Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları Şair-Yazar, İlkiz Kucur Söyleşisi MAYIS 2026

Edebiyat

Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları

Şair-Yazar, İlkiz Kucur Söyleşisi

MAYIS 2026

.

-Merhaba, İlkiz KUCUR. Şairliğinizin yanında öykü ve çocuk kitabı yazarısınız. “Atatürk’üm Düşümde” adlı kitabınız çocuklar ve biz yetişkinler tarafından çok sevildi. Ayrıca dergi ve gazetelerde okuduğumuz inceleme yazılarınız ve katıldığınız kitap kulüplerinin aktif bir üyesi olduğunuzu biliyorum. Kitaplarınızla birlikte yazar ve okur olarak birçok alanda çalışıyorsunuz. Edebiyat adına verdiğiniz bunca emeği, yoğun sevgiyi neye bağlıyorsunuz?

Çok küçük yaşlarımdan itibaren kitapların arasında büyüdüm. Doğum yerim olan Selçuk’ta henüz ilkokula başlamadan kitaplarla tanışmıştım. O yaşlarda okuduklarımın yanında İzmir Fuarına gelen tiyatro grupları mutlaka Selçuk’a da uğrardı. Gelen her oyunu izlemeye gittiğimizi anımsıyorum. Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Yıldırım Önal ve daha pek çok tiyatro oyuncusunu henüz ilkokula gitmeden, yada okula başladığım yıllarda alkışlamıştım. İleride tiyatro oyuncusu olmak gibi bir düşüncem vardı. Bu sırada ailem düzenli olarak Doğan Kardeş Dergisi alıyordu. Suna Kan ve İdil Biret’in harika çocuklar olarak yurt dışına gönderildiğini dergiden öğrendiğimde çok küçük yaşlardaydım. Okula başladığımda artık dergideki şiirleri de okuyordum. Annemlerin söylediğine göre o yıllarda beslediğim tavşan için bir şiir yazmışım. Dergide yayınlanmış. Ama ben bu anlatılanları anımsamıyorum. Elimde her hangi bir kanıt da yok. Kısacası öğretmen bir annenin ve tiyatro düşkünü babanın çocuğu olunca çevrede merak duygusu yaratan pek çok uyaranla da tanışmış oldum. Kitaplar en sevdiğim oyuncaklardı. Eve kocaman bir kutu dolusu TDK yayınları geldiğini anımsıyorum.Orta okul ve lise örenimim sırasındakitaplar en yakın arkadaşımdı. Ama asıl şiir yazmaya üniversitede başladım. ODTÜ Edebiyat kulübüne katılmam dönemin pek çok şair ve yazarı ile de tanışmamı sağladı. Düzenlediğimiz etkinlikler için Ankara dışından gelen Aziz Nesin, Afşar Timuçin, Can Yücel, Demirtaş Ceyhun, Şükran Kurdakul, Nevzat Üstün, Tekin Sönmez, Ece Ayhan, İlhan Berk. Ankara’dan Attilâ İlhan, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Adalet Ağaoğlu ilk aklıma gelenler. Kısacası edebiyat dünyasının içinde olmak ve edebiyat sevgisi farkında olmadan çok küçük yaşlarda başlayan bir yolculuktu benim için. Sözcükler ile bir dünya yaratmaktan başka bir tercihim olmamıştı...

.

- Yazarken çoğu zaman ne hissediyorsunuz? Korku, mutluluk ya da hiçbir şeye takılmadan kendinizi o ana mı bırakırsınız?

Beni yazmaya sürükleyen o anki dürtü neyse onun hakkını vermek, onu yeniden yaratmak istiyorum. Bu bazen bir sokak adı oluyor, bazen bir tablo, bazen okuduğum bir roman, şiir ya daöykü. Bir kayıp yada birine, bir şeye ödenecek borç. Sevdiğim bir sözcük de olabilir tarihin belleğinden çekip çıkardığım bir an, bir imgeya da bir kent. Dolayısı ile sözcüklere hep saygı göstermek istiyorum bu nedenle de yazarken çok fazla ince eleyip sık dokuyorum. Hep bir şeyleri eksik bıraktığım endişesi taşıyorum. Daha iyi olabilirdi korkusu. Başkalarının yazdıklarını okurken gösterdiğim hoşgörüyü kendimden esirgediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

- Toplumsal ya da günlük olayları kolaylıkla kurguya çevirir misiniz? Sizin şair kimliğinizi de düşünerek meseleyi ele alışınız hayatın akışı içinden süzülüp gelenler diyebilir miyiz?

