Anılarla Eğitim Sistemi Üzerindeki Oyunlar
Hasan Pekmezci
Benim şanslarımdan saydığım ama aslında tüm ülke çocuklarının şansı olan Köy ilkokulu öğretmenim Mehmet Çıpan son sınıfta büyük olanaksızlıklarla ve tutuculukla mücadele ile bizi ilçeye gezmeye götürdü, 1958 yılıydı. Öğretmenimin babamı ikna için kaç kez evimize geldiğini izliyordum. Kızların ailelerinden ne zorlukla izin alabildiğini duyuyordum. Neden şanslıydık, şanslıydım çünkü, İvriz Köy Enstitüsü mezunu ve bizim her sorunumuzla ilgilenen ama en önemlisi her gün okula ders başladıktan sonra kan ter içinde geldiğim, gelmek zorunda olduğum halde bana ‘’Neden geç geliyorsun’’ demediği, arkadaşlarım içinde mahcup etmediği için. Genç, yakışıklı, her gün kravatı, takım elbiseli, güzel giyinen, bir öğretmenimizdi, fotoğrafta görüldüğü gibi tam bir idol.

1958 Öğretmenim ve sınıfım üstten ikinci sırada sondaki öğrenci benim.
Köyümüzden sadece otuz kilometre uzaktaki ilçeyi çoğumuz ilk kez görmenim şaşkınlığı, çekingenliği, ürkekliği içindeydik. Her gördüğüne ‘’Abuuu’’ sesleriyle kontrolsüz çığlıklar atanlarımızla. İlk uğrak yerimiz İlçenin en büyük ilkokulu oldu. İlk şaşkınlıklardan sonra kısa sürede okulun öğrencileriyle kaynaşma. Öğleyin, ilçeli öğrenciler sırayla arkadaşlarımızı birer birer evlerine misafirliğe götürdüler. Bugün bile aklıma geldikçe hala çözemediğim bir nedenle beni ve bir arkadaşımı kimse evine götürmedi. Ortada kalan iki çocuk. Bunu gören bir öğretmen bizi ‘’Siz benim misafirim olacaksınız’’ diyerek kendi evine götürdü. Çoğumuzun belki de ilk kez gördüğümüz bir şehirde birinin evinde, hem de bir öğretmenin evinde kısa süre de olsa misafir olmak. Örneğin, hiç unutmadığım, hatta resimlerini yaptığım bizi götüren bir öğretmenin evinde benim İlk kez bir masada, önümdeki kendi tabağımdan, karşımdaki bize değer veren bu genç öğretmenimizden kopya çekerek ilk kez kullandığım bir çatalla yediğim yemek gibi.
Sonra şehir içinde gezdikçe bitmeyecekmiş gibi bir gezi. Ardından gördüğümüz bambaşka bir okul vardı ziyaret ettiğimiz. Erkek Sanat Enstitüsü. Atölyeler, öğretmenler, iş önlükleriyle her biri birer usta gibi çalışan öğrenciler. Kesen, biçen çeşitli makinalar, motorlu aletler; tezgahlar, mengeneler, çeşit çeşit el aletleri. Bu atölyelerde öğrencilerin yaptığı ve nasıl yapıldığına inanamadığımız çok güzel masalar, sandalyeler, dolaplar. Çeşitli malzemelerden, metallerden evler için kullanım ve süs eşyaları.
Bu atölyeler hepimizi büyüledi, bir atölyeden bir başkasına geçerken yepyeni bir dünya keşfedercesine şaşkınlık. Çıkmak istemediğimiz, bitmesini istemediğimiz bir serüven alanı. Ama bir yandan da öğretmenimizin ‘’Daha Eşrefoğlu Cami, Göl kıyısı gezimiz var, acele edin’’ gibi gezimizin diğer planları için uyarılarıyla.
Aradan yetmiş yıl geçtiği halde her ayrıntısını şimdi de hatırladığım tarihi Eşrefoğlu Camii.1299. Selçuklu eseri. Anadolu'daki ahşap direkli camilerin en büyüğü ve orijinali.

