Sıtkımı Sıyırdım, Mebus Bey|
Abdurrahim Karakoç, bizden ayrılıp ‘Karşı Kıyı’ya geçeli 14 yıl oldu. Onun gidişiyle Türk şiiri, özellikle hiciv ve taşlama alanında derin bir yoksunluk yaşıyor. Bugün pek çok şairden ‘şiir’ yerine âdeta bir sayıklama duyuluyor. Kimi yetkili siyasilerin Karakoç’u anlamak, fikirlerine sahip çıkmak yerine onun mezar taşı ile fotoğraf çektirmesi gibi ‘şiirciler’ de, toplumsal kaygıları ve sorunları görmezden gelme gibi bir başarı gösteriyorlar(!). Yıllar önce Mehmet Emin Yurdakul’un dile getirdiği gibi, ‘şairler haykırmıyor’ artık.
Abdurrahim Karakoç’un şiirlerine dönüp baktığımızda zamanımızdaki bu eksiklik daha da belirginleşiyor. Onun ‘Vatandaş Türküleri’ içinde yer alan ‘Mebus Bey’ şiirinin yalnızca ilk iki dizesi bile, şairin toplumun duygularına ne kadar güçlü yanıt verdiğini gösteriyor.
Ben bu yazıda, ezberlenmiş sloganların ötesine geçerek, çağın gelişmişlik düzeyine uygun bir yaklaşımla bu iki dizenin çözümlemesini yapmak istiyorum. Amacım, şair Karakoç’u anlamaya ve anmaya çalışanların sıradanlıklardan kurtularak yeni şeyler söylemelerini hatırlatmaktır.
Vallahi sıtkımı sıyırdım senden,/ Tiksintimi naz belleme mebus beğ.
Yoksulluktan yanan kara bağrımı,/ Isınacak köz belleme mebus beğ.
Mosturan meydanda sağol, çok yaşa(!)/ Benim tütüne zam, senin maaşa.
Bulgur bulamazken çorbaya, aşa/ On kuruşu az belleme mebus beğ.
Abdurrahim Karakoç
Fransız filozof Jacques Derrida’nın Edebiyat Edimleri’nde geliştirdiği temel tezlerden biri, edebiyatın “tüm söylem türlerinin sınırlarını sorgulama hakkını kendinde taşıyan bir kurum” olduğudur. Derrida için edebiyat, “her şeyi söyleyebilme” olanağı ile “bu söylenenin asla tam olarak mevcut olmayan, hep ertelenen bir anlama gönderme yapması” arasındaki gerilimde var olur. Bu bakışla ele alındığında, “Mebus Bey” şiirinin ilk iki mısraı birer edebiyat edimi olarak okunduğunda, Derridacı yapıbozuma son derece açık birer alan sunar:
Vallahi sıtkımı sıyırdım senden,
Tiksintimi naz belleme mebus beğ.
Bu iki mısra, görünüşte basit bir hitap ve şikâyet gibi dursa da, Derridacı bir okumayla dil, sınıf, güç ve anlamın kendisi üzerine derin bir düşünce alanına dönüşür. Bu yazıda, Derrida’nın “tehlikeli bütünleyen”, “yasanın önünde” ve “türün yasası” gibi kavramlarından hareketle, bu iki mısrayı yapıbozuma uğratıldığında şunlar söylenebilir:
Mısraın başlangıcındaki “Vallahi”, Derridacı terminolojiyle bir edimsel ifadedir. J.L. Austin’den devralınan bu kavramı Derrida, “Söz Edimleri Üzerine” başlıklı tartışmalarında kökten dönüştürür. Edebiyat Edimleri’nin “Tehlikeli Bütünleyen” bölümünde Derrida şu sonuca varır: Bir söz ediminin başarılı olması için yinelenebilir olması, yani bağlamından koparılabilmesi gerekir. “Vallahi”, İslami söylemde Tanrı adına yapılan bir yemindir; anlamını ve gücünü kutsal bir bağlamın varlığından alır. Ancak Derrida’nın gösterdiği gibi, bir edimsel ifadenin işleyebilmesi için bağlamından kopabilmesi, yani “dolaylı anlatım” dahil her türlü bağlamda tekrarlanabilir olması gerekir. Bu tekrarlanabilirlik aynı zamanda ifadenin başarısız olma ihtimalini de içinde taşır.