Bu şiirde çok sık oluyor. Şiire çok uzun süre ara verdikten sonra bir gece geç saatlerde balkonda otururken bir kadının çığlıklarını duydum. Oturduğum yerden hangi evden geldiğini anlamam mümkün değildi. İşte o akşam bir şiir yazdım. Ertesi gün Varlık Dergisi’ne yolladım. Bir ay sonra da yayınlandı. Dolayısı ile bu soruya gönül rahatlığı ile kocaman bir evet diyebilirim. Hayatın akışı içinde ne geliyorsa aklımdan ve yüreğimden süzülerek onları dönüştürüyorum.

- İlk ne zaman karar verdiniz yazmanız gerektiğine, sizi tetikleyen neydi o dönem? Edebiyat yolculuğunuzu ve kitaplarınızdan bahseder misiniz?

Bilinçli olarak ODTÜ de oldu. Soğuk bir Ankara gününde yurttan bölüme doğru yürürken kafeteryanın önündeki çimlerde Ankara’nın soğuğuna yeşil yaprakları ile direnen minik bir çiçeğe yazdığım direncin şiiri ile yazmaya başladım. Sonrası geldi. Yoğun ders programıma karşın okumak ve yazmak benim için kendi korunaklı alanımdı. Eşim o zaman Edebiyat kulübünün başkanıydı. Haydar Ergülen sınıf arkadaşım, Metin Celal, Özcan Karabulut, bizden daha büyük olan Ali Cengizkan ile aynı dönemde ODTÜ’de idik. Yeni Türkü’nün kurucusu Derya Köroğlu da aynı şekilde. Yine önce Yeni Türkü’de daha sonra da Çağdaş Türkü’de çalan Eftal Küçük ile aynı seçmeli dersi almıştık.Tolga Çandar yurtlar bölgesinde bize çimlerin üzerinde saz çalardı. Ahmet Erhan, Behçet Aysan, Adnan Azar ile Dost Kitabevi’nde ne çok karşılaşırdık. Murathan Mungan’dan kısa bir süre tiyatro dersi almışlığım bile vardır. Tiyatro demişken Ayşegül Yüksel’in odasında yaptığımız sohbetleri nasıl unuturum. Aynı şekilde TDK’daçalışırlarken tanıştığım ve ilk şiirimi kendisinin çıkardığı Yusufçuk Dergisi’nde yayınlayan Ali Püsküllüoğlu’nu da anmadan geçemem. Kısacası yolcuğumun ilk adımlarını tam anlamıyla çok zengin bir edebiyat çevresi içinde attım. YusufçukDergisi’ne beni yönlendiren de o sıralarda Bilgi Yayınevi’nde yayın yönetmeni olan Attilâİlhan’dır. Yazdığım her şiiri gözden geçirip bana yol gösteren hocalarımdan biri de Hasan Hüseyin olmuştur. Edebiyat Kulübünden arkadaşlar ile evinde onun şiirlerinden bestelediği şarkılarını Almanya’da kasete okuyup Hasan Hüseyin’e gönderen Selda’yı nasıl büyük bir heyecan ile dinlemiştik…

Sonra, Ankara’nın o dönemki zengin ve nitelikli edebiyat ortamı. Bu ortamda Ankara’da çıkan dergiler. Türkiye Yazıları, Oluşum, Sesimiz, Yusufçuk. İlk aklıma gelenler. TDK’nın zengin edebiyatçı kadrosu. Her biri edebiyatımızın köşe taşı isimler. Edebiyat yolculuğumun başlangıcında bu insanların her birine çok şey borçluyum.

