Önce O Gülümsedi Aynur Türk / 2026
Çağrılmadığım hâlde oraya gittiğim söyleniyor. Bu cümle yıllardır başkalarının ağzında dolaşıyor; sanki bir eve değil de saklanmış bir olayın içine girmişim gibi konuşuyorlar. Kim çağırdı, neden gittim, neden kaldım. Oysa bazı evler insanı kapıyla çağırmaz. Önce bakış değişir. Sonra insan kendini o evin içinde bulur.
İlk gün pencerenin önüne oturdum. Perdeler yarıya kadar açıktı. Bahçedeki erik ağacının ince dalları cama sürtüyor, ışığın üzerinde kısa çizikler bırakıyordu. Sütlü nescafenin yüzeyinde dönen köpük ağır ağır küçülürken takma dişimin damağıma vururken çıkardığı ıslak ses odanın sessizliğinde büyüyordu. Dizlerimden gelen ince çıtırtıyı, boğazıma yapışan kuru nefesi, fincanı kaldırırken bileğimde duyduğum kısa tıkırtıyı ilk kez orada fark ettim. Tam o sırada müzik başladı. Daniel Lavoie’nin sesi odanın içinde dolaştı. Tu vas me détruire. Cümlenin anlamından çok söylenişi rahatsız ediciydi; biri başka birine değil de doğrudan odanın kendisine konuşuyordu sanki.
Perde hafifçe oynadı. İçeri giren ışık zemine düşmedi önce; duvara vurdu, dolabın aynasına sıçradı, oradan yatağın metal başlığına geçti. Aynı anda üç şeyin yer değiştirdiğini hissettim: ışık, ses ve bakışım.
Misafir odasına geçtiğimde ilk fark ettiğim şey koku oldu. Naftalin, cilalı ahşap, kapalı dolap içi, beklemiş kumaş ve eski sabun. Yatağa oturduğum anda yaylardan kısa bir inilti yükseldi. Başımı kaldırınca tabloyu gördüm.
Duvara hafif eğri asılmıştı.
The Arnolfini Portrait.
Yeşil elbiseli kadın, koyu giysili adam, tavandan sarkan tek avize ve arkadaki küçük yuvarlak ayna. Üniversitedeyken tablo üzerine yazılmış bir makale okumuştum. Yazar, aynanın resmin içine ikinci bir oda açtığını söylüyordu. O cümleyi unuttuğumu sanıyordum. Ama tabloyu görür görmez geri geldi.
Gece su sesi başladı.
İnce. Düzenli. Sabırlı.
Kapıya yaklaştığımda kesildi. Geri çekildiğimde yeniden başladı. Birkaç kez denedim bunu. Sonunda hareket edenin ben değil de ses olabileceğini düşündüm.
Ertesi sabah kadın kahvaltı masasında borulardan söz etti. Çayın buharı yüzünü bazen görünmez hâle getiriyor, sonra yeniden ortaya çıkarıyordu. Konuşurken masaya küçük bir matkap bıraktı. Metal gövdesi kısa bir titreşim yaptı. “İsterseniz bakarsınız,” dedi. İstemediğimi söyledim. Ama metal kokusu çoktan ağzıma yerleşmişti.
Gün boyunca tabloya bakmamaya çalıştım. Aynanın kıyısında duran gölge görüş alanımın kenarında beliriyor, kayboluyor, sonra yeniden çıkıyordu. Doğrudan baktığım anda siliniyordu.
Akşam ev boşaldığında misafir odasına tekrar girdim. Müzik yine çalıyordu. Aynı şarkı. Bu kez melodinin altına başka bir ses karışıyordu. İnce, kuru, sert bir sürtünme sesi. Dişin mineye değmesi gibi. Duvara yaklaştım. Parmak uçlarım çerçevenin kenarına dokundu. Soğuktu. Ama duvarın içinden gelen bir soğukluktu bu.
