Filozof dediğin yerden bitmiyor…

Felsefe

Filozof dediğin yerden bitmiyor…

“Türkiye’de niçin filozof yetişmiyor?” suali, bundan yirmi yıl kadar önce zihnimi meşgul ettiğinde, meseleye daha karamsar bir yerden bakıyordum. Bugün hâlâ bu sualin kolay cevaplanamayacağını düşünüyorum; çünkü mesele yalnızca akademik değil, aynı zamanda tarihî, kültürel ve varoluşsal bir mahiyet taşıyor. Fakat aradan geçen yıllar, bazı hükümlerimi tashih etmeyi de öğretti bana. Demek ki insan, yalnız fikirlerini değil, fikirleriyle birlikte kendisini de zaman içinde yeniden okumalıymış.

Bir dönem, bu topraklarda filozof yetişmediğini düşünürdüm. Bugün ise, pek dillendirilmese de bu milletin kendi içinden filozoflar çıkardığını söylemenin mümkün olduğu kanaatindeyim. Yakın tarihe baktığımızda Nurettin Topçu ve Hilmi Ziya Ülken gibi isimlerin; günümüzde ise Yalçın Koç gibi mütefekkirlerin, yalnız fikir aktaran insanlar değil, kendi kavramlarını ve nazarlarını kurmaya çalışan filozoflar olduğunu teslim etmek gerekir. Belki mesele, filozofun hiç yetişmemesi değil; yetişen filozofu görecek gözün, işitecek kulağın ve anlayacak irfanın eksikliğidir.

Yine de problem bütünüyle ortadan kalkmış değildir.

Zira Tanzimat’tan beri devam eden kültürel kırılmanın doğurduğu zihnî parçalanma hâlâ bütün ağırlığıyla sürüyor. Batılılaşma macerası boyunca yaşadığımız şey, sadece bir medeniyet değiştirme teşebbüsü değildi; aynı zamanda dilin, zevkin, düşüncenin ve ruhun istikametini kaybetmesiydi. Kendi toprağına yabancılaşan bir zihin, kolay kolay derinlik üretemiyor. İnsan, kendi gönlüne yabancılaştığında, başkasının kavramlarıyla düşünmeye başlıyor; fakat ödünç kavramlarla hakikat inşa edilemiyor.

Bir hakikati artık daha açık görüyorum: Felsefe, yalnızca Batı’ya ait bir faaliyet değildir. Batı’nın felsefesi, Batı’nın tarihinden, dilinden, dininden, sanatından ve iç ıstırabından doğmuştur. Aynı şekilde bizim de kendi tarihimizden, musikimizden, irfanımızdan, kelâmımızdan, tasavvufumuzdan, şiirimizden ve hayat tecrübemizden doğacak bir düşünce damarımız vardır. Bu damar bütünüyle kurumuş değildir; fakat üzeri örtülmüş, sesi bastırılmıştır.

Uzun yıllardır bizde felsefe, çoğu zaman tercüme fikirlerin dolaşıma sokulduğu akademik bir faaliyet olarak algılandı. Kavram ithal etmeyi düşünmek zannettik. Oysa düşünce, yalnızca bilgi nakli değildir; insanın kendi varoluşuna verdiği cevaptır. Felsefe dediğimiz şey, milletin benliğinden çıkarak kâinatın her tarafına uzanan iradesinin sistemli ifadesidir. Taklitten yorum çıkar; ama kurucu fikir çıkmaz. Bunun için tahkik gerekir. Daha da önemlisi, insanın kendi hakikatiyle yüzleşme cesareti ister.

Bugün hâlâ bir kısım aydının, kendi kültürüne tepeden bakan bir zihnî sömürgeleşmeyi “çağdaşlık” zannettiğini görüyoruz. Eskinin “münevver”i, yerini çoğu zaman malumat yığını taşıyan fakat hikmetle bağı zayıflamış bir “aydın” tipine bıraktı. Kendi milletinin dilini küçümseyen, kendi tarihine yabancı duran bir zihnin sahici felsefe üretmesi kolay değildir. Çünkü filozof dediğin, yalnızca düşünen değil; aynı zamanda mensubiyet duyan insandır. Toprağının sesini duymayanın sözü de çoğu zaman havada kalıyor.

Din ile felsefenin karşı karşıya getirilmesi de bizim düşünce hayatımızın en büyük talihsizliklerinden biri oldu. Hâlbuki hikmet arayışı ile hakikat arayışı arasında zorunlu bir düşmanlık yoktur. İslâm düşünce geleneği bunun en büyük şahididir. Farabi’den İbn Sina’ya, Gazâlî’den İbn Rüşd’e kadar uzanan çizgi, din ile düşüncenin birbirini dışlamak zorunda olmadığını gösterir. Bugün de mesele, dinin düşünceyi baskılaması değil; düşüncenin çoğu zaman sığ ideolojik kamplaşmalar içerisinde nefessiz bırakılmasıdır.

Türkçenin felsefeye elverişli olmadığı iddiası ise hâlâ bana çok sathi gelir. Türkçe, yalnızca konuşma dili değil; aynı zamanda düşünme dili olabilecek kudrete sahiptir. Yeter ki onu kendi tabiî seyri içerisinde geliştirelim. Dili ideolojik müdahalelerle kurutursanız, düşünce de fakirleşir. Kavram üretmeyen toplumlar, zamanla başkalarının kavramlarıyla kendilerini anlamaya çalışır. Bu ise insanı kendi evinde misafir hâline getirir.

Felsefe nihayetinde akademik bir unvan işi değildir. Profesörlükle filozofluk aynı şey değildir. Filozof, hayatı boyunca hakikatin peşinde yürüyen kişidir. Onun derdi yalnızca bilgi değil; anlamdır. Bu yüzden filozof, bazen üniversite kürsüsünde, bazen bir taşra odasında, bazen bir şiirin mısrasında, bazen de halkın gündelik hayatında ortaya çıkabilir. Çünkü hakikat, yalnızca akademik metinlerde dolaşmaz; insanın yaşama biçiminde de görünür.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum: Filozof dediğin yerden bitmiyor. Onu yalnızca akademik etiketlerle, görünür makamlarla, medya şöhretiyle ölçemeyiz. Bazıları sessizce yaşar; ama düşüncenin yönünü değiştirir. Bazıları büyük sistemler kurmaz; fakat insanın dünyaya bakışını derinden etkiler. Bir milletin filozofu, önce kendi milletinin gönlünü anlayabilen kişidir.

Belki de asıl mesele, filozof yetişip yetişmemesi değil; bizim filozofu fark edip edemememizdir.

Felsefenin tapınağı yoktur; bahçesi vardır. Kapısında ise hâlâ şu cümle yazılı duruyor:

“Ancak kendini bilen bu kapıdan içeri girebilir.”

Süleyman Dönmez

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.