Şair burada “Vallahi” derken, bir yemin edimi gerçekleştirmektedir. Söyleyeceklerinin doğruluğunu, samimiyetini ve ciddiyetini Tanrı adıyla temellendirmektedir. Ancak bu yemin, tam da edebiyatın içinde –yani “gerçek olmayan”, “kurulmuş” bir söylem türünün içinde– yer aldığı anda kendini bozar. Çünkü edebiyat, Derrida’ya göre, “her şeyi söyleyebilme iznini” alırken “bu söylenenin gerçekten yaşanmış olması gerektiği” zorunluluğunu askıya alır.
Derrida’nın Edebiyat Edimleri’nin “Tehlikeli Bütünleyen” başlıklı bölümünde Rousseau üzerinden geliştirdiği gibi, “doğal” ve “orijinal” olduğu varsayılan her şeyin aslında kendini ancak bir ekleme, bir yedek aracılığıyla kurduğu gösterilebilir. Burada “Vallahi” yemini, söylenenin “doğal” doğruluğunun yerine geçen, onu temsil eden bir ek (supplement) olarak işlev görür. Orijinal bir duygu yoktur; duygu, ancak bu yemin edimiyle dile gelir ve bu dile geliş anında zaten kurgulanmıştır.
Yapıbozumun ilk hamlesi: “Vallahi” sözcüğü, anlamını kutsal bir bağlamın varlığından alır; ancak bu bağlam edebiyat edimi içinde askıya alındığı için, “Vallahi”nin gönderge işlevi çöker. Yemin, aslında yemin edilen şeyin yokluğunu gösterir hale gelir. Şair, ne kadar “vallahi” derse desin, okur olarak biz yalnızca sözcüklere sahibizdir, onların iddia ettiği duygu durumuna değil. Bu, Derrida’nın différance kavramının edebiyattaki somut görünümlerinden biridir: anlam, asla tam olarak mevcut değildir, hep ertelenir.
“Sıtkımı sıyırdım” deyimi, son derece bedensel bir imgeler dizisi kurar. “Sıtkı” (sabır, tahammül), “sıyırmak” fiiliyle birleştiğinde adeta bir soyulma, bir derinin yüzülmesi imgesi yaratır. Burada yapıbozumcu müdahale şu soruyla başlar: Bir duygu “soyulabilir” mi?
Derrida, Edebiyat Edimleri’nde Francis Ponge üzerine yazdığı bölümde, sözcüklerin maddeselliğine dikkat çeker. Sözcükler, yalnızca kavramları temsil eden şeffaf araçlar değildir; onlar aynı zamanda bedensel, işitsel, grafik varlıklardır. “Sıtkı” sözcüğü ile “sıyırmak” fiili arasındaki ses benzerliği (sıt- / sıy-), anlam düzeyini ses düzeyiyle kısa devre yaptırır. Bu, Derrida’nın ses merkezcilik (Fonosantrizm) eleştirisinin tam tersi bir durumdur: Burada ses, anlamı güçlendirmez, aksine anlamın tek bir yere sabitlenmesini engeller.
Dahası, “sıyırmak” bir şiddet eylemidir. Bir şeyin üzerindeki örtüyü, kabuğu, deriyi zorla ayırmaktır. Şair kendi “sıtkı”nı (kendi sabrını) sıyırmaktadır. Bu, bir öznenin kendine uyguladığı şiddettir. Ancak Derridacı düşünce bize şunu hatırlatır: Bir şeyi sıyırmak, o şeyin bir “iç” ve bir “dış”tan oluştuğunu varsayar. Oysa Derrida, tüm Batı metafiziğinin “iç/dış”, “öz/görünüş”, “ruh/beden” gibi ikilikler üzerine kurulu olduğunu ve yapıbozumun görevinin bu ikilikleri sarsmak, yerinden etmek olduğunu söyler. “Sıtkı”nın “sıyrılması”, aslında sıtkının hiçbir zaman sabit bir “içerik” olmadığını, daima bir dışavurum, bir söylenme edimiyle var olduğunu gösterir.
