Adam Ayakkabısı
“Otuz beş yaşıma yeni girdim.” diye şaka yapıyordum misafirliğe gelen arkadaşıma. Kahvelerimizi yudumlarken tebessümle ötelediğimizi sanıyorduk zamanı, çocukluktan, gençlikten bahsedip duruyorduk. Zaman hiç durur mu? Gücünü her an hissettirir. Telefonum çaldı. Dünyanın bu ağır yüklerinden habersiz, biraz aceleci bir nefes daha katılmıştı aramıza. Doğmak için daha zamanı varken yeni aile üyemiz kendi bildiğini yapmış, erken doğmuştu. Misafirimi unutmuştum. Yüzüne bakıyordum ama onu gerçekten görüyor muydum, bilmiyorum, sadece gülüyordum. Elini omzuma koyup, “Dede oldun haa, kaç yaşına yeni girmiştin, otuz beş miydi?” diye şakamı hatırlattı bana. Sanki o elini omzuma koyunca, oraya üzerinde “Dede” yazan bir nişan, bir apolet takmıştı. Durup durup kendi kendime gülüyordum. Daha doğuma bir ay vardı. Bu sürede kendimi dedeliğe hazırlayacağımı düşünüyordum ama şimdi anladım ki, bu duyguya hazır olma diye bir şey yokmuş, insan yaşamadan nasıl bir şey olacağını hayal edemiyormuş. Arkadaşım, “Haydi hazırlan, çıkalım.” dedi. Koltuktan kalkamıyordum. Koşar adım gitmek isterken öylece durmuştum yerimde; garip bir yol bilmezlik olmuştu içimde. Ceketimi giyip, arabanın anahtarını alıp, saniyesinde yola düşen bana ne olmuştu? Torun ve dede kelimelerinin sözlüklerdeki anlamını düşününce, içimdeki kıpırtıyla ne yapacağımı bilemez hale gelmiştim. Hasan… Hastanenin kaçıncı katına çıktığımı hatırlamıyorum. Küçük kızım, yani taze teyze, beni bina girişinde karşıladı. Kaçıncı kat, hangi oda olduğunu sormak için sözcükleri harcamak istemiyor, onu sessizce takip ediyordum. Battaniyesinin içinde onu görünce, karmaşık duygularla ağlasam mı gülsem mi bilemedim. Gözümün nuru, kızımın nuruydu. Kucağıma almak istedim ama o ellerim bana öyle büyük göründü ki; uzaktan bakmakla yetindim bir süre. Hem o sevinci doyasıya yaşamak istiyor, hem de odadaki konuşmaları dinlemeye çalışıyordum. Ben gelince kızım yatağın içinde toparlanmaya çalıştı. Ona sarılmak, saçlarından ve ellerinden öpmek istiyordum. İçimde durdurmaya çalıştığım bir duygu seli vardı. Gözlerimi kaçırdım ondan, “Geçmiş olsun, Allah uzun ömür versin.” diyebildim sadece. Etrafıma karşı duygusal bir açıklık vermek istemiyordum. “Erkek adam acısını, sevincini belli etmez, ketum olur.” kuralını artık bozmak istiyordum. Dedelik nişanını omzuma takan bu küçük adama teşekkür ettim içimden. Minik ellerinden öptüm: “Şükür…” dedim kendi kendime, “Şükür.” İşaret parmağımı, minik avucunun içine alıp makarna parmaklarıyla sıkıştırınca çocukluğumuzda yüzmek için girdiğimiz derelerin serin suları çağlayarak içime aktı sanki. Odanın köşelerinde küçük adımlarla ileri geri dolaşırken hıçkırmamak için dişlerimi sıkıyor, yüzümü buruşturuyor, odadaki diğer ziyaretçilerden ve küçük kızımdan duygularımı saklamaya çalışıyordum. Erkek adam ağlamaz, yalanını sildim Hasan’la birlikte. Artık tutacak gücüm kalmamıştı gözyaşlarımı. Beyaz battaniye içindeki bu küçük adamı kollarıma aldığımda, dedemi düşündüm. O da bana böyle bakmış mıydı? Aklımın erdiği günden beri babamın sevgisinden hiç şüphe etmedim ama aramızda hep belli bir mesafe olmuştu. Geleneklerin, kültürün kalıplarını onlar belki aşamamıştı ama ben, kızımla olmasa da torunumla o duvarları aşacağımı hissettim. Ben, Hasan kucağımda, odadakileri ve taze anneyi unutup duygudan duyguya geçerken küçük kızımın “Biz de sevelim artık.” sözüyle içimdeki dalgaları durdurmaya çalışırken “Bize böyle sevgi dolu bakmadın.” diye beni iğneleyebileceğini düşündüm bir an. Hayır, hayır… Onun doğumuyla hissettiğim duygular sevgi, şefkat, mutluluk, gurur o ilk günkü tazeliğini hep koruyor içimde. Belki de sadece onlara bu kadar hissettirmeyi başaramamışımdır. Bir hastane odasında, sevgide yeni bir yol alıyorduk. Ailemiz büyüyordu ve kelimeler, anlamlar da büyüyecekti. Hasan… Minik eller, ayaklar, o makarna parmaklar da büyüyecekti. İşte o da ağlayarak isteklerinin anlaşılmasını bekliyor, büyümek için çaba sarf ediyordu. Hasan’ın üzeri değiştirilirken, pazen battaniyenin içinde minik ayaklarını gördüm. Yatağının kenarına çömelip, o birer lokma büyüklüğündeki ayakları avuçlarımın içine aldım. Parmaklarını tek tek sevip, koklayıp, öperken gözümün ucuyla kendi ayaklarıma baktım. Benim de böyle minik miydi ayaklarım? İlkokula başlayana kadar naylon ve lastik ayakkabılardan başka ayakkabı giymemiştim. Öğretmenimin ayağındaki ayakkabıyı gösterip, “Baba, bana da adam ayakkabısı al.” derdim. Parlak, deri o ayakkabılardan köyde kimsede yoktu. Ayaklarımı o adam ayakkabılarının içinde hayal ederdim. Eve gelen misafirin ayakkabısını gizlice giyip, boyumun zor yetiştiği aynada nasıl durduğuna bakmaya çalışırdım. Hasan beni daha ilk günden sarmış, kendimden alıp uzaklara götürmüştü. Kendi çocukluğumun sokaklarında yeniden yürüyordum sanki. Hastaneden eve giderken onu ben taşımak istedim. Tozlanmış hatıraları parlatmak, gölgeli yollara bir ışık tutmak istedim onun yol arkadaşlığıyla. Bana “Dede” diyeceği günü hayal ettim. Dedemin, kalabalık ailemiz içinde beni kucaklamasını beklediğim bayram sabahlarını hatırladım. Hasan büyürken, ben de içimde büyütecektim yarım kalmış çocukluğumu…
Yeni yorum ekle