Bu süreçte dergilerde yayınlanan şiirlerimi kitaplaştırmayı hiç düşünmedim.Mezuniyetimin ardından İzmir’e döndüm.Ankara kadar olmasa da İzmir’in de edebiyat ortamı oldukça zengindi. Burada bir grup arkadaşla Ayrım Dergisini çıkarmaya başladık. Yayın hayatı çok uzun sürmese de bence iyi bir dergi idi. İlk kitabım Ama Ben İlkizim Ayrım Yayınları’ndan çıktı. Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nde Mehmet H.Doğan kitap hakkında olumlu bir değerlendirme yazdı. Yayınevi’nin gücü yetersiz olsa da kitabı uzun yıllar geçtikten sonra bile okuduklarınısöyleyenlerin geri bildirimleri beni şaşırtmaya devam ediyor. Umduğumdan daha fazla uzak yörelerden okunduğu ve insanların hayatına dokunduğunu öğreniyorum. Yukarıda söylediğim gibi iş hayatımın yoğunluğu vb nedenlerden uzun süre şiirle arama bir mesafe girdi. Varlık’ta yayınlanan şiirin ardından edebiyat dünyasına dönüş yaptım. Şiirlerim ardı ardına pek çok dergide yayınlanmaya başladı. Kitap kulüpleri ile de bu dönemde tanıştım. Okumak ve yazmak hayatımın bir kez daha vazgeçilmezi oldu.Sincan İstasyonu Dergisi’ni çıkaran değerli şair Abdülkadir Budak o sırada Yazılı Kâğıt Yayınlarını kurmaya karar vermiş. Beni aradı ve Ama Ben İlkizim’in genişletilmiş 2.baskısını yapmayı önerdi. Böylece Ama Ben İlkizim bir kez daha hayat buldu. Kitabın yayınlanmasının ardından birkaç yıl sonra bu kez Yasak Meyve dergisini çıkaran –ışıklar içinde yatsın-Enver Ercan yeni bir kitap düşünüp düşünmediğimi sordu. Eflatun Gölgeli Kadınlar da böyle doğdu.

Atatürk’üm Düşümde adlı çocuk kitabım ise yıllar sonu hayata geçen bir çocukluk düşümdür. Bir süredir çocuk edebiyatı üzerine çalışıyordum. Bu konuda kendisi ile görüştüğüm, bilgi ve deneyiminden yararlandığım Prof.Dr.Sedat Sever ile yazdığım bir öyküyü paylaşmıştım. Onun önerisi ile öyküyü Adnan Binyazar’ailettim. Ondan gelen önerilerden biri de öyküyü romanlaştırmamdı. Yazdım ve Everest yayınlarına gönderdim. Kabuledildi. Çök değerli editörlerle çalıştık. Buradan Prof.Dr. Tuğba Çelik Korat ve Şehriban Koçer’e çok teşekkür ederim. Bir teşekkür de kitabı çizimleri ile zenginleştiren Serap Deliorman’a.

İnceleme ve değerlendirme yazılarımı da farklı dergi ve internet sayfalarında yayınlamaya devam ediyorum.

Yazdığım bir öyküm de Efeler Belediyesi yarışmasında birincilik ödülünü kazandı.

.

- Yazmayı hayatın içinde istediğiniz gibi düzenli bir şekilde yapabiliyor musunuz? Yoksa gündelik telaşlar yüzünden yazamamak moralinizi bozuyor mu?

Doğrusunu istersen her gün düzenli yazdığımı söyleyemem. Bu da beni aslında çok üzüyor. Hem gündelik telaşlar hem de okumaya ayırdığım zamanlar ve evdeki dört ayaklı üç yavru buna izin vermiyor. Ayrıca, okumak ve yazmak iki kıskanç kardeş gibi. Her birisi kendisine daha fazla zaman ayırmamı istiyor. Birine ayırdığın zaman diğerinden çalınmış oluyor. Bu da moralim çok bozuluyor, hep bir şeylerin eksik kaldığı duygusuna kapılıyorum. Buna ülke gündeminin ağırlığını da eklersek, elbette buna canım çok sıkılıyor. Yine de edebiyata sığınmaktan vazgeçemiyorum.

- Üniversite, iş hayatı ve devamı derken Ankara’da yaşamanın sizin için özel bir anlamı var mı?

