Selda Bağcan Röportajı - “Sanatçı, Halkın Gözü, Kulağıdır” - 1987

Kültür

 

Selda Bağcan Röportajı - “Sanatçı, Halkın Gözü, Kulağıdır” - 1987

.

Röportaj: MURAT ÖZSOY - Ekim 1987

Selda Bağcan Stockholm Konseri öncesi

 

- Biz aslında müzikli basın sayılırız. Halkın gözü, kulağıyız. Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi şarkı formasyonu biçiminde dile getiririz.

- 1950’li, 60’lı, 70’li yıllarda köylerden şehirlerin varoşlarına taşınan halk, günümüzde 1987’de artık tek sesli müziğe rağbet etmiyor ve bunun yerine, çok enstrümanla çalınan ama çok sesli olmayan arabeski tercih ediyor.

- Profesyonel sahne hayatı birtakım gerginlikleri de beraberinde getiriyor. Her konserinizin dolması, her plağın satması, her kasetin yüz bin sınırını aşması… Bunları sağlamak zorunda olmak…

- Kimi ses sanatçıları, müzik yaşamlarının başlangıç tarihi olarak çocukluklarını ifade ederler. Selda Bağcan’ın müziğe başlaması nasıl oldu?

- Müzik hayatıma beş yaşımda mandolin çalarak başladım. Daha sonra ortaokul yıllarında gitara yöneldim, o sıralarda moda olduğu için. Ondan sonra da üniversite yıllarında bağlama ile sürdürdüm. Önce batı müziği söyledim, İspanyolca, İtalyanca ve İngilizce... Üniversite çağında halk müziği ilgimi çekince, hem halk müziğini, hem de bağlama çalmayı öğrendim.

.

- Özgün müziği, protest müziği nasıl tanımlıyorsunuz?

- Dünyada “protest müzik” denilen ekol Türkiye’de “özgün müzik” olarak adlandırılıyor. Ben ikisi arasında bir fark görmüyorum. Özgün müzik kendine özel müzik demek... Bir isim bulamadıkları için bu ismi verdiler plakçılar camiasında bu tarz müziğe. 1970’li yıllardan beri bu tür müzik yapan dokuz, on kişiden biri de benim. Bu müzik her şeyin protestosu anlamına geliyorsa da aslında genel anlamıyla şu: Yaşanan gerçekler var. Sanatçının amacı, bu gerçekleri olduğu gibi halka duyurmak... Yani, biz sanatçılar bir çeşit basın görevi yapıyoruz aslında. Doğruları söylemeye çalışıyoruz. Toplumu uyarmak sanatçının görevi...

1980’li yıllarda bizde de yeni gençler çıktı, grup müziği gelişti daha ziyade. Daha önceleri, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı protest müziğe soyunanlar. Çünkü protest müziğin faturası hayli ağır ödeniyor. Ezginin Günlüğü, Çağdaş Türkü, Yeni Türkü gibi gruplar halkın özlemlerine çok sesli bir cevaptır. Gelecekte daha da iyi olacaklarına inanıyorum.

.

- Eskiler “Müzik ruhun gıdasıdır” derlermiş ancak siz yaptığınız müzikten dolayı hayli sorunlar yaşadınız.

- Ben müzikten dolayı üç kez hapse girdim. 1977’de, “Vurulduk ey halkım unutma bizi” adlı şarkıdan, 1981’de, içinde Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Koçero - Vatan Şiiri ve Kızıldere olan bir kasetim nedeniyle, 1984’te de bir halk türküsü yüzünden tutuklanıp yargılandım. Yani, Metris Askeri Cezaevi’ni zorunlu olarak üç kez ziyaret ettim ve yaklaşık dört ay kaldım. Başkalarıyla kıyaslandığında kısa süreli oldu benimki. Şanslı sayıyorum kendimi. Benim için hayatın öteki yüzünü tanımak oldu. Genç arkadaşlarla tanıştım, bir kısmıyla hâlâ mektuplaşıyoruz. Bu gencecik insanların neler çektiğini yakından gördüğüm için genel aftan yana olanlardan biriyim ben de.

- Sahne ve müzik hayatını bir sanatçı gözüyle değerlendirir misiniz?

- Sahne ve müzik hayatı çok renkli... Konserler verdiğim için ben dünyayı gezdim, diyebilirim. Ancak, profesyonel sahne hayatı birtakım gerginlikleri de beraberinde getiriyor. Her konserinizin dolması, her plağın satması, her kasetin yüz bin sınırını aşması… Bunları sağlamak zorunda olmak…

- Bu kadar mı zorunlu her kasetinizin yüz bin sınırını aşması?

