Atilla Atar - Baskıresim İle Bilinmeyene Yolculuk

Sanat

Atilla Atar - Baskıresim İle Bilinmeyene Yolculuk

 

Gülseren Sönmez

 

1988 yılında kızım Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nü kazanmıştı. Bu haber yalnızca onun için değil, benim için de yeni bir dünyanın kapısının aralanması gibiydi. 1989 yılında onu ziyaret etmek için Eskişehir’e gittiğimde heyecanla yanıma gelip “Anne, seni taşbaskı yapan öğretmenimle tanıştırayım” dedi.

O yıllara kadar taşbaskı eserleri görmüş, onların gizemli atmosferinden etkilenmiştim. Fakat bu eserlerin nasıl üretildiğini bilmiyordum. Taşın üzerinde görüntünün nasıl doğduğunu, rengin nasıl çoğaldığını, sanatın o ağır taş yüzeyinden nasıl kâğıda geçtiğini hiç görmemiştim.

Atölyeye girdim, Atilla Atar öğrencilerine coşkuyla, sevgiyle baskı tekniğini anlatıyordu.
Taşların başında duran öğrenciler dikkatle onu dinliyor, o ise yalnızca teknik bilgi vermiyor; adeta sanatın sabrını, disiplinini ve ruhunu aktarıyordu. Sonra baskının oluşumunu hayranlıkla izledim. Taşın üzerindeki çizgilerin kâğıda geçişi bana büyü gibi geldi. O an sanatın yalnızca sonuçtan ibaret olmadığını, üretim sürecinin de başlı başına bir dünya olduğunu hissettim.

Ben Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü mezunuydum. Ancak bizim dönemimizde taşbaskı eğitimi yoktu. Bu yüzden içimdeki merak daha da büyüdü. Yeni bir teknik öğrenmenin heyecanını yaşarken, aynı zamanda yıllardır içimde bekleyen bir kapının açılıverdiğini hissettim. Ancak beni etkileyen yalnızca teknik değildi. Atilla Atar’ın öğrencilerine yaklaşımı, saygılı ve içten tavrı da etkilemişti beni. Sanatı yukarıdan bakan bir otorite gibi değil, paylaşılması gereken bir emek olarak anlatıyordu. O gün, atölyede taşın kokusu, baskının heyecanı içimde unutulmaz bir yere yerleşti. Belki de sanat yolculuğumun başka bir yönü o gün sessizce başlamıştı.

Atölyeden ayrılırken kızım Gülay Sönmez’in öğretmenine içtenlikle teşekkür ettim. Yalnızca yeni bir teknik görmemiştim; sanatın başka bir diline de tanıklık etmiştim. Yıllar sonra yollarımız sergilerde yeniden kesişti. İkimiz de sanatın içinde yaşayan insanlardık artık. Her karşılaşmamızda, yıllar önce o taşbaskı atölyesinde duyduğum heyecan yeniden canlanıyordu.

Atilla Atar’ın eserlerine her zaman hayranlık duydum. Çünkü onun çalışmalarında yalnızca teknik ustalık değil; düşünce, sabır ve derin bir ruh hali vardı. Taşın sert yüzeyinden böylesine güçlü duygular çıkarabilmesi beni hep etkilemiştir. Onun resimlerinde zaman vardı. Sessizlik vardı. İnsanın iç dünyasına açılan hem karanlık hem de ışıklı yollar vardı. Belki de bu yüzden eserleri yalnızca izlenmiyor; hissediliyordu.

Bugün bu güzel insanın sanatını anlatabilmek bana mutluluk veriyor. Çünkü bazı sanatçılar yalnızca eser üretmez; karşılaştıkları insanların ruhunda da iz bırakırlar. Atilla Atar da benim için böyle bir sanatçı oldu. Sanata duyduğu saygıyı, öğrencilerine verdiği değeri ve üretirken taşıdığı içsel disiplini yıllar geçse de unutmadım. Ve şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki; bazı karşılaşmalar kısa sürse bile insanın sanat yolculuğunda kalıcı bir ışığa dönüşüyor

..

KAVAK AĞAÇLI

Yalnızca kavak ağaçlarını anlatmıyor. Aslında insanın iç dünyasını, yalnızlığını, sessizliğini ve sonsuzluk arayışını anlatıyor. Özellikle tekrar eden ince gövdeler, dikey ritimler ve boşluk kullanımı, izleyiciyi doğrudan ruhsal bir atmosfere çekiyor. Eserlerdeki en güçlü unsur şu: Doğa burada gerçekçi bir manzara olmaktan çıkmış, bir ruh haline dönüşmüş.

Resimdeki mavi tonlar, derin bir iç huzuru ve sonsuzluk hissi yaratıyor. İnce beyaz kavaklar gökyüzüne doğru yükselirken, sanki maddi dünyadan kurtulup ışığa ulaşmaya çalışan varlıklar gibi duruyorlar. Aralara yerleştirilen geometrik boşluklar ise zamanın parçalanmışlığı hissini veriyor. Bu yönüyle eser yalnızca doğa resmi değil; modern insanın parçalanmış iç dünyasının da metaforu gibi.

