TEFRİKA X. Bölüm: Emanetin Işığı
Akşamında hayatımın biraz daha ağırlaştığını fark ettiğim sabahlardan biriydi bu kez. Bazı sabahlar vardır ya hani… Vakit yine sabah vaktidir. Güneş doğar, insanlar işlerine yetişmek için evlerinden çıkar, dükkânlar açılır, çaylar demlenir. Fakat insanın içinde bir şeyler değişmiştir artık. Dün mümkün görünen bazı şeyler bugün daha uzak, dün uzak görünen bazı durumlar ise birer mecburiyet hâline gelmiştir.Benim için o sabah, tam da böyleydi.
Geceden beri tam anlamıyla uyumamıştım. Tavana bakarak geçirdiğim saatlerin hesabını tutmadım bile. Zaten kimi geceler vardır, saatlerin ilerlemesinin anlamı olmaz. Akrep ile yelkovan ilerlese de insanın zihnindeki düşünceler aynı yerde dönüp durur.
Fabrika...İşçiler...Borçlar...Üretim...Ve çocukluğum...
Hepsi kısır bir döngünün içinde birbirine karışmış gibiydi.Sabah evden çıkarken eşim her zamanki gibi beni kapıya kadar uğurladı. Çantamı verirken uzun uzun baktı fakat bir şey söylemedi. Ben de ona bir şey anlatmadım. İnsan, sevdiğini korumak için susar ya. Söylediği her kelimenin karşı tarafa yeni bir yük olacağını düşünür… O sabah benim sessizliğim sebebi biraz da buydu. Ömrümün çiçeği, can yoldaşımla bu nedenden ötürü yine gönül dili ile anlaştık.
Arabaya bindim.Motoru çalıştırdım.Bir süre hiçbir yere bakmadan öylece oturdum.Sonra yola çıktım.Fabrikanın yolunu aslında gözü kapalı dahi biliyordum. Yine de o gün yol ilk defa, olduğundan karmaşık ve uzun geldi.
***
Fabrika binasının kapısından içeriye girdiğimde birkaç işçi heyecanla karışık bir endişe içinde beni bekliyordu. Önceki akşam yaptığımıztoplantının ve konuşmaların haberi çoktan yayılmıştı. İnsanların yüzünde merak vardı. Bazılarında umut, bazılarında ise temkinli bir sessizlik…
Onları suçlayamazdım.Çünkü yıllarca verilen sözlerin tutulmadığı bir yerde insan, yeniden vadeliden sözlere hemen güvenemez.Bu durumun farkında olarak beni bekleyen o emektar insanların yanlarına gittim.
“Günaydın.”
“Günaydın beyim.”
Bir süre öylece durup birbirimizden gözlerimizi kaçırdık.
Neden sonra içlerinden yaşı nispeten ileri olanbir kişigözlerimin içine bakarak:
“Ne yapacağız?” diye sordu.
Bu kadar kısa bir sorunun içinde ne çok ihtimal vardı.
Ne yapacağız?
Fabrikayı nasıl ayakta tutacağız?
Maaşlar nasıl ödenecek?
Üretim nasıl başlayacak?
Borçlar nasıl kapanacak?
Bu insanlar yarın yine buraya gelebilecek mi?
Bütün bunların cevabını benden bekliyorlardı.Oysa, henüz her şeye verilecek cevabım yoktu.
“Önce çalışacağız.” dedim.
Adam başını salladı.
“Çalışıyoruz beyim.”
Haklıydı.
Çalışıyorlardı.
Benim söylediğim, onların yıllardır yaptığı işten farklı bir şey değildi.
Bir an sustum.
“Bu defa sadece makineleri değil, sistemi de çalıştıracağız.” diye devam ettim.
Bu cümlenin ne kadarını hayata geçirebileceğimi bilmiyordum. Fakat öyle zamanlar oluyordu ki insan, bilmediği bir yolun dahi ilk adımını atmak zorunda kalıyordu. Karşımda umutla bekleyen ve dolaylı olarak onları sabah umutla fabrikaya uğurlayan insanlar için yola çıkmak mecburiyetindeydim.
***
O gün fabrikayı baştan sona dolaştım.
Makine dairelerine girdim.
Atölyelere uğradım.
Depolara baktım.
Çalışanlarla konuştum.
Bir fabrikanın kâğıt üzerinde görünen yüzü ile koridorlarında veya üretim bantlarında yaşayan yüzü aynı değildir. Dosyalarda üretim rakamları vardır. Bilançolarda zararlar, gelirler, giderler bulunur. Oysa duvarların arasında başka bir hayat akar.
