Kırmızı Kuşak

Felsefe

Kırmızı Kuşak

 

 

Koridor, odalar, çocukluğunun geçtiği o küçük mutfak… Ev, duvarlarına sinmiş anılarla vedalaşır gibi, kalabalığa rağmen sessizce bekliyordu. İnsanlar kenara çekilmiş, gelinin çıkışına yol açmıştı; sanki zaman o anlığına durmuştu. İçeride taze demlenmiş çayın buğusu, misafirler için dökülen limon kolonyası ve pudralı makyaj kokusu birbirine karışıyordu. Az önceki uğultu ve kahkahalar yerini fısıltılı dualara, iç çekişlere bırakmıştı. Dışarıdan gelen davulun tok sesi camları titretiyor; her vuruşta evdekilerin yüreğinde olan o ince sızıyı yokluyordu.

Bina kapısının önünde sabırsızlıkla bekleyen düğün alayının gözü birazdan kapıdan çıkacak gelindeydi. Salon diğer odalara göre daha sakindi; sükût, söylenmemiş cümlelerin ağırlığını taşıyordu. Gelin salonun ortasında duruyordu; kalabalığın içinde değil, ona ayrılmış dar ve ıssız bir boşluktaydı sanki. Başındaki duvak omuzlarına doğru süzülüyor, her nefes alışında belli belirsiz dalgalanıyordu. Yanında teyzeleri, halası; karşı köşede damat tarafının kadınları sessizce bekliyordu. Hepsi oradaydı ama bakışlar bir türlü buluşmuyordu.

Gelinin annesi bir an olsun kızının yanından ayrılmıyor; duvağı düzeltiyor, koluna, bileğine dokunuyordu. Aslında kızına değil, zamana dokunuyor, akışı durdurmaya çalışıyor gibiydi. Dudakları kıpırdıyor ama kelimeler boğazında düğümlenip kalıyordu.

Kapının önünde baba vardı. Salonun girişi sanki bilerek daraltılmıştı. Bir adım atıyor fakat önünde kümelenen kadınlar, içeride olup biteni ondan saklayan etten bir duvar gibi yolu kapatıyordu.

— Gelin hazırlanıyor, içeri erkek giremez…

Babanın sesi titredi:

— Ben babasıyım… Kızımı görmem lazım.

Kadınlardan biri yumuşak ama kesin bir sesle, “Az kaldı, birazdan,” dedi. Baba eşikte beklerken ellerini nereye koyacağını bilemiyor; ceplerine sokup çıkarıyordu. Gözleri kapının buzlu camına, tavandaki lambaya, halının desenlerine takılıyordu. İçeriye baktığında aradan gördüğü şey kızının yüzü değil, duvarda yer değiştiren gölgelerdi. Kendi evinde, kendi kızına giden yolda çaresiz bir yabancı gibi kalakalmıştı.

O anda bir hareketlenme oldu. Dış kapı açıldı; serin bir hava ile sokaktan gelen davul sesi gürültüyle içeri doldu.

— Geldi… dediler.

Koridordaki kalabalık hızla iki yana ayrıldı. Damat içeri girdi, kayınpederinin elini öptü, bir adım geri çekilip başıyla babaya yol verdi. Kapıyı tutan kadınlar da sessizce kenara çekildiler. Salona girdikleri anda sesler bıçak gibi kesildi. Geriye sadece dışarıdaki davulun boğuk vuruşları ve annenin bastırmaya çalıştığı hıçkırıkları kalmıştı.

Gelin başını kaldırdı. Duvağın altındaki bakışları puslu ve yorgundu. Babasını görünce omuzları rahatladı; o ana kadar taşıdığı dağ gibi ağırlık bir anlığına hafifledi.

Birisi babanın eline kırmızı bir kuşak verdi. Babanın parmak uçları karıncalandı, kumaşa baktı. Kırmızı; canlı, sıcak, yakıcı. Bu yalnızca bir bez parçası değildi; kızının geçmişi, çocukluğu, evdeki kokusu, yıllar bu kumaşta toplanmıştı.

Baba kızına yaklaştı. Mesafe kapandıkça gelinin titremesi arttı. Tam sarılacakken yaşlı bir kadının sesi duyuldu:

— Allahümme salli alâ…

Sesler çoğaldı, hava yoğunlaştı. Baba kırmızı kuşağı gelinin beline doladı. İlkinde ucunu kaçırdı. İkincide ağır ağır sardı; bağlayamadı. Üçüncüde elleri titredi; kelimeler boğazında, kuşak kızının belinde düğümlendi.

