağıyla bir şey kazımış: bir harf, okuyamadığın bir alfabeden.
— O kavanozu en üste ben koydum. Sen daha doğmadan. İçindeki, senin büyükbabanın avucundan kalan son tane; kıtlık yılından. O yıl herkes tohumluğunu yedi — ekecek bir şey kalmasın diye değil, açlıktan. Büyükbaban yemedi. Bir tane sakladı, sol avucunda,
kimseye söylemeden. “Bunu yersek, gelecek yıl yokuz,” dedi. Yemediği o tane, sizi var etti. Sen o taneden geliyorsun. Kavanozdaki, kendi tohumun.
YİYEN
çok önce Altı yaşındaydın. Babaannenin mutfağında, eşikte. Seni ağzın dolu yakaladılar; yanağın bir sincabınki gibi şişmişti. Parmaklarını taktıkları gibi çıkardılar: çiğnenmiş bir avuç tohum, ıslak, kabukları damağına yapışmış. “Yine mi.” O “yine” ömrünce peşini bırakmadı. Tohum yerdin sen — toprak yiyen çocuklar vardır, kireç kemiren, sabun ısıran; sen tohum yiyordun. Ama yalnız ekilecek tohumu. Yemeklik olanı, kavrulmuşu, ölmüşü ağzına almazdın; canlı olanı, ekilince filiz verecek olanı seçer, çiğnerdin. “Niye yiyorsun?” diye sordular. Söyleyemedin. Şimdi de söyleyemezsin, ama biliyorsun: ekilince başka bir yerde, başka bir toprakta, sensiz büyüyecek olana dayanamıyordun. Bir tohumu yemek, onu bir yere ait olmaktan kurtarmaktı. İçine aldığın tohum, artık hiçbir tarlanın değil, yalnız senin. Çürümeyecek, çünkü çimlenmeyecek. Yediğin her tane, dünyaya gelmekten kurtardığın bir ağaçtı. Sen bir kurtarıcıydın — kendi anladığın o ters, o korkunç anlamda.
[ Dur. “Kendi anladığın o ters, o korkunç anlamda” — bu satırı sileceksin. Çünkü çocuğun ne yaptığını okur zaten anladı; sen şimdi gelip omzuna dokunup “gördün mü, ne korkunç” diyorsun. Güvenme okura demek, ona güvenmemek demektir. Tohumu yiyen çocuğu göster, sus, çekil. Korkuyu okur duysun, sen adlandırma. Adlandırılmış korku, korku olmaktan çıkar, bilgi olur. — Y. ]
— Y. haklı, ama eksik söylüyor. Sen tohumu, sensiz büyüyecek diye yemiyordun. Annen gidince yemeye başladın. Hatırlamıyorsun, çünkü o yaşta hatıra, olayı değil, boşluğu kaydeder. Annen bir sabah gitti; o akşam ilk tohumu yedin. İçine bir şey gömmek istedin, gidenin yerine. Toprak sendin. Kendini ekiyordun, her tane ile, biraz daha derine. — N.
Doktora götürdüler. Bir kavanoz verdiler eline, “buna koy, yeme,” dediler. Sen kavanoza koydun. Akşam kavanoz boştu, avucun doluydu. Kimse anlamadı: tohumu kavanozdan çıkarıp avucuna almak, yememekti. Avuçta tutmak hem saklamak hem dokunmaktı. Yemek ile ekmek arasında bir üçüncü yol bulmuştun, altı yaşında: tutmak. Ne içine almak ne toprağa vermek. Avuçta, sonsuza dek ne canlı ne ölü.
BOŞLUĞUN TÜRLERİ
aradaki yıllar Yirmi yıl, başkalarının tohumlarına baktın. Bir ziraat odasının arşivinde çalıştın; gelen numuneleri etiketlerdin, kaydederdin, ekilme tarihlerini hesaplardın. Hiçbirini ekmedin. Senin işin tohumu toprağa vermek değil, defterde tutmaktı. Bir tohum defterde durduğu sürece hem var hem yok hem ölü hem diri. Bu senin sevdiğin durumdu. Karar verilmemiş şeyleri severdin; karar, eksilmenin başka adıydı. Bir kez evlendin. Bir kadın, sana “niye hiçbir şey ekmiyorsun, balkonda bir saksı bile yok,” dedi. Açıklayamadın. Ekilen şeyin büyüyeceğini, büyüyenin bir gün biçileceğini, biçilenin eksileceğini düşünmek — bunu söyleyemedin ona. Onun yerine sustun. Sustuğun her şey, bir kavanoza kapatılmış bir tohum gibi, içeride çoğaldı, çürüdü. Kadın gitti. Gittiğinde, sol avucun kaşındı; bir tane daha eksildiğini bildin, saymadan.