.

İkinci resimde farklı bir duygu var. Toprak tonları ve yoğun tekrar, insana yalnızlık ve sessizlik duygusu veriyor. Buradaki kavaklar adeta bir topluluk hâlinde dara durmuş gibiler. İnce gövdelerin oluşturduğu ritim, neredeyse müzikal bir yapı kuruyor. Litografi tekniğinin verdiği titreşim de resmi daha mistik bir hale getiriyor. Bu çalışma bana doğrudan doğruya içsel bekleyişi düşündürüyor.

.

Üçüncü eser ise önceki iki çalışmanın daha olgun ve daha çağdaş bir yorumu gibi duruyor. Burada geometrik bölünmeler çok daha bilinçli kullanılmış. Mavi alanlar bir sessizlik duvarı gibi… Kavakların beyazlığı ise ışığı temsil ediyor sanki. Ağaçlar doğanın parçası olmaktan çok, ruhun sütunları gibi yükseliyorlar.

.

Sanat tarihi açısından bu eserler birkaç ekolün kesişme noktasında duruyor: Öncelikle güçlü bir biçimde lirik soyutlama etkisi taşıyor. Çünkü sanatçı doğayı birebir kopyalamıyor; onun ruhunu, hissini ve titreşimini aktarıyor. Aynı zamanda eserler soyut dışavurumculuk ile de bağlantılı. Özellikle ritim, tekrar ve duygusal yoğunluk açısından… Ama tamamen soyut da değil. Çünkü doğa hâlâ görünür durumda. Bu nedenle eserlerde çağdaş figüratif soyutlama anlayışı da hissediliyor. Bunun yanında Japon estetiğine yakın bir sessiz anlatı söz konusu. Özellikle boşluk kullanımı, minimal tekrarlar ve dinginlik hissi, Uzak Doğu sanatındaki Zen anlayışını çağrıştırıyor.

.  

Bu resimler yalnızca bakılan eserler değil… İçine girilen mekânlar. İnsan baktıkça kendi ruhunun sessizliğini duymaya başlıyor. Belki de bu yüzden kavaklar burada yalnızca ağaç değil; zamanın, hafızanın ve insanın iç yolculuğunun sembolizmine dönüşüyor.

DÖNÜŞÜM SERİSİ

Kavak serilerindeki dinginlik burada yerini içsel bir kırılmaya, dönüşüme ve enerji patlamasına bırakıyor. Sanki sanatçı dış dünyayı değil, ruhun derin katmanlarını resmetmeye başlamış. Özellikle koyu lacivertler, siyah kütleler, parçalanmış geometrik yapılar ve ışık çizgileri… Bunların hepsi bilinçaltının hareketini çağrıştırıyor.

İlk eserde çok güçlü bir oluş hâli var. Resim tam anlamıyla tamamlanmış bir manzara sunmuyor; aksine doğmakta olan bir evren hissi veriyor. Karanlık kütlelerin arasından geçen ince yatay ışık çizgisi, adeta bilinç ile bilinmeyen arasındaki sınır gibi duruyor. Alt bölümdeki beyaz ve buğulu alanlar ise dönüşümün henüz bitmediğini hissettiriyor.

Burada sanatçı artık doğayı gözlemlemiyor; maddenin içindeki enerjiyi arıyor. Bu yönüyle eser çok güçlü biçimde soyut dışavurumculuk etkisi taşıyor. Özellikle içsel gerilim, yüzeydeki katmanlar ve fırça hareketleri bunu açıkça gösteriyor. Aynı zamanda lirik soyutlama da hissediliyor. Çünkü bütün bu karanlığın içinde şiirsel bir akış var.

İkinci büyük kompozisyon ise çok daha dramatik. Burada artık yalnızca doğa değil, medeniyet ve insan da devreye girmiş gibi. Kübik formlar, kırılmış yapılar, siyah organik yüzeyler… Bunlar bana insanın kurduğu düzen ile doğanın kaotik gücü arasındaki çatışmayı düşündürüyor.

Resmin ortasındaki beyaz kıvrımlı çizgi çok önemli. O çizgi adeta yaşamın yolu gibi. Karanlığın içinden geçiyor ama tamamen kaybolmuyor.

Bu eserlerde zaman duygusu da parçalanmış durumda. Sanki geçmiş, gelecek ve şimdi aynı yüzeyde çarpışıyor. Sanat tarihsel açıdan burada birkaç güçlü damar birleşiyor:

Soyut Dışavurumculuk - Duygunun doğrudan yüzeye aktarılması.

Taşizm (Tachisme) - Lekesel yapı ve spontan yüzey hareketleri.

Informel Sanat (Art Informel) - Biçimin çözülmesi ve sezgisel yapı.

Eserlerde yer yer de sürrealist bilinçaltı etkileri hissediliyor. Çünkü imgeler tam görünmüyor ama seziliyor. İzleyici resmi okumuyor; içine düşüyor.

