Nizamî Gencevî’nin Hüsrev Ve Şirin Hikâyesinin Özü
Nizamî Gencevî'nin rivayetine göre, Hüsrev ve Şirinhikâyesinin ana kahramanlarından biri olanFerhad ile Şirin'in tanışma hikâyesi şöyledir: Şirin'in sürekli gıdası süttü, ancak köşkünün çevresinde hep zakkum ağaçları bitiyordu. Çobanlar sürüyü uzak yerlere götürüyor ve süt getirmek hem çalışanlar hem de kendisi için zor oluyordu. Şirin sürekli bu zorluğu gidermeyi düşünürken, bir gece sırdaşı ve özel ressamı Şapur ile konuyu görüştü. Şapur, bu mühendislik zorluğunu çözmek için Çin'de yetişmiş, usta bir sanatkâr olan ve her ikisinin de öğrencisi olduğu bir üstadı tanıdığını söyledi. [1]
Şirin bu habere çok sevindi. Bir gün Şapur, Şirin’i alıp Ferhad’ın bulunduğu yere götürdü. Şirin, Ferhad’tan, hayvanların otladığı yerden başlayarak bir iki fersah uzaktaki saraya kadar, sarp kayaları oyup bir süt kanalı açmasını istedi. Böylece çobanların getirdiği süt, bu kanaldan akarak saraya ulaşabilecekti. Şirin, söz söyleme sanatında ve gönül almada o kadar yetenekli bir kadındı ki, bu zor işi bile kolayca yapılabilecek bir şeymiş gibi Ferhad’a kabul ettirdi. [2]
Ferhad, Şirin’in bu isteğini duyar duymaz hemen işe koyuldu. Aşkın verdiği güçle zaten güçlü olan bedeniyle, daha da büyük bir azimle çalışmaya başladı. Kısa süre içinde sert kayaları yarıp, Şirin’in istediği o ünlü kanalı açtı. Şirin, Ferhad’ın bu inanılmaz çabasını görünce, bizzat gidip çalışmaları yerinde gördü. Onun bu sanatına ve emeğine hayran kaldı, övgüler yağdırdı. Ardından, kulağındaki değerli küpelerini çıkarıp, bir armağan olarak Ferhad’a sundu. Ancak Ferhad, bu mücevherleri kabul etmeyip başının tacı yaptı ve geri çevirdi. O günden sonra Ferhad, aşkının verdiği büyük bir keder ve acıyla gece gündüz ağlayıp inleyerek yaşamaya başladı. Nihayet, onun bu büyük aşkının dillere destan olduğu ve tüm halkın dilinde dolaştığı haberi Hüsrev’e ulaştırıldı. [3]
Hüsrev'in tepkisi iki yönlüydü: Bir yandan, sevgilisi Şirin'in böylesine derin bir tutkuyla sevilmesinden memnuniyet duymuş, Nizamî'nin ifadesiyle “aynı güle konan iki bülbül” gibi olduklarını düşünmüştü. Öte yandan, bir rakibin varlığını öğrenince kıskançlık ve öfkeye kapıldı. Durumu yakın çevresiyle konuştu: “Bu çılgın adamla ne yapmalı? Eğer onu kendi haline bırakırsam, Hüsrev'in kendi işini mahvedecek, eğer masum birinin kanını dökersem, halk beni katil diye anacak.” Bilgeler ona şu tavsiyeyi verdiler: “Önce bu divaneyi altın ve zenginlikle dizginlemeyi dene”:
Sevdanın ilacı altındır. Ferahlatıcı ilaç ancak altınla olur.
Önce onu bin bir umutla huzura çağırmalı. Güneş gibi üzerine altınlar saçmalı.
Altınla insan sadece sevgilisinden değil, dininden bile geçer; Bu tatlı yöntemle Şirin’den de vazgeçer.
Nice basiretliler altınla kör olur. Nice demir güçlü adamlar altınla güçsüz kalır.
Eğer onu altınla yerinden ve sevdasından edemezsek dağlarda taş kırma ile meşgul etmeliyiz.
Öyle ki, ömrünün sonuna dek vaktini taşlarla pençeleşerek harcasın.