Beyşehir Eşrefoğlu Camii 1299. Taş Köprü
Köyümüzden epeyce uzak saydığımız ‘’Saz Yanında’’ arazileri olanlarca iyi bilinen, ancak köyde deniz dediğimiz Beyşehir Gölünün Konya Ovasını sulayan barajı da sayılan Taş Köprüyü de ilk kez görüyorduk. Alıntı bilgilerle’’1908-1914 yılları arasında Osmanlı Devleti tarafından, Beyşehir Gölü'nün sularını Konya Ovası'na akıtarak tarımsal sulama sağlamak amacıyla inşa edilmiş, kesme taştan yapılmış tarihi bir yapıdır. Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa döneminde, Anadolu-Osmanlı Demiryolu Şirketi'ne ihale edilerek yapılan 42 metre uzunluğundaki bu köprü, aynı zamanda baraj görevi gören 15 gözlü bir sanat yapısıdır.’’
Derslerimizde öğretmenimiz Konya, İzmir, Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerimiz olduğunu anlatsa da köyde çok bilinen İzmir dışında köyümüzden başka yerlerin sadece küfelerle üzüm satmaya gittiğimiz yakınımızdaki küçük köyler olduğunu bilen, otuz kilometre ötedeki kocaman şehri ilk kez gören çocuklar olarak şaşkınlıklar yaşayarak gezdik, öğrendik; ülkemizin bu güzel değerlerini öğretmenimiz sayesinde. . Sadece bir günde neler neler öğrenmiştik, yaşamıştık. Hepimizin karmakarışık kafalarımız ve şaşkına dönmüş hayal dünyamızla bağıra çağıra bunları konuşuyorduk, köyümüze kadar tangır tungur kamyonet bozması köy otobüsünde. Kuşkusuz herkes neler yaşadığını nasıl anlatmıştır ailesine, sokak arkadaşlarına.
Bir gezi, bir okul gezisi ondan sonraki yaşamımızda uykulu-uykusuz gecelerimizde hayal dünyamızda, yaşama, yarına, geleceğe bakışımızda çok şeyler değiştirdi. Köyümüzde Ortaokul olmadığı için İlçe ortaokullarında, Sanat okullarında ve İvriz gibi Akşehir, Konya Öğretmen Okulları gibi uzak-yakın okullar demeden okumak isteyen kız ve erkek köy çocukları çareler, çözümler aramaya başladı.
Öte yandan çok geniş tarım alanları olmayan, bağcılıkla, hayvancılıkla geçinen, yaygınlıkla İzmir’de iş olanaklarını arayan bir yaşam içindeki köyümüzde özellikle sanat okulunu seçenler küçük çaplı sanayi kapsamında tamir atölyeleri ve tüfekçilik işlerinde öncülükle atölyeler kurdular. Bu konu öylesine gelişti ki köydeki ahır ve samanlıklar bozulup atölye haline getirildi. Kapsamlı bir kooperatifçilik bilinci gelişti. Tüfekçilikte Avrupa standartlarında üretim-ihracatyanında, bir hastahane için gerekli her düzeneği, örneğin gelişmiş yatakları, dişçi koltuklarını ve düzeneklerini imal gibi teknik gelişmeleri başarıyla yaygınlaştırdılar. Bugün şehirlerarası otobüs seferleri, her gün tırlarla nakliyat gibi bir sanayi bölgesi.
Çeşitli okulları seçenler de başarılarla eğitim alanında görevler üstlendiler. Konya Kız Öğretmen Okulunda ilk kez okuyanlar, Ankara’da Ebe Hemşire okullarını seçenler oldu. Benim gibi İvriz Öğetmen Okulunu kazananlar altı yıllık bu okullardan yetişenler kendi uzmanlık alanlarında, Eğitim Enstitülerinde, Yüksek Öğretmen Okullarında; Üniversitelerde başarılar kazandılar.
*
Çocukluğumuzda ‘’Enstütü’’ denen bir okul çok konuşulurdu. Bu İvriz Köy Enstitüsüydü. ‘’GucurlarınAptulaEnstütüde okumuş, adam olmuş, siz de okusanıza’’ en çok duyduğum sözdü. Çünkü yanında kaldığım gocaanamın komşusunun oğluydu. ‘’Ama bişeerli ile evlendiği için köye hiç gelmezmiş’’ sadece adını ve onun için söylenenleri biliyordum. Ama sonra burada anlattığım gezi ile buna bir de ‘’Sanat Enstütüsü’’ denen okul eklendi, o da Beyşehir’de vardı.
Sanat Enstitüsü denince bu nedenle ta 1950’lere uzanır anılarım. Bana göre ülkemizdeki çok başarılı eğitim uygulamalarından biri olan ama ne yazık ki eğitimin her alanında olduğu gibi hangi akla hizmetse, sulandırdığımız, yok ettiğimiz.