İkinci mısra, ilkinin yarattığı gerilimi daha da keskinleştirir. “Tiksintimi naz belleme” ifadesi, son derece paradoksal bir çağrıdır. “Tiksinti” (iğrenme, nefret, bıkkınlık) ile “naz” (cilve, yapmacık şirinlik, beğenilme arzusuyla yapılan eda) birbirine taban tabana zıt duygu durumlarının adlarıdır. Şair, muhatabına şöyle seslenir: Benim sana duyduğum tiksintiyi, senin beklediğin bir naz gibi algılama.
Derrida’nın Edebiyat Edimleri’nde yer alan “Türün Yasası”makalesinde ortaya koyduğu gibi, her tür bir yasa işlevi görür: “Bir metin türe dahil olduğunu ilan ettiğinde, tam da bu ilan ediş türün sınırını ihlal eder”. Duygular da bir tür duygu rejiminin, toplumsal kodların ürünüdür. “Naz”, belirli bir toplumsal cinsiyet düzeni içinde (kadınsı, çocuksu, güçsüz olana ait bir eda olarak) kodlanmışken, “tiksinti” daha “güçlü”, daha “eril”, daha “doğrudan” bir duygu olarak kodlanır. Şair bu iki kodu birbirine katarak türün yasasını ihlal eder.
Yapıbozumcu okuma: “Tiksintimi naz belleme” demek, aslında şöyle bir şey söylemektir: Benim dilimde, benim bedenimde, benim söylemimde “naz” ile “tiksinti” arasında bir fark yoktur; ya da bu fark senin işine gelmeyecek şekilde çalışır. Burada Derrida’nın Yasanın Önünde başlıklı çalışmasındaki temel mesele devreye girer: Yasa (hukuk, toplumsal düzen, anlam kuralları), kapısının önünde bekleyen kişiye kendini asla tam olarak göstermez; yasa kendini ulaşılmaz kılarak varlığını sürdürür.
Mebus Bey, temsil eden (vekil, halkın temsilcisi) olarak yasayı uygulayan ve temsil eden konumundadır. Ancak Derridacı bir bakışla, temsil eden asla temsil edilene uymaz; arada bir uyumsuzluk, bir iz (trace) kalır. Yasanın Önünde kitabının “Eşikte Bekleyiş” bölümünde Derrida, Kafka’nın köylüsünün yıllarca kapının önünde beklemesini inceler: Yasanın kapısı sadece o köylü için açıktır ama o bunu bilemez. Şair burada Mebus Bey’e şunu söylemektedir: Senin “naz” dediğin şey, aslında senin yanlış okuduğun bir şeydir; gerçekte olan “tiksinti”dir. Ama yapıbozumun devreye girdiği nokta şudur: Şair bu iddiasını hangi otoriteye dayandırmaktadır? Şairin kendisi de bir dilin, bir duygu rejiminin içindedir. “Tiksinti” dediği şeyin “gerçekten” tiksinti olduğunu nasıl bilebiliriz? Ya “tiksinti” dediği şey, bastırılmış bir “naz” ise? Derrida’nın deyimiyle, yasanın kapısı sadece kendini göstermeyerek varlığını sürdürür; anlam da böyledir.
Mısranın sonundaki “mebus beğ” hitabı, tüm şiirin toplumsal hiyerarşi ile kurduğu ilişkinin anahtarıdır. “Mebus” (milletvekili) unvanının yanına eklenen “beğ” (bey), Osmanlı-Türk toplumunda bir saygı, bir astlık-üstlük ilişkisinin dilsel göstergesidir. Oysa şiirin tamamı, bu saygıyı tamamen yok etmeye yöneliktir. Bu çelişki, Derrida’nın Edebiyat Edimleri’nin bir bölümünde incelediği gibi, edebiyatın “kendini kurduğu kurumu aynı anda yadsıması”nın tipik bir örneğidir.