Bir makinenin başında otuz yılını geçirmiş bir ustanın eli vardır.Bir vardiya defterinin kenarında kurumuş bir çay lekesi vardır.Bir işçinin cebinde çocuklarının fotoğrafı vardır.Bir başka işçinin ayakkabısında yılların aşındırdığı bir taban...İnsan bunları görünce rakamları başka türlü okumaya başlıyordu.O gün ben de öyle yaptım.Bir süre önce önüme konulan bilançoya yeniden baktım.
Rakamlar hâlâ aynıydı.Ama artık tablolarda endişe ve umutla bakan yüzler beliriyordu.İşte o zaman meselenin büyüklüğünü daha iyi anladım.Bir işletmeyi kurtarmak, sadece zararı kapatmak değildi.Bir insanın yarınlarını mümkün kılmaktı.
***
Öğleden sonra odama çekildim.Masamın üzerinde dosyalar birikmişti. Her dosya başka bir soruya açılıyordu.
Birinde finansman...
Birinde üretim...
Birinde borçlar...
Bir diğerinde çalışanların durumu...
Kâğıtların arasında dolaşırken elim bir an kalemime takıldı. Oldum olası dolma kalem kullanırım. Başka tür kalemler bana yazının ciddiyetine yakışmaz gibi gelir. Ancak kalemim bu defa olduğundan daha ciddi bir geleceğin imzasını bekler gibiydi. Başımı kaldırıp pencereye baktım.Baca yine oradaydı.Çocukken uzaklardan baktığım o bacaya…
Bacadan yükselen dumanı, bana başka bir hayatın habercisi gibi görünen o heybetli, siyah boru… Dumanı yükseldikçe benim de hayallerim yükselirdi. O zamanlar fabrikanın içinde neler olup bittiğini bilmezdim elbette. İnsanların nasıl çalıştığından, makinelerin nasıl döndüğünden, üretimin hangi hesaplarla yapıldığından bihaberdim.
Sadece ışıkların parıltısına kapılırdım.Şimdi ise ışığın arkasındaki karanlıkla karşı karşıyaydım.İnsan büyüdükçe hayallerinin de büyüdüğünü sanıyor.Oysa bazı hayaller büyümüyor.Sadece ağırlaşıyor.
Çocukken “Bir gün bu fabrikanın başına geçeceğim.” diye büyük büyük laflar ediyordum.Şimdi o cümlenin altında ezilmemek için mücadele verirken anlıyorum: Sahip olmak başka şeydi, sorumluluk taşımak başka...
***
Akşamüstü birkaç çalışan yeniden odama geldi.Masaya oturdular.
Herkesin elinde bir şey vardı. Kimi kendi hesabını getirmişti, kimi bir öneri, kimi de bir fincan kahve sunarcasına tecrübesini...
Konuşmaya başladık.Bir süre sonra tartışma büyüdü.Herkes haklıydı.Fakat herkesin haklı olduğu yerde nasıl çözüm bulunabilirdi?
Biri: Önce borçları düşünmeliyiz, dedi.
Bir başkası:Borçları düşünürsek üretimi düşünemeyiz.
Diğeri:Üretim olmazsa zaten borç kapanmaz.
Sözler birbirini kimi zaman destekliyor kimi zaman biri diğeriyle çelişiyordu.
Hepsini sonuna kadar dinledim.Eskiden olsa belki hemen araya girerdim, fikirlerini değiştirmeye çabalardım. Babamdan öğrendiğim hikmetli sözleri anımsadım: Güçlü olmak, her söze karşılık vermek değildi.Bazen insanın söyleyeceği en doğru söz, anlam olgunlaştıktan sonra dile gelirdi.
Herkes sustuğunda başımı kaldırdım: “Her biriniz haklısınız. Ancak biz burada hangi çözüme öncelik vereceğimizi tartışmalıyız.” dedim.“Bence önce neyi kaybetmememiz, neyi korumamız gerektiğine karar verelim.”
Kimse konuşmadı.Devam ettim:
“Parayı kaybedebiliriz. Yeniden kazanabiliriz. Makineyi kaybedebiliriz. Yenileyebiliriz. Zamanı kaybedebiliriz. Bir şekilde telafi ederiz. Ama insanları kaybedersek...”
Cümleyi tamamlamadım.Gerek de yoktu.Çünkü hepimiz biliyorduk.Bir fabrikanın duvarlarını yeniden örmek, bir üretim kapısını diriltmek mümkündü.
Fakat bir insanın sarsılmış güvenini, kırılmış kalbinitekrar inşa etmek çok daha zordu.
***
O gece eve dönerken çocukluğumdaki dönüş yolunu hatırladım. Esasında o yıl aklımdan hiçbir zaman çıkmıyordu. Annem yanımdaydı.Merkep ağır ağır yürüyordu.Hava henüz aydınlanmamıştı.Sonra ilçenin ışıkları görünmüştü.O ışıklara bakıp büyük bir söz vermiştim.