Sanatçı güzel olanı yapmak istemiyor. Hakikati arıyor. Ve hakikat her zaman düzenli değildir. Bazen karanlık, parçalı, belirsiz ve ürkütücüdür. Ama tam da bu yüzden canlıdır. Bu çalışmalar bana bir ruhun kendi iç mağarasına inişini düşündürüyor. Orada eski yapılar yıkılıyor, yeni bir bilinç doğuyor.

Belki de bu yüzden eserlerin adı Dönüşüm olmalıydı zaten… Çünkü burada yalnızca biçimler değil, insanın iç dünyası da dönüşüyor.  Bu eserlerde Atilla Atar artık yalnızca nesneleri değil, zamanın kendisini resmediyor gibi görünüyor.  Hurdaya dönüşmüş otomobiller burada bir eşya olmaktan çıkmış uygarlığın yorgun hafızasına dönüşmüş.

İlk resimde büyük bir sessizlik var. Soluk mavi ve gri tonlar, terk edilmişlik hissi yaratıyor. Arabalar yan yana dizilmiş ama sanki artık hiçbir yere gitmeyeceklerini biliyorlar. Bu eser bana zamanda durmuş bir mezarlığı düşündürüyor.

Sanatçı arabaları gerçekçi biçimde çizmesine rağmen onları hafifçe eritiyor, bulanıklaştırıyor. Bu yüzden eser tam olarak gerçekçilikte kalmıyor. Nesneler hafızaya dönüşüyor.

Gökyüzündeki geniş boşluk ise çok önemli. Neredeyse resmin yarısını kaplayan açık alan, insana varoluşsal bir yalnızlık hissi veriyor. Aşağıdaki ağır metal kütlelerle yukarıdaki boşluk arasında güçlü bir gerilim kurulmuş.

Bu çalışma sanat tarihsel olarak yeni dışavurumculuk (neo-expressionism) ve lirik gerçeküstücülük arasında duruyor gibi. Çünkü nesneler tanınabilir durumda ama taşıdıkları anlam tamamen psikolojik.

İkinci litografi ise çok daha sert ve dramatik. Burada renkler koyulaşmış, çizgiler daha agresif olmuş. Arabalar artık yalnızca terk edilmiş değil; sanki parçalanmış bir uygarlığın kalıntıları haline gelmişler. Kırmızı-kahverengi atmosfer bana pası, çürümeyi ve zamanı düşündürüyor. Ama ilginç olan şu: Sanatçı bu çürümeyi estetik bir dile dönüştürmüş.

Bu yönüyle çalışma, endüstriyel ekspresyonizm ve çağdaş figüratif soyutlama ile ilişki kuruyor. Ayrıca litografi tekniğinin titreşimli yüzeyi, resimlere hafıza hissi katıyor. Geçmişten kalan görüntüler gibi…

Atilla Atar’ın sanatındaki en önemli noktalardan biri şu olabilir: O, nesneleri anlatırken aslında insanı anlatıyor. Hurda arabalar burada başarısızlık değil; zamanın kaçınılmazlığı. Paslanan metal, yaşlanan beden gibi… Bozulan makineler, yorulan ruhlar gibi… Bu eserler bana modern çağın fanilik duygusunu hatırlatıyor. Eskiden hızın, gücün ve ilerlemenin sembolü olan arabalar şimdi sessizce toprağa gömülüyorlar.

Ve sanatçı sanki şunu soruyor: “İnsan da zamanı geldiğinde kendi içinde böyle mi terk ediliyor?” Sanattaki yerleri açısından bu çalışmalar çok önemli. Çünkü Türkiye’de özgün baskı ile çağdaş dışavurumcu anlayışı birleştiren güçlü örneklerden biri gibi duruyorlar. Özellikle litografi ile psikolojik atmosfer kurma biçimi oldukça etkileyici.

Bu eserler yalnızca teknik çalışma değil; aynı zamanda modern insanın yalnızlığı üzerine düşünsel resimler. 

Bu iki eser, Atilla Atar’ın sanatında çok önemli bir kırılma noktasını gösteriyor.  Çünkü burada artık yalnızca “görünen dünya” yok; zamanın eskittiği, hafızanın dönüştürdüğü ve insanın terk ettiği bir dünya var.

Arabalar ilk bakışta sıradan nesneler gibi görünse de sanatçı onları bir uygarlık metaforuna dönüştürmüş. Bir zamanlar hareket eden, insan taşıyan, hayatın hızını temsil eden bu araçlar artık durmuş. Sessizleşmişler. Ve bu sessizlik, resimlerin en güçlü yanı olmuş.

İlk eserde açık gökyüzü ile aşağıdaki ağır metal kütleler arasında çok etkileyici bir karşıtlık kurulmuş. Yukarıdaki boşluk neredeyse sonsuzluğu çağrıştırırken, aşağıdaki arabalar toprağa gömülmüş gibi duruyor. Bu durum insana fanilik duygusu veriyor. Buradaki mavi-gri tonlar yalnızca renk değil; bir ruh hâli. Sanatçı nesneleri eritiyor, kenarlarını belirsizleştiriyor. Böylece resim gerçekçilikten uzaklaşıp hafızaya dönüşüyor. Sanki geçmişin silinmeye başlayan görüntülerine bakıyor gibiyiz.