Şah, meclistekilerin bu sözlerini duyunca; O “Dağ Kazıcı Ferhad”ın huzura getirilmesini buyurdu. [4]
Bu hikâyede; Nizamî’nin aşk şiirlerini olgunluğunun doruklarına çıkaran ve görkemli bir ışıltıyla yansıtan en içli bölüm Hüsrev ile Ferhad’ın görüşmesi ve karşılıklı konuşmalarının işlendiği dizelerdir. Taraflardan biri, aşkın inceliklerinden haberdar, sevgilisiyle baş başa ve halktan farklı olarak canından geçmiş, derin bir gönül bağı kurmuş güçlü bir padişahtır. Diğer tarafta ise halktan biri, yine aynı derecede yaralı bir kalbe sahip bir başka âşık vardır. Bu iki adam, birbirine zıt iki farklı konumda karşı karşıya gelmişlerdir. Onların bu karşılaşması ve çatışması, hikâyeye özel bir derinlik katmıştır. [5]
Şairin "kûhken/dağ delen/Ferhad" ve "kûh: dağ" kelimeleri üzerindeki vurgusu, Ferhad’ı tasvir ederken ona, Hüsrev’in huzuruna çıktığında özel bir heybet kazandırır; özellikle de arkasında onu takip eden kalabalıkla birlikte gelişinde. Ayrıca Ferhad'ın giriş tarzı ve kendinden geçmişliği, Şirin düşüncesinden başka hiçbir şeye aldırış etmemesi, onun iç dünyasıyla uyumlu ve görülmeye değer bir sahnedir. Ancak Hüsrev, bilge danışmanlarının tavsiyesi üzerine Ferhad’ı tedbirle yola getirip tuzağına düşürmek niyetindedir. Hem Hüsrev’in büyüklüğü hem de Ferhad’ın tepkisi dikkate değerdir: [6]
Bu görüşmenin en güzel kısmı, iki aşığın söyleşisidir. Nizamî’nin ifadesiyle bu sözler, zarif ve örtülü anlamlarla doludur. Hüsrev, bu meselede doğrudan bir rekabete girmez; daha çok Ferhad’ın bu konudaki denkliğini ve benzerliğini kabul eder bir tavır takınır. Ancak asıl hedefi başkadır. Ferhad’ın verdiği cevaplar da her defasında oldukça derinlikli ve yerindedir. Ferhad, aşkın coşkusuyla dolu, can yakan ve içten bir aşka sahip olduğunu her fırsatta dile getirmektedir. [7]
Hikayenin bu kısmı, Hüsrev ile Ferhad’ın karşı karşıya geldiği o gergin ama edebi düzeyi yüksek diyaloğu anlatmaktadır. Hüsrev, Ferhad’ı altın ve dünyalıklarla etkileyebileceğini düşünür; ancak Ferhad'ın gözü Şirin'in aşkından başka bir şey görmediği için bu tür dünyevi zenginlikler onun için bir anlam ifade etmez. Hüsrev'in onu yola getirme çabası, aslında bir hükümdarın kendi rakibini (Ferhad'ı) "satın alma" veya “ikna etme” çabasıdır. [8]
Aşk, onun tüm varlığını ele geçirmiş, ruhuna ve diline egemen olmuştur. Bu yüzden, "Aşinalık ülkesinden" ve "Can satıp dert satın almaktan" söz eder:
Hüsrev ilk önce sordu ona: "Nerelisin sen?" dedi
Ferhad: "Dostluk ve aşk ülkesinden" dedi
Hüsrev: "Orada sanat ve zanaat namına ne yaparlar?" dedi
Ferhad: "Dert satın alıp can satarlar," dedi
Hüsrev: "Can satmak edebe sığmaz!" dedi
Ferhad: "Âşıklar için bunda şaşılacak bir şey yok" dedi
Hüsrev: "Gönülden mi bu denli âşık oldun?" dedi
Ferhad: "Sen gönülden diyorsun, bense candan!" dedi
Hüsrev: "Eğer biri onu ele geçirirse?" dedi
Ferhad: "Taş bile olsa demir yutar" dedi
Hüsrev: "Eğer ona giden bir yol bulamazsan?" dedi
Ferhad: "Uzaktan, Ay’ın içinde onu seyretmek de yeterli" dedi [9]
Zamanla Hüsrev de Ferhad’ın durumunu sezmeye başlar. Ferhad'ın Şirin’e olan aşkını açıkça konuşur; onun aşkının niteliğini ve derinliğini ölçmek adına, çeşitli zorluklar karşısında ne yapacağını, hangi tehlikelere göğüs gereceğini sorgular. Ferhad’ın her soruya verdiği cevaplar, kendinden geçmiş, hür bir aşığın tutumunu yansıtır; o, canını esirgemeyen ve her türlü endişenin ötesinde bir sadakatle hareket eden biridir: [10]
Hüsrev: "Şirin’in aşkı sende nasıl?" dedi
Ferhad: "Şirin canımdan da öte" dedi
Hüsrev: "Her gece onu mehtap gibi görür müsün?" dedi
Ferhad: "Evet, uyku geldiğinde; ama uyku ne gezer?" dedi
Hüsrev: "Gönlünü onun sevgisinden ne zaman temizlersin?"