- Evet, zorunlu. Yüz bin kişiye satacak ki sattı denilsin. Ancak kitlelere ulaşıyor. Yüz bin de bir rakam değil aslında. Benim bugüne kadar yaptıklarım içinde en kötü satan yüz bin sınırını aştı. İlk yıllardaki “Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle”, “Mapushanelere güneş doğmuyor”, söz ve müziği Neşet Ertaş’a ait “Tatlı dillim” bir milyon tavanına vurdu. Son kasetim “Yürüyorum dikenlerin üstünde” beş yüz bine gidiyor.

.

- Bir de sizin hit olmuş parçalarınız var?

- Evet, “Yuh yuh”, “Yaz gazeteci”, “Kızıldere” gibi hit olmuş şarkılar korsan kasetçiliğin çok yaygın olduğu dönemlere rastladığı için satışlar hakkında bir rakam vermek zor. Ama bunların da bir milyon sattığını tahmin ediyorum.

- Siz kendi plaklarınızı dinler misiniz?

- Öyle çok dinlerim ki, komşular, arkadaşlarım taciz olurlar ve hatta benden bazen nefret ederler.

- Ünlü sanatçıların bazıları hep “altın yumurtlayan tavuk” ya da “süper çocuk” olarak görülmekten rahatsız olduklarını söylüyorlar. Sizden de böyle bir beklenti mi var, yoksa siz mi koyuyorsunuz önünüze bu hedefleri?

- Şimdi bakın, bu hedefi koymasam, ilk çıkışımdan on yedi yıl sonra 1987 Ekim’inde bugün burada İsveç’te konser yapabilir miydim ben? Bu başarıyı göstermek için yirmi dört saat kafa yormak gerek. Ve bu, sonunda bir gerginlik yaratıyor. Yani, “Ben nasıl ayakta dururum?” düşüncesi. Çünkü sanatçılar çok çabuk unutulurlar. Devamlı gündemde olmak ciddi bir stres yapıyor, işin tatsız yanı bu. Ama her şeye rağmen hayatımdan memnunum.

.

- Ses sanatçılarının seslerini koruyabilmeleri için çok uyudukları doğru mudur?

- Bizler genelde 11’den önce kalkamayız. Sesin açılması için uyku çok gerekli. Hele konserden önce ve sonra çok iyi uyumak gerekiyor. İnsanın ses telleri çok narin ve hele benim gibi söyleyenlerinki çok çabuk yıpranmaya müsait. O nedenle uyku en iyi ilaç.

- 1980’li yıllarda, Türkiye’de ses sanatçılarının kendi yapım şirketlerini kurması hız kazandı galiba?

- Evet, kendin pişir, kendin ye misali. Belkıs Akkale, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve benim kendi plak şirketimiz var.

- Plak sanatçısı olmanın zorluğu nedir?

.

- Her plağın satması belli bir araştırmayı gerektiriyor. Ben pek çok saatimi, halk neden hoşlanır, halk neyi satın alır, nasıl başarılı olurum diye düşünerek geçiriyorum.

- Siz çok araştırma yaptığınızı söylüyorsunuz, ancak pek fazla araştırma yapmaksızın çok satanlar da var değil mi?

- Tabii, örneğin Küçük Emrah farklı bir kültürün ürünü… Bazı sanatçılar yeteneklerini sergiliyorlar ama biz yeteneğimizin yanında araştırmamızı da sergiliyoruz.

- “Farklı bir kültür” derken arabeski kastediyorsunuz değil mi?

- Evet… 1950’li, 60’lı, 70’li yıllarda köylerden şehirlerin varoşlarına taşınan halk, günümüzde 1987’de artık tek sesli müziğe rağbet etmiyor ve bunun yerine, çok enstrümanla çalınan ama çok sesli olmayan arabeski tercih ediyor.

.

- Çok sesli müziğin özelliklerinden söz eder misiniz biraz?

- Batı müziği tarzındaki akortların kullanılması, yani şarkıların armonilendirilmesidir çok sesli müzik. Arabesk müziği aranje edenler ise müzikteki bu kuralları bilmiyorlar. Batılıların 7 nota içinde farklı bir armoni sistemleri var. Doğu müziklerinde sesler 24 komaya ayrılmış, yani yarım ve tam seslilerle de parçalanmış. Dolayısıyla nota olarak, melodik yapı olarak çok zengin bizim müziğimiz. Ancak, bu koma seslerin yerleştirilebileceği bir armonik sistem henüz keşfedilmedi. Belki bizden sonraki nesiller bunun araştırmasına girerler.

- Siz niçin bu tür bir armonik sistem araştırmasına girmeyi düşünmüyorsunuz?

- Türk müziğini çok iyi bilenler matematik bilmiyorlar. Bense matematik biliyorum ama Türk müziğini iyi bilmiyorum. Dolayısıyla, her ikisini de bilen kişiler armonik sistemi çözümleyecektir.