[ “Sustuğun her şey içeride çoğaldı, çürüdü” — güzel, ama “çoğaldı, çürüdü” üçüncü kez geçiyor metinde. Tohum çürüyor, söz çürüyor, şimdi de sessizlik çürüyor. Bir kelime, üçten fazla çürürse, kendi de çürür; okur artık “çürük” dediğinde irkilmez, geçer. Bir leitmotifi öldüren, az kullanmak değil, çok kullanmaktır. — Y. ]
Boş kavanoz alan kadın, bir gün, başka bir kavanozla geldi — dolu. “Bunu sana bırakıyorum,” dedi. “Benimki bitti.” İçinde tek bir tohum vardı, kapkara, senin çocukken babaannenin rafında gördüğün cinsten. “Ne bu?” “Bilmiyorum. Bana da annem bıraktı, o da bilmiyordu. Bir gün biri ekecek, o zaman ne olduğu anlaşılacak. Ben ekmedim, sen de ekme; ekme diye verilmiyor bunlar. Taşınmak için veriliyor.” Aldın. Sol avucuna koydun. Tam oturdu — sanki o boşluk, yıllardır o taneyi bekliyormuş.
—
O gece kavanozları dinlerken, dolu kavanozdaki kara tane konuşmadı. Bütün tohumlar mırıldanır — bu susuyordu. Ölü müydü? Avucuna aldın: ne sıcak ne soğuk ne nabız ne ağırlık. Karar vermemiş bir tohum. Yaşayacak mı, çürüyecek mi, kendi de bilmiyor. Bu tür en tehlikelisidir, demişti yıllar önce arşivdeki yaşlı adam; kararsız tohumu çok tutarsan, kararsızlığı sana geçer. Geç kalmıştın zaten. Sen de ne ekilmiş ne yenmiş, avuçta tutulmuş bir tohumdun; kendi raflarının arasında, kendi ikinci tarihini boş bırakmış.
EKİLECEĞİ GÜN
son gün — ya da ilk En üst raftaki kavanozu indirdin. Sebebini sayamazsın; saymadığın tek şey buydu. Kapağındaki bezi çözdün — babaannenin bağladığı düğüm, yirmi küsur yıl sonra hâlâ aynı düğüm, parmakların onu tanıdı, gözlerin değil. İçinde tek tane: büyükbabanın kıtlıkta yemediği, sol avucunda sakladığı tane. Onu avucuna aldın. Isındı. Sonra, ilk kez, ısınması durmadı — artmaya başladı, bir nabız hızlanır gibi.
— İşte şimdi. Onu yeme. Yersen, soyun biter — büyükbabanın yemediği şeyi yemiş olursun, geriye doğru. Ekme de — ekersen, büyür, biçilir, eksilir ve sen eksilmeye dayanamazsın, biliyorum. Üçüncü yolu seç, hep seçtiğin yolu: tut. Ama bu kez fark var. Bu kez avucunu aç ve bırak. Tutmak ile yemek ile ekmek; bir de dördüncüsü var, hiç denemediğin: vermek. Sağ elinle. Annenin dediği gibi. — N.
Kapı açıldı. Boş kavanoz alan kadın değildi; daha genç, ama aynı yüz — ya da o yüzün bir başka tarihi. Elinde boş bir kavanoz. “Doldur,” dedi. “Neyle?” diye sordun; ilk kez yeniden sordun, yıllar sonra. Gülmedi. “Biliyorsun neyle,” dedi. Avucundaki tane, artık avucunu yakıyordu. İki yol: kapatmak, sonsuza dek tutmak — ya da açmak. Avucunu açtın.
[Burada bitir. “Avucunu açtın” — nokta. Sakın “ve tohumu kadına uzattın” deme; sakın filizin toprağı yardığını, soyun sürdüğünü, döngünün tamamlandığını yazma. Açık avuç, kapalı cümleden güçlüdür. Okur, o avucun içinde ne olduğunu — tane mi, toz mu, boşluk mu — kendi görsün. Sen göstersen, o görmeyi bırakır. Bir öykü, son cümlesinde değil, okurun onu kapattıktan sonra kurduğu cümlede biter. — Y.]
— Y. yine son sözü almak istiyor, hep ister. Ama bu kez ben söyleyeceğim, çünkü o avuç benim avucum: açıldığında içinde ne tane vardı ne toz. Bir çukur vardı, küçücük, bir tohumun tam oturacağı kadar. Sen ömrün boyunca tohum aradın; oysa tohum değildin sen — topraktın. Bekleyen, açık, henüz ekilmemiş. Birinin sana bir tane bırakması için, kırk dört yıl. Şimdi avucun açık. Bekle. — N.
Her şey bir tohumla başlar. Ama kimi toprak, başlamak için, başlatanın gitmesini bekler.
Yeni yorum ekle