Mithat Paşa, 1876 İnkılâbının lideri, uğrunda hayatını bile feda ettiği, ilk Meşrutiyetin kahramanı ve bununla birlikte sanat okullarının da ilk kurucusuydu. Ferdi, henüz ortaçağ lonca teşkilatının geleneğinden kurtulamamış olan bir ülkede sanat işlerinin bir metot, eğitim ve öğretim sorunu olarak ele almak ve bunu gerçekleştirmeye çalışmak, Mithat Paşa’nın o döneme göre ne kadar ileri ve aydın bir zihniyet taşıdığını göstermektedir. 1
Mithat Paşa, 1860’da Niş valiliği sırasında endüstri alanında, Islâhhane adında
kimsesiz çocukların eğitilmeleri ve sanat öğrenmelerini sağlamak amacıyla bir okul
kurmuştur. Daha sonra benzer okullardan Rusçuk ve Sofya’da da açtırmıştır. Kurulan bu
okullar daha sonradan kurulacak olan sanat okullarının temelini oluşturmuştur. Bu okullar
1912’de vakıf halinden çıkarılarak vilâyet bütçelerine bağlanmıştır, adları da o devirlerde
“Mekteb-i Sanayi” olmuştur. 2
Mesleki ve teknik eğitim, Cumhuriyet’in kuruluş döneminden itibaren gerek maddi
anlamda gerek yönetim anlamında bir süre bölgesel imkânlarla devam ettirilmiştir. Mesleki ve
teknik eğitimin planlı ve merkezi bir anlayışla yönetilmeye başlanması ancak Cumhuriyet
DönemindeMilli Eğitim Bakanlığı merkez örgütü tarafından gerçekleştirilmiştir
Okul Müdürü Danyel Akbel anlatır: 1941-1942 yıllarıdır. Bu okulda okul müdürüyüm. Zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ, Kırıkkale Top Tüfek Fabrikaları Müdürü İhsan Paşa ve Rüştü Uzel okulumuzu ziyarete gelmişlerdir.
Okulumuz atölyelerinde imal edilen matkap tezgahlarının, motorların, diğer atölye çalışmaları ve mesleki eğitimin olumlu bulunması üzerine fevkalade memnun olan Cumhurbaşkanı Sayın İsmet İNÖNÜ, okul müdürünün odasına oturup sohbet ederlerken Başbakanı çağırtmışlar ve ona hitaben "Ben, mesleki eğitimin bu halinden fevkalade memnuniyet duydum. Sizden ricam; en kısa zamanda Mesleki Öğretim Yasa Tasarısının Meclisten çıkmasıdır. “talimatını vermişlerdir.’’3
Bundan sonra ‘’Modern yapılandırma’’ 10 Mayıs 1943 (Talim ve Terbiye Kurulu Kararı). Amaç: Endüstrinin ihtiyaç duyduğu teknik ara eleman, usta ve sanatkarı yetiştirmek. Öğretim Süresi: İlk başta 5 yıl (ortaokul üzerine 3 yıl olarak da yapılandırıldı).

Bandırma Kültür Platformu
Bu okullarda okuyanların çok önemli notları var, ilgili yazıların altında. Birkaç örneği alıyorum buraya.
‘’Demiri oya gibi işlemeyi "ferforje" işler yapmayı bu okulda öğrendik. O yıllarda profili ve lama demiri ocakta ısıtarak, örste dövüp bükerek yapıyorduk kapı pencere ve korkulukları. Günümüzde profil hazır fabrikadan gelip kaynatılıyor. Keser, çekiç, balta gibi aletleri kendimiz yapardık. Yaşlarımız da 15 -17 arasıydı bunları yaparken Yazın çalışıp para kazanıyorduk. .Günümüzde üniversite mezunlarının %25 i işsiz 30 yaşında ailesi bakıyor. İşte ülkemin eğitim sistemi,..Imam hatip okulları yerine sanat okulları açılsaydı. Ülkemiz çağdaş bir ülke olurdu. 4.
Ziya Güler: ‘’1963-1966 yıllarında Orta okulda okumuştum. Çok yararlı bir eğitim kurumu olduğunu söyleyebilirim. Zamanın vatansever eğitimcileri doğru bir sistem kurmuşlardır. Bu okullarda sistem geliştirilerek sayıları artırılsaydı Türkiye bugün gerçekten üreten ve kalkınmış bir ülke olurdu. Maalesef halen sistem arayışı içerisindeyiz ve yanlışta ısrar ediyoruz.5
Cumhuriyet’in mesleki eğitimi topluma yaygınlaştırma çabalarından biri olan Erkek Sanat Enstitülerinin yanında her il ve ilçede Anadolu kızlarına ve kadınlarına eğitim olanağı sağlayan Kız Enstitüleri çok önemli eğitim kurumlarıdır.