Şair, Mebus Bey’e “beğ” diyerek onu soylulaştıran bir dil kullanırken, aynı nefeste “tiksintimi naz belleme” diyerek bu soylulaştırmayı boşa çıkarır. Bu, Derrida’nın deyimiyle bir farmakon’dur: Aynı sözcük, hem ilaç hem zehir işlevi görür. “Beğ” hitabı, kullanıldığı dilsel edimin içinde tırnak içinde kalır; şair bu sözcüğü söyler, ama inandırıcı bir biçimde söyleyemez. Bu ikna edicilikten yoksunluk, hitabın yapıbozuma uğramasıdır.
Derridacı bir düşünce deneyi: Ya “mebus beğ” ifadesi, şiirin anlamını kurtaran ve aynı anda yıkan şeyse? Şayet şair “mebus” dese idi –saygı ifadesini tamamen kaldırsa idi– o zaman söylem doğrudan hakarete dönüşecek ve şiir politik bir broşür olmaktan öteye geçemeyecekti. Oysa “beğ” eklenince, şair oyunun kurallarını bildiğini gösterir. Ancak bu “bilme”, tam da Derrida’nın Joyce üzerinden incelediği “işit-evettir” yapısını anımsatır: “Mebus beğ” diyen şair, bir yandan “sen bensin” (Sen benim temsilcimsin, senin saygıyı hak ettiğini biliyorum) der, ama bu “evet” o kadar tırnak içinde, o kadar tahrip edilmiş bir evettir ki, aslında kesin bir hayır anlamına gelir.
Sonuç olarak; Derrida’nın edebiyat edimine yaklaşımı asla “anlam yoktur, her şey görecelidir” gibi bir tükenmiş postmodern nihilizme varmaz. Tam tersine, Edebiyat Edimleri’nin bütününde vurgulandığı gibi Derrida, edebiyatınahlaki-siyasi bir sorumluluk taşıdığında ısrar eder. Edebiyat Edimleri’nin giriş bölümünde Derek Attridge’in belirttiği gibi, yapıbozumun marjinalleştirilmiş sesleri, bastırılmış anlamları, yadsınmış farklılıkları izini sürmek gibi bir politikası vardır.
“Mebus Bey” şiirinin ilk iki mısraının yapıbozumu, bize şunu gösterir: Halk ile vekil arasındaki ilişki, saf bir karşıtlık (halk mağdur, vekil zalim) değildir; bu ilişki dilin içinde, hitap biçimlerinin içinde, duygu kodlarının içinde çok daha karmaşık bir şekilde var olur. Şair, “vallahi” derken Tanrı’yı tanıklığa çağırır, “belleme” derken muhatabının algısını düzeltmeye çalışır, “mebus beğ” derken saygı dilini içerden çökertir. Yapıbozum, bu çelişkileri birer mantık hatası olarak görmek yerine, anlamın asla orada olmadığı yerlerde nasıl iş gördüğünü göstermenin adıdır.
Nihayetinde şiir, Derridacı anlamda bir edebiyat edimi olarak, düzenin dilinde konuşarak düzensizliği ilan etmek gibi bir olanağa sahiptir. Şair, “mebus beğ” diye hitap ettiği kişiye aynı nefeste “sıtkımı sıyırdım” diyebildiği için –yani hem düzenin dilini kullanıp hem de o dili içten tahrip edebildiği için– edebiyat vardır. Ve bu tahribatın adı, yapıbozumdur.
Faydalanılan kaynaklar:
Derrida, Jacques. (2020). Edebiyat Edimleri. (Mukadder Erkan, Çev.). İstanbul: Ketebe Yayınları. (Orijinal çalışma 1992’de yayımlanmıştır) .
Derrida, Jacques. (2025). Yasanın Önünde: Kapsamlı Bir Kafka Okuması. (Ali Utku & Mukadder Erkan, Çev.). İstanbul: Ketebe Yayınları.
Kurt, İhsan (2025). Derrida Okumaları. Ankara. Net Yayıncılık
Kurt, İhsan (2026). Edebiyatın Adı. İstanbul. AkılFikir Yayınları
Yeni yorum ekle