Yıllar sonra aynı ışıkların altında, başka bir sözün ağırlığıyla yürüyordum.Ne tuhaf...
Çocukken insan geleceğidüşlerken hep olumlu düşünür. Oysa büyüyünce kaybedebileceklerini de hesaplamaya başlar. Büyümek dediğimiz şey biraz da bunu ifade ediyor olabilir hatta.Hayallerin karşına bedellerin oturması...
Eve vardığımda çocuklarım henüz uyumamıştı. Küçük olan yanıma geldi:
“Baba, bugün de fabrikaya mı gittin?”
“Evet.”
“Fabrika düzelecek mi?”
Bir çocuk sorusu...
Fakat benim için bütün günün en zor sorusu.
Birden durakladım.
“Bunun için çalışıyoruz.” dedim.
“Sen mi düzelteceksin?”
Gülümsedim.
“Ben tek başıma düzeltemem.”
“Kim düzeltecek?”
Bu defa daha uzun düşündüm.
“Birlikte düzelteceğiz.”
Kızım başını salladı. Sanki irademi sınamıştı da sınavımı geçmiştim. Sonra hiçbir şey olmamış gibi kocaman ve sımsıcak öpücüğünü yanağıma kondurarak oyununa döndü.
Yine de o cümlenin içinden uzun süre çıkamadım: Birlikte...
Aslında ihtiyacımız olan tam olarak buydu. O birliğe kimlerin dâhil olacağını acımasızca akıp giden zaman gösterecekti.
***
Ertesi gün, “birlikte” yola çıkma ihtimalimizi öğrenmek için görüşeceğim ilk kapıyı çalmaya gittim.Yanımda birkaç dosya vardı. Hâlbuki dosyaların içinde dokümanlardan daha ağır bir şey taşıyordum: İnsanların umutlarını.
Toplantı için sözleştiğimiz mekânda kocaman bir masa bulunuyordu.Odanın havası resmiyetin ağırlığıyla kasvetliydi. Katılımcılar önlerindeki belgelere bakıyordu.Bana da yer gösterdiler…Müsaade isteyerek ceketimi çıkardım ve oturdum. O toplantıya, çocukluğumun ışıklı göklerini arkama alarak gitmiştim. Sonra kendime şunu fısıldadım:“Buraya kendin için gelmedin.”
Bu cümle, içimdeki bütün tereddütleri bir kenara itti. İlk söz bana verildi. Konuşmaya başladım.Rakamları açıkladım.Üretimi anlattım.Fabrikanın sadece bir işletmeden ibaret olmadığını izah etmeye çalıştım. Çalışanlardan söz ettim. İlçenin geleceğinden bahsettim.
Yıllarını bu fabrikaya adamış insanlardan...
Emeklerinden...
Çocuklarından...
Ekmeklerinden...
Masadaki iş insanlarının hepsi beni dikkatle dinledi.
Kimi zaman soru sordular. Bazen itiraz ettiler. Çoğunlukla sessiz kaldılar. Zira ilk kez bir fabrikanın bilançosuyla birlikte; yaşanmışlıklarını, ruhunu, yorgunluğunu kısacası hayat hikâyesinidinliyorlardı.
***
Görüşmeden çıktığımda her şeye rağmen sonuç istediğim gibi olmadı. Nitekim tamamen olumsuz da değildi.Bir kapı aralanmıştı. Yarım da olsa… Her an yeniden kapanma ihtimali dahi olsa... Yine de aralanmıştı ya… Tutunacak bir umut vardı…
İnsanoğlu bütün kapıların bir anda açılmasını bekliyor. Lakin hayat sabır ve denge üzerine kurulu. Bütün sevinçli şeyler, olması gereken anı bekliyor. Yeter ki insan, aralanan kapılardan içeriye bakmaktan korkmasın.
O kıvılcımı aylar sonra bir aleve dönüştürecek toplantının ardından fabrikaya döndüğümde hava kararmaya başlamıştı.Avludaki lambalardan biri yanmıyordu.Bir diğeri titriyordu.Sonra biraz ilerideki bir başka ışık yanıverdi.Bir işçi elindeki anahtarla elektrik panosuna müdahale etmişti.Işık, yüreğimi ışıtırcasına yeniden geldi.Öylece bakakaldım.Ne hoş bir manzara ne görkemli bir zaferdi. Basit, küçük bir aydınlatma lambasının hissettirdiği canlılık beni mutlu etmeye yetti.
O akşam tekrar içimden geçirdim:Bu ışıkların sönmesine izin vermeyecektim.Önümde uzanan çetrefilli bir yol vardı.Borçlar… İtirazlar… İnsanların kuşkuları… Her şeyden önce kendi korkularım vardı. Neyse ki bunların hiçbirinden kaçmak istemiyordum. Bütün yollar, sonuna kadar güvenli olduğu için yürünmezdi. Doğru olduğuna inanmak, cesaretimi kuvvetlendiriyordu.