Üniversitede Ankara’da yaşamanın anlamı çok daha büyüktü. Şimdi ise kitap kulüpleri ve bazı etkinlikler dışında Ankara’ya çok fazla değer yükleyemiyorum. Biraz daha içime kapandım. Daha fazla okuyabilmek ve üretebilmek için. Zaten Ankara da eski Ankara değil gibi. Edebiyat etkinlikleri çok görünse de nitelik olarak içerikleri bana yetersiz geliyor. Katılımcıları belirli sayıları aşmadığı gibi hep aynı yüzlerden oluşuyor. Tıpkı konuşmacılar gibi. Dolayısı ile yeni bir şey de söylenmiyor. Ama bunlar şüphesiz benim görüşlerim. Önyargılı da olabilirim. Ya da Ankara edebiyat ortamına kırgınlığımın sonucudur. Bir gerçek var ki eskiden edebiyat ortamı bu kadar benmerkezci değildi...

 Şiirlerinizde ve öykülerinizde bireyin iç sesi oluyorsunuz. Okurun kendisinde bir şeyler bulduğu konular çoğu kere bunlar. İnsana dokunan, kendi sıkıntılarını düşünme fırsatı veren bir taraf. Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?

Yolda yürüyen, çevremde olan tanıdığım tanımadığım insanların neler düşündüğünü hep merak etmişimdir. Onların sadece gördüğümüz yüzlerinden öte o sırada kafalarından geçenler, içlerindeki sıkıntılar da beni ilgilendirir.İç dünyalarında hangi öyküler yaşıyor? Sıkıntıları, huzursuzlukları hangi anıların izlerini taşıyor? Kullandığımız sözcükler bilincimizdeki hangi anlamlardan süzülüyor? Bütün bunları düşünürken bulurum kendimi. Bir yargıya vardığımızda geçmişte yaşadıklarımızdan süzülüp bu güne gelen anılarımızdan bağımsız mı karar veririz? Bana göre hayır. Bugün neye inanıyorsak elbette geçmişin izlerini taşır bu yargı.Herkes yarasını, acısını taşır o yargıya.

Yıllar önce yazdığım bir dizeden etkilenen ülkenin uzak bir köşesindeki kişinin dünyasında derin bir iz bıraktığını öğrendiğimde bunu daha iyi anlayabiliyorum. İnsanların iç duygularına dokunabilmek için özel bir çaba göstermedim tabii ki. Yaptığım kendi iç dünyamdakini paylaşmaktı. Bunu yaparken göstere göstere yapmadım. Bir iç çekiş olarak sundum sadece. Belki ilk yazmaya başladığım günden bu yana çıplak gerçeklikten sakındığım için olabilir,bilmiyorum. Başka türlü yazmayı bilmediğimden belki de.

Tüm bunları düşünürken bir şeyi de hiç unutmamaya, onunla yazdıklarımın temelini oluşturmaya çalıştım. Yaşadığımız toplum ve dünyadan bağımsız değiliz.

- Yazmayı istediğiniz ancak zamanının gelmediğini düşündüğünüz için beklettiğiniz konular var mı? Ya da bunu hemen anlatmalıyım, deyip yazar mısınız?

Özellikle çocuk kitabı olarak yazmak istediğim kitaplar var. Onlara öncelik vermek istiyorum bir süre. Bu konuları da bana gittiğim okuldaki sevgili öğretmen arkadaşlar iletti. Umarım onların bu dileklerini yerine getirebilirim. Onun dışında diğer alanlarda konular kendisini yazdırıyor. Örneğin bir ressamın hayatını anlatan bir eseri kitap kulübümüzde okuduğumuzda onun şiirini yazdığımı hiç planlamamıştım, kendisi yazdırdı.

- Sizinle ilk defa 2019 yılında MehmetAkif Ersoy Kütüphanesi’nde okuma kulübünde tanıştık. Yıllar içinde neler gözlemlediğinizi bize anlatabilir misiniz? Türk Edebiyatı’nda sizin için değişen ne oldu? Ya da her şey aynı mı?