- Toplumsal gelişmeler müziğimizi nasıl etkiliyor?

- Biz aslında müzikli basın sayılırız. Halkın gözü, kulağıyız. Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi şarkı formasyonu biçiminde dile getiririz.

- 1980’li yılların başında siz ve Cem Karaca çeşitli sorunlar yaşadınız. Nedeni neydi bunların?

- Bizim 1979 yılında Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’nin düzenlediği 1 Mayıs yürüyüşünde çekilmiş fotoğraflarımız, Cem Karaca’nın 1979’da beraber olduğu hanımın eski kocası tarafından kıskançlık nedeniyle Hafta Sonu gazetesine gönderildi ve yayımlandı. “Yurtdışında memleket aleyhinde faaliyet yürüttüler!” diye yazdılar. 1979’daki yürüyüşü 1980’den sonra yapılmış gibi gösterdiler. Bu kıskançlığın hesabını ben Selimiye koridorlarında verdim. Neticede, yanlış hesap Bağdat’tan döndü. Ama bizler vatan hainliğiyle yargılandık, hakkımızda kırk yıl istediler.

- Biraz da sahne hayatının maddi yönlerine değinelim isterseniz. Timur Selçuk 1987’de şu soruyu soruyor: “Türkiye’de namuslu sanatçıların iyi para kazandığını acaba tarih yazdı mı?” Katılıyor musunuz bu görüşe?

- Evet, bir ölçüde doğru... Protest müzik dışında da star sistemi vardır. Yani, on kişi para kazanır, gerisi maalesef. Sonları düşkünler evinde biten birçok sanatçı var Türkiye’de. Devletin sanatçılara sahip çıkması gerekir. Biz yıllarca, kaçak işçi gibi sigortasız çalıştık gazinolarda. O nedenle, sistemden bağımsız değil bizim durumumuz. Biz de Batı’da olduğu gibi her satılan plaktan yüzde alabilseydik ben ömür boyu hiç çalışmadan yaşayabilirdim. Oysa bizde, baştan anlaşıyor sanatçıyla yapımcı ve sanatçıların herhangi bir ek geliri olmuyor plak satışlarından. Örneğin, benim maddi yaşamım yüksek dereceli bir memur seviyesinde.

- 1980’ler Türkiye’sinde en çok satan müzik ya arabesk-taverna, ya da sizlerin yaptığı özgün müzik… Bunların her ikisi de 1987 TRT’sinde yasak. O halde, “TRT’nin sevdiğini halk, halkın da sevdiğini TRT sevmiyor!” denebilir mi?

- Evet doğru… Esasında, şimdi Türkiye’deki tüm müzik türleri belli bir senteze doğru gidiyor. Sol arabeskçiler var mesela.

.

- Arabesk hakkında pek hayırlı düşünmeyenler de var galiba?

- Hiç boş yere öyle bir şey düşünmesinler. Arabesk geniş bir çoğunluğun özlemlerine cevap verdi. Arabeskin sözleriyle birlikte müziği de yaratıcı. Zamanla sözler de değişir. Toplumun en yoksul kesimlerine hitap eden bu müziği yapanlar da o kesimden geliyorlar. Süreç içinde bunlar belli bir müzik eğitiminden geçecekler ve dolayısıyla arabeskin söz ve müziği değişecek.

- 1987 Türkiye’sinde sansürün müzik hayatına etkilerinden söz eder misiniz biraz?

- Yaratamıyorsunuz işte! Yaratırsam faturasını ağır öderim diyorsunuz, ya da daha dikkatli seçiyorsunuz. Sanatçılar da başka işler yapmaya başladı bu sansür yüzünden. Önce sanatçı oto sansür yapıyor, sonra devlet denetliyor, ancak bunların ardından eser halka ulaşabiliyor…

.

- Türkiye’de plakçılığın dünü ve bugününü anlatır mısınız?

- 1970’li yıllarda Siirt, Urfa, Mardin’den gelen bazı vatandaşlarımız, yabancı şirketlerin bayilikleri biçiminde örgütlenmiş olan plak piyasasını zorla ele geçirmişler. Açıkçası, çeşitli yöntemlerle yabancıları kaçırmışlar bu piyasadan.

Şu anda 1987’de piyasayı elinde tutanların beğenileri arabesk... Yani, sadece sanatçı değil, yapımcı da arabesk seviyor. 1974-75’lerde korsan kasetçiliği gözlemiştik. 1987’lerde bandrol sistemi çıktı. Bu sistem korsan kasetçiliği durdurdu. Ama biz zeki milletiz. Yeni korsancılar bir yerlerden yine fışkırabilir...

Röportaj: MURAT ÖZSOY - Ekim 1987

Selda Bağcan Stockholm Konseri öncesi

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.