İkinci eserde ise atmosfer çok daha sert. Kırmızı, kahverengi ve siyah tonlar çürüme hissini artırıyor. Çizgiler daha huzursuz. Arabalar artık mekanik nesne olmaktan çıkmış; adeta yaralı bedenlere dönüşmüş. Özellikle ön yüzlerdeki farların göz gibi görünmesi çok çarpıcı. Sanki bu terk edilmiş araçlar hâlâ insanı izliyor. Hâlâ geçmişi hatırlıyorlar. Bu nedenle eserlerde yalnızca endüstriyel bir görüntü yok; güçlü bir psikolojik katman da var.

Sanat tarihindeki yerine baktığımızda bu çalışmalar yeni dışavurumculuk (neo-expressionism) ile güçlü bağlar taşıyor. Çünkü duygusal yoğunluk, deformasyon ve içsel gerilim ön planda. Aynı zamanda çağdaş figüratif soyutlama içinde değerlendirilebilir. Çünkü figür tamamen kaybolmuyor ama gerçeklik çözülüyor. Litografi tekniğinin kullanımı da çok önemli. Yüzeyde oluşan titreşimler, resimlere zamanın aşındırdığı bir hafıza duygusu katıyor. Bu yönüyle eserler sadece görsel değil neredeyse arkeolojik bir etki yaratıyor.

Sanatçı hurdayı estetize etmiyor. Onu insanlık durumunun bir aynasına dönüştürüyor. Bir zamanlar gücü temsil eden makineler şimdi sessizce çöküyor.  Bu da bize insanın kendi sonluluğunu hatırlatıyor. Belki de bu yüzden bu eserler yalnızca araba resimleri değil; modern çağın yalnızlığı, yorgunluğu ve tükenişi üzerine yapılmış derin düşünsel çalışmalar.

 Bu eserlerde en güçlü şey, dönüşümün mimariye dönüşmesi. Sanki düşünceler taş olmuş… şehir olmuş… zamanın içine dikilmişler.

.

Bu resimde büyük mavi boşlukların içinden yükselen geometrik yapılar görüyorum.
Evler gibi, kuleler gibi… Tam anlamıyla dünya yapıları değil bunlar.
Sanki hafızanın şehirleri. Mavi renk burada çok önemli. Gökyüzüyle su arasında duran bir renk gibi kullanılmış. Derin ama sessiz. Ve ışık…

Resmin üst tarafındaki beyaz parlamalar bana şunu hissettiriyor: Bir şehir yalnızca taşlarla kurulmaz. Işıkla da kurulur. Ama bu ışık huzurlu bir aydınlık değil yalnızca. Bir hatırlama ışığı. Aşağıdaki koyu alanlarla yukarıdaki parlak alan arasındaki geçiş, bana insan ruhunu düşündürüyor. İnsan da böyledir çünkü: Bir yanı gölgede kalır,
bir yanı sürekli ışığa yükselmek ister. Bu resimde bana göre en güçlü duygu: sessiz yükseliş. Kimse bağırmıyor. Kimse görünmek istemiyor. Ama her form büyüyor. Sanki zaman, görünmeden çalışıyor.

.

İkinci resimde ise her şey parçalanmış gibi. İlk resmin sakin geometrisi burada titreşmeye başlamış. Yeşil ve mor alanların içinde dağılan küpler, kırılan yüzeyler… Bunlar bana düşüncenin çözülmesini hissettirmekte.

Dünya artık katı değil sanki. Madde çözülüyor. Sınırlar kayıyor. Gerçeklik sıvılaşıyor. Bu eser metafizik bir noktada. Burada artık mekân yok. Bir enerji alanı var. Küplerin havada asılı kalışı, bana insan zihnini düşündürüyor. Bir düşüncenin oluşup dağılması gibi… Ve etraftaki küçük dairesel lekeler… Onlar bana yıldız değil hafıza parçacıkları gibi geliyor. Sanki geçmiş hâlâ havada dolaşıyor. İnsan yaşadığı yerde değil, düşüncelerinin içinde kayboluyor.

.

Üçüncü resim ise diğerlerinden daha sert ama daha olgun. Burada artık dikey yapılar yükseliyor. Bir medeniyet hissi var. Ama bu medeniyet tamamlanmış değil. Kurulurken aynı anda çözülüyor. Yukarıdaki turuncu lekeler ateşi andırıyor. Sanki gökyüzü eriyor.

Aşağıdaki sivri geometrik yapılar ise bana insan iradesini hissettirdi. Direnmeye çalışan bir ruh gibi… Bu resimde çok güçlü bir eşik duygusu var. Bir çağ kapanıyor olabilir.
Ya da yeni bir çağ doğuyor. Bir türlü karar veremiyoruz. Ve zaten resmin gücü de burada: Kesinlik vermiyor. His bırakıyor.