Bu soruya vereceğim yanıtlar kuşkusuz çok kişisel gözlemlerimden süzülerek gelecek.Çeşitlilik arttı evet ama nitelik olarak nerede olduğumuz sorusuna tam bir yanıt veremiyorum.Bir kere çok fazla eser çevrildi.Bu çok olumlu her şeyden önce.Dünya edebiyatına daha kolay ulaşabiliyoruz.İrili ufaklı yayınevlerinin sayısı artı.Her çevrilen eser çeviri olarakaynı standartta değil.

Edebiyatın her alanında eser sayılarında da büyük artış gözlemliyorum. Kitap fuarları, imza günleri ve sosyal medya yeni şair ve yazarları tanımamıza aracılık ediyor. Kitap satışları sanırım ekonominin kötüleşmesi ile orantılı olarak azalmaya başladı. Onun yerini sesli kitaplar alıyor. Dergiler bir bir kapanıyor. Buna çok üzülüyorum. Oysa dergiler edebiyatın gerçek okulları. Ustalarla birlikte genç imzaların bir arada okunabilmesi hepimiz için büyük bir şans. Onun yerini de internet alıyor şimdi. Ama orada bir iki günlük ömrü oluyor yazılanların sonra gözden uzaklaşıyor. Çok fazla okul niteliği taşımıyor.Sosyal medya bazen hak etmeyen imzaları da “şöhret” yapıp niteliksiz eserleri öne çıkarıyor. Çok daha değerli eserler üretmiş gençler görünür olamıyor. Sonra bir de yarışmalar konusu var. Daha doğrusu jüriler sorunu. Neredeyse jüri üyeliği bir mesleğe dönüştü. Aynı isimleri farklı yarışmaların kadrolu jüri üyesi olarak görüyoruz. Ödül kazanan pek çok isminde o üyelerden bir ya da bir kaçı ile yakın bağlantısı olmasını neredeyse kanıksadık. Sonuçların gerekçelerinin açıklanmamasına da alıştık. Burada da en çok hakkı yenen gençler adına üzülüyorum.

Tüm bunlardan sonra bizi dünya edebiyatının farklı noktalarına götüren çevirmenlere, çevrilemez denilen eserleri çevirenlere, değerli incelemeleri ile ufkumuzu açanlara, her zorluğa göğüs gererek dergilerini yaşatan, yaşatmaya çalışanlara, yazmaktan ve yayınlatmaktan vazgeçmeyen kalemlere, onları bize ulaştıran yayınevleri ve kitapçılara, kitap kulüplerine ve elbette okurlara binlerce teşekkürler. Daha iyiye doğru değişen ne varsa onlar sayesinde oluyor. Eminim saydığım tüm olumsuz koşullar onlar sayesinde düzlüğe çıkacaktır.

- Günümüzde sayıları gittikçe artan yazma atölyeleri var. Amacı yazmak isteyene bir şeyler öğretmek olan bu atölyeleri de düşünerek. Sizce yazarlık bu şekilde öğrenilebilen bir şey mi, yetenek ne kadar önemli?

Bence yazma atölyeleri eğer iyi bir okur olmaya yöneltiyorsa çok değerlidir. Buralardan arada iyi yazarlar çıktığını da gördüğümüz için tümüyle hayır demek doğru olmaz.Ama bazen öyle atölye duyuruları duyuyorum ki kabullenecek gibi değil. Atölyeler konusunda uzmanlaşmış isimlerin birlikte ürettikleri,birbirini destekleyen farklı alanları içeriyorsa anlamlı olabilir.Felsefe,edebiyat tarihi,yazma biçimleri edebiyatın diğer sanatlar ile bağlantısını ele alan farklı alanları birlikte değerlendirdiğinizde katılımcılar her şeyden önce anlamlı bir yolculuğa çıkarlar. Yoksa her kitabı çıkanın kendisine yeni bir geçim kaynağı yarattığı küçük adacıklar olmaktan öteye gidemez. İyi bir okur olmadan iyi bir yazar olma olasılığı çok düşüktür görüşündeyim. Okumanın dışında yazarın iyi bir gözlem gücüne de sahip olması gerekiyor bence. Çevremizde yazmayı hak eden o kadar farklı uyaran var ki. Çıkılan farklı yolculuklar, bir otobüsün penceresinden gördüklerimiz, bir müzede karşımıza çıkan eski dönemlerden bir parça, kentin karmaşasındaki küçük bir ayrıntı, bir ses pek çok atölyede öğrendiklerinizden çok daha önemli yazma dersi verebilir size.