Perdeyi çok az araladım.
Çerçevenin kenarında çizgi kadar bir karanlık açıldı.
Oradan hava geliyordu.
İçerden.
O anda odanın kokusu değişti. Vernik ağırlaştı. Toz yer değiştirdi. Kirecin kuru acılığı boğazıma yayıldı. Müziğin sesi bir an kesildi. Sonra geri geldi. Ama geri gelen aynı müzik değildi.
Karanlığa doğru eğildim.
Önce hiçbir şey görmedim.
Sonra derinliği fark ettim.
Karanlık düz değildi.
İçeri doğru açılıyordu.
Bir yüz belirdi.
Benim yüzüm.
Ama bana ait olmayan bir dikkatle bakıyordu.
Aynadaki gibi değildi. Aynada her zaman küçük bir gecikme olur. Buradaysa yoktu. O yüz ben bakmadan önce bakıyordu. Gözleri boş değildi; içine bakıldıkça genişleyen bir karanlık vardı içinde.
Sonra—
Önce o gülümsedi.
Ben gülümsemedim.
Geri çekildiğim anda müzik yükseldi. Tu vas me détruire. Ses duvarın içinden geçerek odanın içine yayıldı. Sürtünme sesi ritme dönüştü. Yeniden baktım.
Bu kez yüz daha yakındı.
Yalnız değildi.
Tablonun arkasındaki küçük aynada üç figür görünüyordu artık. Biri benim duruşumla birebir aynıydı. Diğeri silikti; sanki henüz tamamlanmamış bir insan gibi. Üçüncüsüyse doğrudan bana bakıyordu. Çerçevenin çevresindeki küçük sahneleri saymaya başladım. Bir yerde boşluk vardı.
Uzun süre baktım.
Sonra o boşluk doldu.
Benim duruşumla.
O gece uyuyamadım. Gözlerimi kapattığımda yüz yaklaşıyor, açtığımda geri çekiliyordu. Ama hiçbir zaman tamamen kaybolmuyordu.
Sabah banyodaki aynaya baktım. Yüzüm yerindeydi. Ama gözlerimin içindeki karanlık artmıştı. Bakışım sanki yüzümden biraz geride duruyordu.
Evden çıkarken misafir odasının kapısında durdum. İçeri baktım. Tablo yerindeydi. Ama aynanın içindeki oda genişlemişti. Çerçeveye sığmıyordu artık.
Akşam eve döndüğümde içerisi kalabalıktı. Kadın konuşuyor, insanlar gülüyor, aynı şarkı yeniden çalıyordu. Kimsenin dikkat etmediği bir anda misafir odasına girdim.
Tabloya baktım.
Bu kez her şey normal görünüyordu.
Tam geri dönecekken aynanın içindeki figürlerden birinin başını çevirdiğini gördüm.
Bana değil.
Sanki benim arkamda duran birine bakıyordu.
Oysa odada yalnızdım.
Şimdi itiraf edebilirim.
Ben o evden hiç çıkmadım.
Çıkan yalnızca bedenimdi.
Yıllar sonra başka bir şehirde, başka bir aynanın karşısında bile aynı şeyi yeniden hissediyorsunuz. Önce siz bakıyorsunuz sanıyorsunuz. Sonra onun sizden önce baktığını anlıyorsunuz.
Kadın ertesi gün misafir odasına girdiğinde her şey yerli yerindeymiş. Yatak, perde, çerçeve, avize. Ama o günden sonra eve gelen herkes kapının eşiğinde kısa bir an durmuş. İçeri bakmadan bakıyormuş gibi.
Ben kaybolmadım.
Buradayım.
Yazıyorum.
Sizi görüyorum.
Ama siz artık yalnızca kendi gözlerinizle bakmıyorsunuz.
Bir başkasının bakışı çoktan yerleşti içinize.
Her seferinde—
Önce o gülümsüyor.
Yeni yorum ekle