TEFRİKA-V. Bölüm: Evimizin Mütevazı Direği
Bir evin ayakta kalması bazen görünenlerle açıklanamaz. Dışarıdan bakan biri, sağlam duvarları, geniş kapıları, düzgün çatıyı görür; “Bu ev kolay kolay yıkılmaz.” der. Oysa evler, çoğu zaman görünmeyen yerlerinden sınanır. Bir çatlak oluşursailk zamanlar gözle görülmez, yapıdaki gevşeme hissedilmez. Ama gün gelir, bütün yük görünmeyen hasarlı kısımlara biner. İşte o zaman anlaşılır: Asıl mesele, neyin göründüğü değil, yükü neyin taşıdığıdır. Dünya kimin sırtındadır, kim dünyayı sessiz bir ritimle döndürmektedir?
İşte bizim evimizdeki o taşıyıcı güç, annemdi.
Çocukken bunu anlamamıştım. Çünkü çocuklar, var olanı sorgulamaz. Suyun akışını, ekmeğin bölünmesini, sofranın kurulmasını doğal kabul eder. Bir düzen varsa eğer hep var olacağını sanır. O düzenin nasıl kurulduğunu, neyin üzerine oturduğunu düşünmez. Ben de hiç düşünmedim doğrusu. Annemin sessizliğinin, her şeyi doğuştan zamanlanmış gibi yapan hâlininaslında bir lütuf olduğunu fark etmedim; hayatın olağan durumu sandım.
Oysa şimdi geriye baktığımda, o sessizliğin içinde bir ömürlük direniş görüyorum.Anneminsesi yükselmemesine rağmen sözleri yerini bulurdu. Bir mesele olduğunda, hemen konuşmazdı. Beklerdi. Sözün kıymetini bilirdi. Zira bazı sözler erken söylenirse boşa gider, geç söylenirse anlamını yitirirdi. Doğru söz, doğru zamanda söylenmeli değil miydi?
Babamın öfkesi onun kalender duruşunun aksine hızlıydı. Bir anda yükselir, evi doldururdu. O anlarda biz çocuklar susmayı öğrenirdik. Annem de susardı. Fakat onun susuşu, geri çekilmek değildi. Bir nevi son sözü söylemek için hazırlıktı. Fırtınanın dinmesini beklerdi. Sonra, herkesin sustuğu bir anda, tek bir cümle kurardı. Bu cümle, çoğu zaman bir kapıyı kapatır, bir tartışmayı bitirir ve herkesi yeniden doğmuşçasına huzurlu kılardı. Öyle zamanlarda bu davranışı tesadüf sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki bir beceriymiş. Belki de yılların öğrettiği bir hikmetmiş, bir olgunlukmuş…
Evin içindeki düzen, görünmez bir saat tutarlılığında işlerdi. Saatin akrebi ve yelkovanı yoktu belki ancak zamanı hiç şaşmazdı, pili hiç bitmezdi. Sabah ne zaman başlayacak, akşam ne zaman bitecek… Kim neyi yapacak, neyi bekleyecek… Hepsi belliydi.Bu düzeni kuran elbette annemdi.
Bir gün bile sorumluluklarını aksattığını hatırlamıyorum. Hasta olduğu günlerde dahi aynı ahenk devam ederdi. Belki biraz daha yavaş, belki biraz daha ağır… Ama yine de devam ederdi. Çünkü annem için durmak, dinlenmek, ara vermek gibiseçenekler yoktu.Bazen onu izlerdim. Elindeki işi bitirmeden başka bir işe başlamazdı. O anda neyle uğraşıyorsa o uğraş dünyanın en mühim işiydi sanki. Aynı anda birkaç şeyi birden düşünebilirdi. Âdeta zihninde sürekli açık duran bir defter vardı. O defterde hem geçmiş yazılıydı hem gelecek. Hem yapılanlar hem yapılacaklar… Hayatı iyileştiren kanunlar… Zihnindeki o görünmez defterin varlığını hep hissettim.
Pazara gittiğimiz günler, annemin başka bir yüzünü tanıdığım zamanlardı. Evdeki sessiz kadın, orada tam olarak bambaşka birine dönüşmese de aynı sessizliğinin içinde farklı bir kararlılık belirirdi. Mesela kimseyle tartışmazdı. Sesini yükseltmezdi. Yine de kimse onu hafife alamazdı.Bir alıcıaz fiyat söylediğinde, annem sadece bakardı. O bakış, çoğu zaman yeterdi. Adam ya fiyatı artırır ya da annem yere bakar, sakince ve beden diliyle razı olmadığını söylerdi. Kişi giderken içinde bir öfke olmazdı. Surat asmazdı, niyetini bozmazdı…O günlerde gücün yüksek sesle kanıtlanamayacağını öğrenmiştim içten içe… Tıpkı babamdan, kaba kuvvetle adam olunmayacağını öğrendiğim gibi.