- Günde kaç saatinizi yazmaya ayırıyorsunuz?

Sistematik bir çalışma düzenim yok Bu yüzden bazen farklı konularda da olsa aralıksız üç dört saat yazıyorum, bazı günler en fazla bir saat. Ama her gün yazmaya gayret ediyorum.

- Çok okudukça ve yazdıkça kendinizi daha yalnız hissediyor musunuz? Yalnızlaşmayı nasıl görüyorsunuz?

Yalnızlığı okurken ve yazarken bilinçli olarak tercih ediyorum. Ancak sonrasında okuduklarımı ve yazdıklarımı paylaşmak beni çok mutlu ediyor. Bunun için okuduğum kitaplar hakkında arkadaşlarımla konuşmaktan büyük keyif alıyorum. Yazmak ise yalnızlığa sığınmak oluyor. Orada kendinizle kalıyorsunuz. Bu yüzden yazdıklarım yayınlandığında yaşadığım duygu tam anlamı ile yabancılaşma oluyor. Sanki benim dışında bir yazılı metine dönüşmüş o elimde tuttuğum o dergi, gazete ya da kitap.

- Kitabınız yayımlandıktan sonra bir plan yapar mısınız bundan sonra ne olacak diye?

Üç kitabım içinde hiçbir plan yapmadım. Her birini elime aldığımda bir yolculuğun sonuna gelmenin garip bir boşluğunu hissederim. Onlar kendi yolculuğunu kendileri yaratıyor. Adrenalin boşalması gibi bir şey. Elime alır, kısa bir sevincin ardında bir kenara koyarım.

- Yazmaya başlamadan her şeyi kafanızda finale kadar kurgulayan yazarlardan mısınız?

Tam tersi bir başlangıcın ardından o başlangıcın beni götürdüğü yolculuğun nereye varacağını bilemem. Özellikle çocuk kitabımda editörlerim sürekli eklemelerimden beni durdurmak zorunda kaldılar.” Böyle giderse kitap bitmeyecek artık durmalısınız “dedikleri noktada kitap bitti.

- Yazarlık işinden para da kazanılmıyor, niye yapıyorsun bu işi diye soranlara ne diyorsunuz?

Aldığım keyfi gözlemlediklerinden olsa gerek bu soruyla çok muhatap olmadım. Olsaydım da “yazdıklarımın bana kattıkları o kadar değerli ki hiçbir maddi getiri onu karşılayamaz “derdim sanırım.

- Okumak her yazara çok keyif verir, sizde bu durum nasıl? Yazmanın önüne geçiyor mu okumak?

Yukarıda da belirttiğim gibi okumak ve yazmak birbirini kıskanan iki kardeş gibi. Her seferinden biri değerinin önüne geçmek istiyor. Ben bu iki kardeşin arasında bir türlü eşit ilişkiyi kuramamanın sıkıntısını yaşıyorum. Çoğu kez okurken yazmam gerekenler aklıma geliyor, yazarken de bitiremediğim kitaplar. Bir tek pandemi döneminde yazmaya ara verip James Joyce külliyatına ayırdım zamanımı. Çok ciddi bir çalışma oldu benim için. Başta onun biyografisi olmak üzere edebiyat yolculuğunu ve bu yolculuktaki duraklarını okurken yeni bir dünyanın içine girdim. Tüm eserleri ile birlikte Ulysses’in iki farklı çevirisini ve FinneganUyanması’nı da okumuş oldum. Oralardaki bulmacaları öğrenmek edebiyatıma çok büyük zenginlik kattı.

Ayrıca okuduğum eserler hakkında denemeler yazarak okuma ve yazma arasında bir denge kurmayı da öğrendim. Bu yazılarım ile okuduğum romanlara ve yazarlarına teşekkür etme fırsatım da oluyor. Hatta sadece değerlendirme değil o güzel kitaplar çoğu zaman şiirlerime de esin kaynağı oluyorlar.

Çok teşekkür ederim değerli arkadaşım Şair-Yazar İlkiz Kucur.

Ben de size ve ZorbaTvDergiye çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.