Ferhad: "Ancak kara toprakta uyuduğum zaman," dedi
Hüsrev: "Eğer onun sarayına gidersen ne yaparsın?" dedi
Ferhad: "Bu başımı onun ayaklarının altına atarım" dedi
Hüsrev: "Eğer o senin gözünü yaralarsa?" dedi
Ferhad: "Öbür gözümü önüne tutarım" dedi [11]
Bu soru-cevap silsilesi, sözün kısalığı ve özlüğü ile içerdiği çeşitli soru ve cevaplarla, özellikle de Ferhad'ın aşıkane cevaplarıyla dikkat çeker. Hüsrev ile Ferhad arasındaki bu konuşma, Attâr'ınMantıku't-tayr eserindeki Şeyh-i San’ân ile müritleri arasındaki konuşmayı hatırlatır. Şeyh, Hristiyan bir kıza olan aşkından dolayı uyarılırken, aklı ve fikri tamamen ona teslim olmuştur ve kulağı bu aşk sesinden başka bir şey işitmemektedir. Acaba Attâr, bu sahneyi yazarken Nizamî’ninHusrev ve Şîrîn’indeki bu kısımdan etkilenmiş olabilir mi? [12]
Hüsrev yavaş yavaş asıl niyetini açığa vurur. Ferhad'a bu aşktan vazgeçmesini tavsiye eder, sabırlı olmasını öğütler ve gözdağı verir. Ancak Ferhad'ın bu telkinlere karşı hiçbir zaafı yoktur. Sonunda Hüsrev çaresiz kalınca, son kozunu oynar ve Ferhad'tan Şirin aşkını kalbinden söküp atmasını ister. Bu, Hüsrev'in ağzından çıkan pek de hoş bir söz değildir; çünkü Şirin, bizzat Hüsrev'indir. Bu söz, Ferhad gibi şaşkın ve aşık bir adamı harekete geçirir ve aslında Hüsrev'in bu kibri Ferhad'ın gözünde Hüsrev'in düşüşüdür. Bu bağlamda, Nizamî’nin manzumeleri okur üzerinde derin bir etki bırakarak onu dönüştürebilir, hatta başkalarının zihninde de yeni bir insan yaratmasına neden olabilir. Şairin bu başarısı, eserin sahibini de aşarak kendisinden sonraki Farsça edebiyat üzerinde silinmez ve derin izler bırakmıştır. [13]
Hüsrev: "Onun dostluğunu hayatından sök at!" dedi
Ferhad: "Dostlardan böyle bir iş gelmez" dedi
Hüsrev: "Rahatına bak, bu iş ham bir hayal" dedi
Ferhad: "Rahatlık bana haram" dedi
Hüsrev: "Git ve bu derde sabret" dedi
Ferhad: "Can varken sabır nasıl mümkün olur?" dedi
Hüsrev: "Hiç onunla bir yastığa baş koymak istemez misin?"
Ferhad: "Ben olmasam bile o mutlu olsun, bu bana yeter" dedi [14]
Gördüm ki onu altınla yenemeyeceğim, öyleyse onu, altın gibi taş üzerinde sınayayım.”
Bu diyaloglar, Ferhad'ın aşkının salt bir duygudan öte, dünyevi kuralların, Hüsrev'in otoritesinin üzerinde bir varoluş haline dönüştüğünü göstermektedir.
Sahne, dışarıdan bakıldığında dingin ancak içten içe hareketli ve canlıdır. Bir yanda çaresizlik ve derin bir özlem, diğer yanda ise şaşkınlık ve kendini unutmuşluk egemendir. Hüsrev, sonuçsuz kalan bu söz düellosunda rakibinin karşısında aciz kalmış; bu yüzden artık onunla konuşmanın bir yarar getirmeyeceğini anlayarak, danışmanlarının tavsiyesine uyup başka yollar denemeye karar vermiştir. Ferhad, sert ve sarsılmaz bir kaya gibi yerinde duruyor, Hüsrev'in her sözü dağlarda yankılanıp tekrar ona dönüyordu. Ferhad, taşın sertliğiyle ve dağların vahşetiyle adeta bir bütün olmuştu. Sanki taşları yarmak, onun hem Şirin’e hem de Hüsrev’e olan bağının bir ifadesiydi; tıpkı bu aşk destanında olduğu gibi.