Duvağı hafifçe kaldırdı, ellerini kızının omuzlarına koydu. Karşısında gelinlik giymiş genç bir kadın değil; akşam işten döndüğünde boynuna atlayan o küçük kız vardı. Gözleriyle konuştu; kelimeler yetersizdi. Yaklaştı, alnından öptü.

— Yolun açık, başın dik olsun kızım, Erva’m… Bu kapı sana her zaman açık.

Gelin, sanki son bir dala tutunur gibi, güçsüz parmaklarıyla babasının eline uzandı. Anne dayanamadı; ağlayarak kızına sarıldı. Salon çözüldü; ağlamalar, dualar, vedalar birbirine karıştı. Damat birkaç adım geride duruyor, saygıyla bu anın geçmesini bekliyordu.

Tam çıkışa yöneldiklerinde, kapı eşiğinde bastonuna yaslanmış yaşlı bir adamın varlığı fark edildi. Herkes geline bakarken, dedenin nemli gözleri kendi kızına, yani gelinin annesine kilitlenmişti. Zihninde zaman bir film şeridi gibi geriye sardı. Karşısında hıçkırıklara boğulan bu kadın, bir zamanlar onun küçük kızıydı. Onu gelin ettiği gün dün gibi hatırındaydı. Zaman ne kadar da acımasız ve hızlıydı… Kucağındaki o bebek ne ara büyümüş, ne ara o beyazları giyip yuvadan uçmuş, ne ara anne olmuştu da şimdi kendi kızını duvaklar içinde uğurlayan bir kayınvalideye dönüşmüştü?

Anne, gözyaşlarını silerken başını kaldırdı, babasıyla göz göze geldi. Sesi titreyerek, sığınacak bir liman bulmuş gibi:

— Baba! dedi.

Hemen yanındaki gelin dedesini görünce hafifçe gülümsedi, o da aynı adama seslendi:

— Dede!!!

Dedeye yönelen iki farklı ses, odadaki anı düğümledi. Hayatın döngüsü o kapı eşiğinde tamamlanmıştı.

Tam o anda ince, tiz bir ağlama sesi hayali yırttı.

Dede irkildi. Gelinlik, davul sesi, kalabalık… Hepsi bir anda silindi. Duvar kayboldu. Ev dağıldı. Yerini beyaz bir sessizlik, keskin bir hastane kokusu ve o yaşam çığlığı aldı.

Dede doğum odasının önünde, kapının kenarındaki metal sandalyede oturuyordu; dizleri uyuşmuş, sırtı soğuk duvara yaslanmıştı. Ellerini kenetlemiş, farkında olmadan parmak boğumlarını sıkıyordu. Hayalindeki o korku, “evden gidiş” sızısı, aslında saatlerdir soğuk koridorda yaşadığı “dünyaya geliş” bekleyişinin ta kendisiydi. Yanında, yorgunluktan ve uykusuzluktan bitap düşmüş genç adam, başını ellerinin arasına almış, çaresizce yerdeki fayans çizgilerini izliyordu.

Gözlerini kapıya dikti. Kapı açıldı. Yorgun ama gülümseyen doktor, yeşil önlüğüyle göründü.

— Gözünüz aydın… Zor bir doğumdu ama anne de bebek de gayet iyi. Birazdan görebileceksiniz, dedi.

Adam derin, titrek bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, saatlerdir tuttuğu nefesin acısını çıkardı. Zihnindeki sis dağıldı. Az önce hayalinde telli duvaklı uğurladığı o gelin, aslında ilk nefesini henüz alan bu minik bebekti. Daha kucağına almadan, onun yuvadan uçup gideceği günü hayal edecek kadar sevmişti demek…

Dudaklarından bir fısıltı döküldü:

— Erva… Elhamdülillah… Hoş geldin yavrum.

Oturduğu yerde donup kalan, şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen yanındaki genç adamın dizine yavaşça vurdu:

— Hadi, gözün aydın oğlum… Asıl yükün şimdi başlıyor; babalık zor zanaat.

Artık sadece bir baba değil, bir "dede" olduğunu idrak ettiğinde, gözlerinden süzülen yaşlarla yüzüne yorgun ama huzurlu bir tebessüm yayıldı.

Kırmızı kuşak zihninde hâlâ çözülmemişti; ama hayatın düğümü artık atılmıştı. Bir kız babasının ömürlük nöbeti biterken bir başkasınınki yeni başlıyordu.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.