Henüz bilmiyordum...Bu yolun sonunda fabrikanın, çalışanların hatta ilçenin kaderi değişecekti. Hayatım öngöremediğim bir yere varacaktı... Bir emaneti korumaya çalışırken aslında kendimi ve bana ait olan her şeyi yeniden inşa edecektim.Ve benim için asıl mücadele daha yeni başlıyordu.
***
Masama oturduğumda akşam iyice çökmüş, etraf sessizleşmişti. Birkaç evrakı tekrar gözden geçirdim. Bazı rakamların yanına soru işaretleri koydum. Bazılarının altını çizdim. Ne zaman bir kararın eşiğinde olsam önümdeki kâğıtlar çoğalıyordu… Ne yazık ki cevaplar aynı üretkenlikle nihayete eremiyordu.
Bir ara kapı belli belirsiz çalındı.İçeriye, sabah kapıda konuştuğum ileri yaştaki işçi girdi:
“Rahatsız etmiyorum ya beyim?”
“Etmiyorsun. Gel.”
Karşıma oturdu. Şapkasını dizlerinin üzerine koydu.
“Bugün ne konuştunuz?”
“Çözüm arıyoruz.”
Başını salladı.
“Bulursunuz.”
Bu kadar emin söylemesine şaşırdım.
“Nereden biliyorsun?”
Gülümsedi.
“Çünkü bu sabah ilk defa bizebiri ‘bekleyin’ demedi. ‘Çalışacağız’ dedi.”
Sonra ayağa kalktı.“Biz çalışmayı biliriz beyim.”
Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken durdu.“Yeter ki çalışacağımız yer elimizden alınmasın.”
Kapı kapandıktan sonra uzun süre yerimden kalkamadım.
Önümdeki yığınla dosya, uzun raporlar, hesap cetvelleri ete kemiğe bürünüp yılların tecrübesiyle birleşmiş de o çalışanın tek cümlesiyle bana güç vermiş gibiydi: Çalışacağımız yer elimizden alınmasın.
Masamdaki dosyalardan oluşan dağı öylece bırakıp evimin yolunu tuttum. İki gözümün çiçeği karım, en sevdiğim yemeği yapmıştı. Apartmana girdiğimde aldığım kokudan anladım. Uzun zamandır olmadığı kadar huzurlu bir akşam yemeği yedik. Sonrasında biraz sohbet ettikten sonra dinlenmek üzere herkes odasına çekildi. O gece kararımı bir kez daha düşündüm.
Önümdeki muhtemel süreçbeklediğimden daha zor olabilirdi. Şimdi yanımda görünen insanların büyük kısmı ilk rüzgârda savrulabilirdi. Kendi imkânlarımı ve şartlarımıhaddinden fazla ortaya koymam gerekebilirdi.Bunların hiçbirinden emin değildim.
Emin olduğum tek şey vardı: Bir ilçenin kaderine doğrudan müdahale edemesem de üzerime düşen sorumluluktan kaçmayacaktım.Çünkü bu mücadelede benim için esas mesele, denemiş olmaktı. Yarın bir gün geriye baktığımda, “Elimden geleni yaptım.” diyebilmekti. Kalktım, pencerenin önüne geçtim.
Fabrikanın ışıkları uzaktan görünüyordu.Bir zamanlar o ışıklara bakan çocuk, şimdi o ışıkların devamlılığı kaygısını taşıyan adama dönüşmüştü. Geçenseneler bana çok şey öğretmişti. Tecrübelerimin en önemlisini o gece anlıyordum:
Emanet, onu korumaya niyet edenin yüreğinde yaşıyordu.
Ben artık o emanete şartlar ne olursa olsun hayat verecektim.Kolay olmayacağını biliyordum.
Önümde çözülmesi gereken nice mesele vardı. İhtimal geceler yine uykusuz geçecek, verdiğim kararların bedelini sadece ben değil, ailem de ödeyecekti.
Yine de bu kararımdan dönmeyecektim. Yolun sonunu gördüğüm için değil, dönmenin artık bana yakışmayacağını bildiğim için...
Yıllar önce verdiğim sözü tutmamın daha doğru bir zamanı olamazdı.
Bütün ağırlığıyla...
Bütün sorumluluğuyla...
Ve bütün ışığıyla...
O gece ve sonrasındaki her gece, fabrikanın ışıkları yanmaya devam etti.Ben de kendi içimdeki kararın ateşinihep harladım.
Henüz ne kadar süreceğini bilmiyordum.
Ne kadar bedel ödeyeceğimi de...
Ama artık ilk adımı atmıştım.
Geriye sadece özveriyle yürümek kalmıştı.
Devamı Kasım Sayımızda…
Dr. Seda Artuç Bekteş
Yeni yorum ekle