Bu üç resim birlikte bana şunu söylüyor: İnsan önce içindeki şehri kurar. Sonra o şehir yıkılır. Sonra yeniden kurulur. Ama ikinci kurulan şehir artık taşla değil bilinçle yapılır. Bu resimlerde yalnızlık yok. Sessizlik var. Bu çok başka bir şey…

Atilla Atar çalışmalarını şu şekilde açıklıyor: Çalışmalarımda, iç dünyama dair yaşantılarımın da karıştığı konular doğa çıkışlı. Lirik, soyut eğilimli olarak tanımlanabilir. Ele aldığım konu, rastgele olmayan, yaşamımın bir döneminde beni etkileyen, beni resmimde kullanmaya yönlendiren, duygu yoğunluğuyla irdeleyebileceğim konudur. Ayrıca üretme sürecinde de konular, resimsel öğelerin bir parçası gibi birbirini tamamlar. Renkli litografide çalıştığım renk kalıplarını zaman zaman yeni bir kompozisyonun başlangıcı olarak değerlendiririm. Bu da çalışmalarım arasında bir bütünlük oluşturur.

Ara ara boya resimler yaptıysam da yaklaşık 40 yıl oldukça zor ve karmaşık, bir o kadar da zenginlikler sunan litografi çalıştım. Çok renkli litografiler… 2019 yılından bu yana da akrilik boya resim çalışıyorum. Arada sırada tek renkli de olsa litografi çalışmayı ihmal etmiyorum.

 

KAVAKLAR SERİLERİ (1, 2, 3)

80’li yılların başlarında yer yer stilize edilmiş kavak dizileri… Sonlarına doğru baskı resimlerim gerçek görsel boyuta ulaşır. İlk kez Paris Beaux-Arts’da öğrenci iken çalıştığım KAVAKLAR Anadolu peyzajının geleneksel ve simgesel tasarım elemanı gibidir. Batı kültüründe halk-populus sözcüğü ile adlandırılır. Yani halk ağacı anlamına gelir. Anadolu’da kavak halk için su ve ekmek kadar insan yaşamıyla ilgilidir. Anadolu insanının çocuğu doğduğunda dikip yetiştirdiği kavaklar büyüdüğünde, düğününe çeyiz olur.

Bana göre kavaklar tek olsun, dizi halinde olsun doğanın ritmini betimler. Bu renkli litografiler, soyut doğa imgeleri üzerine kuruludur ve iki yönlü etkiyi yansıtırlar. Nesne, ait olduğu biçimle hem örtüşür hem örtüşmez. Kimi baskı resimlerinde, kompozisyonu yukarıdan aşağıya veya yatay kesen renkli bantlar, bu çift yönlü bakışı, soyutçu yaklaşımdan yana derinleştirir.

SOYUTLANANLAR SERİSİ

1985-90 arası gerçekleştirdiğim boya resim ve baskı resimlerimde de simge olarak kullandığım, görevini tamamlamış, bir kenarda çürümeye terkedilmiş, soyutlanmış askeri araçlar. Salt askeri araçları kullanmamın nedeni hem soyutlanışı hem ıssızlığı, terk edilmişliği, hem de zaman boyutunu vurgulayarak savaşın dehşetine gönderme yapmaktı.

DÖNÜŞÜM SERİLERİ (1, 2, 3)

 Litografilerimde Dönüşüm serisi, öğrencilerimle yaptığım Kapadokya gezisi ile başlar. 90’lı yılların başında öğrencilerimle birlikte yaptığımız Kapadokya gezisi, aslında bir gözlem, inceleme ve bir tür belgelendirme gezisiydi. Öğrencilerim için bizzat hazırladığım desen defterleri, gezi sonunda gözleme dayalı desen ve krokilerle dolmuştu. Doğal olarak benim defterim de. Gezi dönüşü baskı resim dersinde öğrenciler, çizdikleri desenlerini belleklerindeki izlenimleriyle taş kalıba aktardılar. Sonunda, bir Kapadokya sergisi oluştu.

Kapadokya gezisiyle başlayan Dönüşüm Serisi bugüne dek sürüyor. Kapadokya gezisi, milyonlarca yıl önce oluşmuş bu kadim coğrafyaya olan ilgimi daha da arttırdı.

10 milyon yıl önce, bu yöredeki aktif volkanların yıllar boyu süren lav püskürtmesi sonucu, 100 - 150 m kalınlığında lav ve külden oluşan bir tabaka oluşmuş. Tüf adını verdiğimiz bu taşlaşmış tabaka, yöredeki gölleri, akarsuları da kaplamış. Bu göllerin, nehirlerin, rüzgârın ve doğa olaylarının uzun yıllar içinde aşındırdığı tüf tabakası yeni coğrafi oluşumlara dönüşmüş. Bu dönüşüm süreci sonsuza kadar da sürecek. Doğal dönüşümün en önemlileri peri bacaları ve Ihlara Vadisi’dir. Ihlara vadisi, Melendiz Çayı’nın uzun yıllar içerisinde aşındırdığı bir vadidir.  Aşınma sonucu vadiyi çevreleyen dik kayaçlar kolayca yontulan bir yapıdadır.