Annemin en büyük hassasiyetlerinden biri de helal kazanç meselesiydi. Bu konu, bizim evde bir inanç meselesinden ziyade, yaşam biçimiydi. Sofraya gelen her lokma, ince ince yapılmış bir hesapla gelirdi. Annem o hesabı kimseye anlatmazdı ama kimse de o hesabın dışında kalmazdı.“Az olsun, temiz olsun.” derdi.Bu cümle, çocuk aklımla bana yoksulluğun bir tesellisi gibi gelirdi. Şimdi biliyorum ki bu, bir tercihmiş meğer. Hâlbuki daha fazla imkâna sahip olabilirdik. Ancak o, fazlanın değil, doğrunun peşindeydi.
***
Bir insanın kendine koyduğu sınır, bazen sahip olduklarından daha değerlidir.Geceleri annemi çoğunlukla pencerenin kenarında görürdüm. Herkes uyuduktan sonra… Geceninderin vakitlerinde, dışarıya bakardı. Uzun uzun…O bakışların ne anlama geldiğini çocuksu hislerimle çözemezdim. Belki yorgunluktu, belki düşünce… Belki de ikisi birden.
Şimdi düşünüyorum da… Gecenin kalbine gizlenen o bakışlar, uzaklara dalışlar; belki de yaşanmamış bir hayatın yansımasıydı.Annemin de bir gençliği vardı. Hayalleri, istekleri, yarım kalmış arzuları… Fakat o, bunları hiçbir zaman çocuklarına da ailesine de yük etmedi. İç dünyasını, içinde ukde kalan şeyleri hayatımızın önüne koymadı.Bir insanın kendi içindeki eksikliklerlebaşa çıkması, dışarıya karşı güçlü durmasını sağlar.Annem esasında bunu başarmıştı.
Aradan yıllar geçti. Ben büyüdükçe, evin yükünü taşıma şeklim de değişmeye başladı. Önce küçük yardımlar… Sonra daha büyük sorumluluklar… Nitekim ne kadar büyürsem büyüyeyim, annemin yükü hep daha ağır kaldı.
Birgün evle ilgili bir konuda kendi başıma karar almam gerekti. Uzun uzun düşündüm. Annemin yaptığı gibi, acele etmedim. Bekledim. Doğru zamanı kolladım.O an anladım ki annem aslında sadece işleri yürütmüyordu, bize hayatın sürdürülebilirliği ile ilgili yöntemler de öğretiyordu.
Nasıl düşünülür…Nasıl sabredilir…Nasıl karar verilir…
Hayat beni zorluklarla sınadığında, dedem ve babamdan gördüklerim yoluma deniz feneri olduysa annemden öğrendiklerim ay ışığıydı, bazen güneşimdi...Çünkü dedem direnmeyi öğretmişti, babam sınır çizmeyi… Ama annem, ayakta kalmayı öğretmişti.Sessizce.
Mütevazı bir şekilde. Bağırmadan, iş büyütmeden, kırıp dökmeden…
Bir fırtına çıktığında, öncelikle büyük ağaçlar devrilebilir. Fakat kökü toprağa yakın duranlar dayanır. Annem, kökü toprağa yakın olanlardandı.Şartlar ne olursa olsun evimizin neden ayakta kaldığını şimdilerde daha iyi anlıyorum. Güçlü olduğumuz için değil…Zengin olduğumuz için değil…Şanslı olduğumuz için hiç değil…Biz, annem yanımızda olduğu için ayakta kalabildik.
O manevi direk hiç devrilmedi.O sessiz güç tükenmedi.O sabır bitmedi.Ve biz, annemiz sayesinde bugünlere gelebildik.
***
Şimdihayatımda bir kararın eşiğine geldiğimde, çoğu zaman kendime şunu soruyorum:“Bu durumda annem ne yapardı?”Cevap çoğu zaman aynı oluyor:Acele etmezdi.Gereksiz konuşmazdı. Ancak sorumluluk almaktan da kaçınmazdı. İşte o denge…Hayatı ayakta tutan asıl güç… Bizim evimizdekialçak gönüllü bir direnişti annem. Kadınlığın sessiz çığlığı, fedakârlığın ete kemiğe bürünmüş hâliydi…
Devamı Haziran sayımızda…
Dr. Seda Artuç Bekteş
Yeni yorum ekle