Bu konuda önerimdir: 30093130_mesleki_teknik_egitim_kitap başvuru kaynağı olarak tarihi süreç incelenebilir.

- Zonguldak Kız Enstitüsü. Ankara İsmetpaşa Kız Enstitüsü
Bu konuya bağlı olarak özellikle Kız Enstitüleri başlı başına birer araştırma konusu. Çok önemli işlevler üstlenen, Anadolu kızlarının evden çıkmasını, devlet kapısı, üniversite kapısı beklemeden kendi çevresinde bir hüner, bir meslek sahibi olmasını, sosyalleşmesini sağlayan okullardı. Pek çok kızımız, kadınımız dikiş, nakış, gelinlik atölyeleri kurarak sosyal yaşamda kimlik sahibi oluyorlardı.
‘’Kız Enstitüleri İlk olarak 1927-1928 eğitim-öğretim yılında Ankara’da İsmet Paşa Kız Enstitüsü adıyla açılmıştır. Kız Enstitüleri ile kızlara ortaokul derecesinde genel bilgiler verilip, modern toplumun gerektirdiği bilgili, becerikli birer anne ve ev kadını olarak geleceğe hazırlamak amaçlanmıştır. Daha sonra ülkenin pek çok vilayetinde ve ilçesinde kız enstitüsü açılmıştır.’’30093130_mesleki_teknik_egitim_kitap
Ne acıdır ki bu eğitim, öğrenme kaynaklarının başarıları ve coşkuları zaman içinde yok edildi, yozlaştırıldı. Burada elbette değişimin, çağın gerektirdiği atılıma paralel bir gelişimin izlenip izlenilmesinin gerekliliği söz konusu ama yerine ne geldiği ya da ne getirildiği sorgusu var. Asıl sorun burada zaten. Bana göre Sanat Enstitülerinin daha da yaygınlaştırılıp, ara meslek elemanları okullarıyla toplumsal yaşama destek sağlayan görev alanları yaratılabilirdi ki bugün bunun ne büyük aksaklık, eksiklik olduğu daha da iyi anlaşılıyor. Bütün öğrencilerin mümkün olabilecek sınırsız seçenekler içinden sadece üniversite eğitimine koşullandırması politik aymazlıkların oyunu olamazdı. Günümüz eğitimindeki yaz-boz oyunu bu çıkmazın yansıması değil midir?
Hemen ardından da Enstitü mezunlarına üst eğitim fırsatı veren Erkek Teknik-Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulları amaçlarından uzaklaşan diploma okullarına dönüştü YÖK sayesinde. Bu yok etme zinciri yalnız kalmasın diye yok edilenlere; kuruluşu ta 16.Mart.1948 yılına uzanan Öğretmen Okulları eklendi. Şimdi öğretmenler arasında Öğretmen Okullarının kuruluş yılı üzerine bir anket yapılsa 178 yıl yok sayılıp-bir tarih silinip ‘’24 Kasım Öğretmenler Günü’’ yanıtı çıkar. 1960-1970’lerde ilkokul öğretmenlerinin yetişme kaynağı ikiyi geçmezken günümüzde bu sayı kırktan fazla kaynaktan gelen öğretmenlere bıraktı. Yani siz çocuğunuzu, torununuzu çoğunun nereden geldiğini bilmediğiniz öğretmenlere teslim ediyorsunuz. Her biri ayrı noktaya vuran çekicin kalıcı izleriyle darmadağın bir eğitim manzarası. Kaldı ki eğitim yönetimi de bunların eline veriliyor, politik oyunlar içinde. Birikimiyle, liyakatiyle, niteliğiyle, saygınlığı olan ‘’Başöğretmen’’ motifi emir komuta zincirinde sıradanlaşan ‘’Müdür‘’ sıfatıyla da iyice yozlaştırıldı. Liyakat diye bir kavram değerler dizgesinden çıkartıldı.