Hüsrev ise şimdi bilgece bir siyaset izliyor, rakibini uzaklaştırıp sahadan silmeye çalışıyordu. Şaşırtıcı olan şudur ki, bu çabası içinde Şirin’in namusu üzerine yemin ederek Ferhad’ı ikna etmeye çalışıyor ve rakibini, kendi arzularının ve ihtiyaçlarının ağırlığıyla kuşatıyordu. Hiç kuşkusuz, bu sözlerin arkasında derin ve ölçülü bir zekâ gizlidir. [15]
Görünüşe göre Hüsrev, Ferhad’ın bugüne kadar taşla ve dağla nasıl boğuştuğunu, dağı yarmaktan hiç çekinmediğini unutmuştur. Üstelik Ferhad’ın arkasındaki güç, aşkından aldığı azim ve kuvvettir. Bu yüzden Ferhad, Hüsrev’in isteğini kabul eder ancak bunu zorlu bir şarta bağlar: Şirin’den vazgeçmek. Hüsrev’in sesi her ne kadar yumuşak ve rica eder tonda olsa da, Ferhad güçlü bir konumdan konuşmaktadır.
Demir pençeli yiğit Ferhad ona cevap verdi: "Hüsrev’in yolundan o taşı kaldırırım.
Ancak bir şartla; bu hizmeti yaptığımda, bu görevi eksiksiz yerine getirdiğimde
Hüsrev’in gönlü benim rızamı arasın, Şirin’in o şeker dudaklarından vazgeçsin!" [16]
Saltanat koltuğunda oturan Hüsrev, bu sözleri duyduğunda nasıl olur da öfkelenmez, nasıl olur da Ferhad’ın canına kastetmeyi düşünmez? Ancak yine de kendine hâkim olur. Ferhad’ın bu işi bitiremeyeceğini düşünerek, gönül rahatlığıyla onun şartını kabul eder. [17]
Hüsrev, Ferhad'ın cevabı karşısında öyle öfkelendi ki, onu kılıçla cezalandırmak istedi:
Sonra kendi kendine dedi ki: "Bu şarttan ne korkum olur? Emrettiğim şey taştır, toprak değil!
Eğer toprak olsaydı kazılması mümkündü. Peki koca dağ kazılsa bile nereye çekilip atılır?"
Sıcak bir edayla dedi ki: "Evet, şartı kabul ettim. Eğer bu sözümden dönersem adam değilim!
Belini bağla ve elinin gücünü göster, Meydana çık ve maharetini sergile." [18]
Ferhad, dağ yarmaktan çok daha zor bir işin üstesinden gelmişti; o da padişahtan Şirin'den vazgeçmesi için söz almaktı. Bu yüzden dağdan hiç korkmadı ve hiç vakit kaybetmeden dağa doğru yöneldi. Çünkü gerçek âşıklar, birçok büyük ve imkânsız işi başarmışlardır. [19]
Ferhad, bu sözleri duyunca:
O gönlü yaralı Ferhad bu sözü işitince, adil şahtan dağın yerini sordu.
Hüsrev onu öyle bir dağa yönlendirdi ki, şimdi herkes oraya Bisutun demektedir.
Öyle sert bir kaya, öyle bir mermerdi ki, taşın sertliği yüzünden belliydi.
Hüsrev’in huzurundan mutlu bir gönülle o dağ kazıcı, ateşten bir dağ gibi yola çıktı.
O sarp dağa yel gibi tırmandı. Belini bağladı ve külünk darbelerini indirmeye başladı. [20]
[1]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 175.
[2]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 176.
[3]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 176.
[4] Nizamî Gencevî, Husrev ve Şîrîn, Bölüm: 56.
[5]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 178.
[6]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 179.
[7]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 179.
[8]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 180.
[9] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 57/”Hüsrev ile Ferhad’ın Münazarası”.
[10]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 180.
[11] Nizamî Gencevî, Husrev ve Şîrîn, Bölüm: 57/”Hüsrev ile Ferhad’ın Münazarası”.
[12]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 174.
[13]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 181.
[14] Nizamî Gencevî, Husrev ve Şîrîn, Bölüm: 57/”Hüsrev ile Ferhad’ın Münazarası”.
[15]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 183.
[16] Nizamî Gencevî, Husrev ve Şîrîn, Bölüm: 57/”Hüsrev ile Ferhad’ın Münazarası”.
[17]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 185.
[18] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 57/”Hüsrev ile Ferhad’ın Münazarası”.
[19]ĞulamHüseyn-i Yusufî, Çeşme-yiRûşen, s. 185.
[20] Nizamî Gencevî, Hüsrev ve Şirin, Bölüm: 57.
Yeni yorum ekle