Peri bacalarının oluştuğu Kapadokya yöresi, jeolojik yapısının kolayca kazımaya uygun olması nedeniyle insanların barınağına dönüşmüş. Bu yörede insan yaşamı Paleolitik döneme kadar uzuyor. 6. ve 7. yüzyıllarda, yöredeki onlarca yeraltı şehri toprağın kazınmasıyla oluşmuş. Bu yer altı şehirlerinde Hıristiyanlar hem barınmışlar hem de Arapların akınlarından korunmuşlar. İnsanlar bu doğal oluşumları barınma yeri olarak uzun yıllar kullanmışlar. Yeraltı kentlerinin önemini yitirmesinden sonra, insanlar buraları terk ederek Göreme, Soğanlı ve Ihlara vadisinde kayaçlarda oydukları barınaklara ve kiliselere yerleşmişler. 

İnsanoğlu çok uzun yıllar doğayla iç içe kayaçlarda oluşturdukları barınak ve mağaralarda yaşarken, tarım kültürüne geçişte barınaklarını yine doğa içerisine doğada buldukları taş ve toprakla oluşturdukları yerleşim yerlerinde yaşamlarını sürdürdüler. Ne zaman ki endüstri çağı başladı, insanlar yavaş yavaş topraklarından kopmaya başladı. Kentler oluştu.

Tarım devrimi (Neolitik devir) üretime dayalı ekonomi modeli. Tarım devrimiyle başlayan yerleşik yaşamda insan nüfusu da hızla artar. Tarım devriminden sonra sanayi devrimine geçiş sürecinde değişen toplumsal düzen yapısında, kapitalizmin güçlü etkisi ile değişim ve gelişimden fazlasıyla yararlanabilen bir kesimin yanı sıra bunlardan yararlanamayan sosyal sınıflar da ortaya çıkmıştır. Kentleşme olgusu sanayi devriminden sonra nitelik ve nicelik olarak belirginleşmiştir. Sanayileşme ve kentleşme etkileşimi aynı zaman dilimlerinde olmamakla birlikte, sanayileşme, insanların iş bölümüyle bir arada çalışması zorunluluğu kent olgusunu oluşturmuştur.

21. yüzyıla geldiğimizde, dünya nüfusunun büyük çoğunluğu kentlerde yaşamaya yönlendirilmiştir. Kentlerde hızlı bir şekilde artan nüfus artışı, çok sayıda sosyoekonomik sorunun da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Çarpık ve düzensiz yapılaşmayı beraberinde getirmiş, dolayısıyla doğal ve yeşil alanlar yok olmaya başlamıştır.

 Ülkemizde, 1950’lerde başlayarak kente göçle artan nüfus, sağlıksız ve ruhsatsız yapılaşma, yaygın gecekondulaşma ve sonrasında rant uğruna inşa edilen çok katlı beton yığınları, yok olan yeşil alanlarıyla özellikle büyük kentlerimizi yaşanılamaz hale getirmiştir. Doğayı kendi haline bırakmayan insanoğlunun meydana getirdiği tahribat ve erozyonla karşı karşıyayız. Gelecek kuşaklara çok kötü bir miras bırakacağımızı bile bile bu hoyratlığımız maalesef sürmekte.

DÖNÜŞÜM 1,2 ve 3 Serilerindeki çalışmalarım, insanoğlunun doğa içerisinde doğal ortamlarda yaşarken giderek dönüştürülen doğadan kopuşuna koşut resimsel değerlerle tanıklık eder.

DÖNÜŞÜM Serisinde (Litografi ve akrilik boya resimlerimde) üzerinde yaşadığımız gezegenimizi kendi halinde bırakmayan insanoğlunun oluşturduğu tahribata, doğal devinimin,  yaşamın ve çevrenin yok oluşuna göndermeler yapan kavaklar, geometrik formlar, figürsüz, öyküsüz kent imgeleri de kullanıyorum. Bu çalışmalar çizgi, doku, boşluk, doluluk gibi sanatsal değerlerle düşünen bir aklın ürünü olarak resimsel kaygıların ağır bastığı bir içeriğe yönelir.

Sanat bilinmeyene yapılan bir yolculuk gibidir. Bu yolculukta sanatsal yaratma süreci, sorunları çözme sürecidir.

 

Atilla Atar

1944 yılında Vakfıkebir’de doğdu. Aslen İzmir-Bergamalı olan sanatçı, 1962 yılında Edirne Erkek İlköğretmen Okulundan, 1965 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nden mezun oldu. Bir süre ortaöğretim kurumlarında (Malatya, Bergama, Düzce) resim öğretmenliği yaptı. Paris Ecole Nationale Supérieure des Beaux Arts’da Baskıresim Dalı’nda uzmanlık eğitimi gördü. 1986’da İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sanatta Yeterlik derecesi aldı. İzmir Buca Eğitim Enstitüsü, Anadolu Üniversitesi, Yaşar Üniversitesi  ve İstanbul Ayvansaray (Topkapı) Üniversitesi’nde çalıştı. Anadolu Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığı, Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürlüğü, Çağdaş Sanatlar Müzesi Müdürlüğü yaptı. Ülkemizin ilk Baskı Sanatları Bölümü’nü kurdu. 1991-1993 yılları arasında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliği Lisans Tamamlama Programı Genel Koordinatörlüğü yaptı. Bu kapsamda 7 adet ders kitabı basıldı, TV’de dersler gerçekleştirildi. “Başlangıcından Günümüze Taşbaskı” ve “Litografi” kitapları yayımlandı. Biri yurtdışında olmak üzere 38 kişisel sergi açtı, 19 ödül aldı. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda jüri üyeliği yaptı.  Ulusal ve uluslararası çok sayıda sanatsal etkinliğe katılan sanatçının yurtiçi ve yurtdışındaki koleksiyonlarda, müzelerde eserleri bulunmaktadır. Sanatçı, sanatsal çalışmalarını Eskişehir’deki atölyesinde sürdürmektedir. 