Kuruluşundan 86 yıl sonra bile çok konuşulan, özellikle Nisan ayında adına etkinlikler, sergiler, söyleşiler, paneller düzenlenen Köy Enstitüleri’nin öyküsü tam bir trajedi sayılır eğitim adına. Bu konudaki inatlaşma, aslında çağdaşlıkla, Cumhuriyet ile inatlaşmaya dönüştüğü için köyilkokullarından öğrenci toplayan, Köy Enstitüleri’nin ruhunun ve ritüellerinin kısmen de olsa devam ettiği bir eğitim atmosferinde; altı yıllık eğitim veren Öğretmen Okulları da 1973’ten sonra Öğretmen Liseleri ve 1980 sonrası YÖK’le kurulan Eğitim Fakülteleri sayesinde işlevsiz ve anlamsız hale getirildi. Günümüzde yaşanan eğitim kaosuna karşı herhangi bir eğitim fakültesinden tek söz, tek uyarı duyan var mı sorusu bile durumu açıklamaya yeter.
Çok sistemli bir yozlaştırma planının diğer aşaması da her alanda öğretmen okullarından sınavlarla aldığı öğrencilerle nitelikli, birbirini besleyen, destekleyen, nitelikli öğretmen yetiştirmenin üst eğitim kurumu olan, bir başka Cumhuriyet anıtı bilim-kültür-sanat-spor yuvası Gazi Eğitim Enstitüsü ve ardından bütün eğitim Enstitüleri. İlber Ortaylı’nın ‘’İçte ve dışarıda çok öğretmen gördüm Ama bizdeki Eğitim Enstitülerindeki öğretmenlerin pedagojik birikimini hiçbirinde görmedim’’ dediği eğitim kurumlarıydı. (Video konuşmasından)
Bu ülkenin bir insanı ya da insanları eğitimi, kültürü, dünya görüşü, yaşı-başı, cinsiyeti ne olursa olsun; ülkesinin ayaklarına, geleceğine kurşun sıkan böylesi yıkım vandallıklarını nasıl ve hangi düşünce/ ideoloji, politika ile yapar, yapılmasına duyarsız kalır, anlamak zor. Bunda akıl denen en önemli organı kullanmak yerine günübirlik, duygusal gelgitlerle esir beyinli insanların yetke sahibi edilmesinden başka ne olabilir. Böylesi ahret sorgusunu altmış yıl önce ‘’Sen öğretmensin, bu ülkenin sanat ve kültürü ile yetişmiş öğretmenisin’’ diye okullara, öğrencilerinin karşısına getirilen bir eğitimci olarak görevini yapmaya çalışanlardan olmama rağmen. Çağdaşlık, teknolojik, bilimsel gelişmeler gibi yağlı-ballı-cafcaflı kavramlara da başvurmama rağmen tutarlı, isabetli bir gerekçe bulamadım. Geriye sadece ‘’Bu ulusa en büyük düşmanlık duygusu ile özdeş etkilerin beslediği, ne olduğu belirsiz kimliklerin Mustafa Kemal’e ve Cumhuriyet’e karşıtlığının inatlaşması kaldı.
Çünkü bu ve benzeri Cumhuriyet kurumları ulusal kimliğin ve aidiyet bilincinin kaynaklarıydı. Bir toplumun yozlaştırılması için de böyle sağlam kalelerin tersyüz edilmesi gerekiyordu; başarıyorlar.
Bu yazımda kitabi sözler, kaynaklardan aktarımlar değil amacım. 1950 ortalarından başlayarak tanığı olduğum, içinde yaşadığım konulara, örneklere değinmek. Elbette geçmiş ve gün karşılaştırmalarının verdiği iç sızılarıyla.
Ankara. Mayıs.2026
Kaynaklar
1.https://www.canakkaletravel.com/yazi/turkiyede-sanat-enstitulerinin-kurulusu-ve-canakkale-erkek-orta-sanat-enstitusunun-acilisi.html
2.(Cicioğlu, 1985, s. 267; Turan, 1992, s. 35).
3.https://uluseml.meb.k12.tr/icerikler/tarihce_12821254.html
4.Seyfettin ERTEKİN.Bandırma Kültür Platformu
5.Bandırma Kültür Platformu'in Gönderisi
6.30093130_mesleki_teknik_egitim_kitap
İlgilenenlerce Başvurulcak Kaynaklar
https://www.kocaeliansiklopedisi.com/Default/MaddeDetay/416
an-institution-pioneering-in-improving-vocational-and-technical-education-inturkey-urfa-institute-of-arts-for-boys
https://kulturenvanteri.com/yer/kayseri-erkek-sanat-okulu/
Yeni yorum ekle