Ödülleri: 1977 II. DYO Resim Yarışması, Onur Belgesi * 1988 Gülhane Baskıresim Yarışması,  Birincilik Ödülü * 1988 22.DYO Resim Yarışması, Mansiyon * 1988 Eskişehir Lületaşı Resim Yarışması,  Mansiyon * 1989 50. Devlet Baskıresim Yarışması,  Mansiyon * 1990 İzmir Büyükşehir Belediyesi 9 Eylül Yarışması, İkincilik Ödülü * 1990 24. DYO Resim Yarışması, Ödül * 1993 4. Ahi Evran Resim Yarışması, Birincilik Ödülü * 1993 1.Kapadokya Resim Yarışması, Üçüncülük Ödülü * 1995 56. Devlet Baskıresim Yarışması, Başarı Ödülü *2000 Sanat Kurumu’nun Baskıresim Dalı’nda Yılın Sanatçısı Ödülü * 2001 Berksav  Sanat Ödülü * 2001 Türkiye Jokey Kulübü Baskıresim Yarışması Üçüncülük Ödülü * 2004 Eskişehir Sanat Derneği  Resim Ödülü * 2005 Sanat Kurumu’nun  Baskıresim Dalı‘nda Yılın Sanatçısı Ödülü * 2009 Anadolu Üniversitesi Sanat Ödülü.* 2017 Sanat Kurumu’nun Baskıresim Dalı’nda Yılın Sanatçısı Ödülü. * 2022 Eskişehir Sanat Derneği’nin Dünya Sanat Günü Onur Ödülü * 2023 Çağdaş Gazeteciler Derneği Eskişehir Şubesi’nin Uğur Mumcu Sanat Ödülü,* 2025 Antalya 2. Çağdaş Sanat Fuarı Türk Özgünbaskı Sanatına ve Eğitimine Katkı Onur Ödülü.

Atilla Atar - Baskıresim İle Bilinmeyene Yolculuk

 

Gülseren Sönmez

 

1988 yılında kızım Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nü kazanmıştı. Bu haber yalnızca onun için değil, benim için de yeni bir dünyanın kapısının aralanması gibiydi. 1989 yılında onu ziyaret etmek için Eskişehir’e gittiğimde heyecanla yanıma gelip “Anne, seni taşbaskı yapan öğretmenimle tanıştırayım” dedi.

O yıllara kadar taşbaskı eserleri görmüş, onların gizemli atmosferinden etkilenmiştim. Fakat bu eserlerin nasıl üretildiğini bilmiyordum. Taşın üzerinde görüntünün nasıl doğduğunu, rengin nasıl çoğaldığını, sanatın o ağır taş yüzeyinden nasıl kâğıda geçtiğini hiç görmemiştim.

Atölyeye girdim, Atilla Atar öğrencilerine coşkuyla, sevgiyle baskı tekniğini anlatıyordu.
Taşların başında duran öğrenciler dikkatle onu dinliyor, o ise yalnızca teknik bilgi vermiyor; adeta sanatın sabrını, disiplinini ve ruhunu aktarıyordu. Sonra baskının oluşumunu hayranlıkla izledim. Taşın üzerindeki çizgilerin kâğıda geçişi bana büyü gibi geldi. O an sanatın yalnızca sonuçtan ibaret olmadığını, üretim sürecinin de başlı başına bir dünya olduğunu hissettim.

Ben Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü mezunuydum. Ancak bizim dönemimizde taşbaskı eğitimi yoktu. Bu yüzden içimdeki merak daha da büyüdü. Yeni bir teknik öğrenmenin heyecanını yaşarken, aynı zamanda yıllardır içimde bekleyen bir kapının açılıverdiğini hissettim. Ancak beni etkileyen yalnızca teknik değildi. Atilla Atar’ın öğrencilerine yaklaşımı, saygılı ve içten tavrı da etkilemişti beni. Sanatı yukarıdan bakan bir otorite gibi değil, paylaşılması gereken bir emek olarak anlatıyordu. O gün, atölyede taşın kokusu, baskının heyecanı içimde unutulmaz bir yere yerleşti. Belki de sanat yolculuğumun başka bir yönü o gün sessizce başlamıştı.

Atölyeden ayrılırken kızım Gülay Sönmez’in öğretmenine içtenlikle teşekkür ettim. Yalnızca yeni bir teknik görmemiştim; sanatın başka bir diline de tanıklık etmiştim. Yıllar sonra yollarımız sergilerde yeniden kesişti. İkimiz de sanatın içinde yaşayan insanlardık artık. Her karşılaşmamızda, yıllar önce o taşbaskı atölyesinde duyduğum heyecan yeniden canlanıyordu.

Atilla Atar’ın eserlerine her zaman hayranlık duydum. Çünkü onun çalışmalarında yalnızca teknik ustalık değil; düşünce, sabır ve derin bir ruh hali vardı. Taşın sert yüzeyinden böylesine güçlü duygular çıkarabilmesi beni hep etkilemiştir. Onun resimlerinde zaman vardı. Sessizlik vardı. İnsanın iç dünyasına açılan hem karanlık hem de ışıklı yollar vardı. Belki de bu yüzden eserleri yalnızca izlenmiyor; hissediliyordu.

Bugün bu güzel insanın sanatını anlatabilmek bana mutluluk veriyor. Çünkü bazı sanatçılar yalnızca eser üretmez; karşılaştıkları insanların ruhunda da iz bırakırlar. Atilla Atar da benim için böyle bir sanatçı oldu. Sanata duyduğu saygıyı, öğrencilerine verdiği değeri ve üretirken taşıdığı içsel disiplini yıllar geçse de unutmadım. Ve şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki; bazı karşılaşmalar kısa sürse bile insanın sanat yolculuğunda kalıcı bir ışığa dönüşüyor

.Görsel kaldırıldı.

KAVAK AĞAÇLI

Yalnızca kavak ağaçlarını anlatmıyor. Aslında insanın iç dünyasını, yalnızlığını, sessizliğini ve sonsuzluk arayışını anlatıyor. Özellikle tekrar eden ince gövdeler, dikey ritimler ve boşluk kullanımı, izleyiciyi doğrudan ruhsal bir atmosfere çekiyor. Eserlerdeki en güçlü unsur şu: Doğa burada gerçekçi bir manzara olmaktan çıkmış, bir ruh haline dönüşmüş.

Resimdeki mavi tonlar, derin bir iç huzuru ve sonsuzluk hissi yaratıyor. İnce beyaz kavaklar gökyüzüne doğru yükselirken, sanki maddi dünyadan kurtulup ışığa ulaşmaya çalışan varlıklar gibi duruyorlar. Aralara yerleştirilen geometrik boşluklar ise zamanın parçalanmışlığı hissini veriyor. Bu yönüyle eser yalnızca doğa resmi değil; modern insanın parçalanmış iç dünyasının da metaforu gibi.

Görsel kaldırıldı.

İkinci resimde farklı bir duygu var. Toprak tonları ve yoğun tekrar, insana yalnızlık ve sessizlik duygusu veriyor. Buradaki kavaklar adeta bir topluluk hâlinde dara durmuş gibiler. İnce gövdelerin oluşturduğu ritim, neredeyse müzikal bir yapı kuruyor. Litografi tekniğinin verdiği titreşim de resmi daha mistik bir hale getiriyor. Bu çalışma bana doğrudan doğruya içsel bekleyişi düşündürüyor.

Görsel kaldırıldı.

Üçüncü eser ise önceki iki çalışmanın daha olgun ve daha çağdaş bir yorumu gibi duruyor. Burada geometrik bölünmeler çok daha bilinçli kullanılmış. Mavi alanlar bir sessizlik duvarı gibi… Kavakların beyazlığı ise ışığı temsil ediyor sanki. Ağaçlar doğanın parçası olmaktan çok, ruhun sütunları gibi yükseliyorlar.

Görsel kaldırıldı.

Sanat tarihi açısından bu eserler birkaç ekolün kesişme noktasında duruyor: Öncelikle güçlü bir biçimde lirik soyutlama etkisi taşıyor. Çünkü sanatçı doğayı birebir kopyalamıyor; onun ruhunu, hissini ve titreşimini aktarıyor. Aynı zamanda eserler soyut dışavurumculuk ile de bağlantılı. Özellikle ritim, tekrar ve duygusal yoğunluk açısından… Ama tamamen soyut da değil. Çünkü doğa hâlâ görünür durumda. Bu nedenle eserlerde çağdaş figüratif soyutlama anlayışı da hissediliyor. Bunun yanında Japon estetiğine yakın bir sessiz anlatı söz konusu. Özellikle boşluk kullanımı, minimal tekrarlar ve dinginlik hissi, Uzak Doğu sanatındaki Zen anlayışını çağrıştırıyor.

Görsel kaldırıldı.  

Bu resimler yalnızca bakılan eserler değil… İçine girilen mekânlar. İnsan baktıkça kendi ruhunun sessizliğini duymaya başlıyor. Belki de bu yüzden kavaklar burada yalnızca ağaç değil; zamanın, hafızanın ve insanın iç yolculuğunun sembolizmine dönüşüyor.

DÖNÜŞÜM SERİSİ

Kavak serilerindeki dinginlik burada yerini içsel bir kırılmaya, dönüşüme ve enerji patlamasına bırakıyor. Sanki sanatçı dış dünyayı değil, ruhun derin katmanlarını resmetmeye başlamış. Özellikle koyu lacivertler, siyah kütleler, parçalanmış geometrik yapılar ve ışık çizgileri… Bunların hepsi bilinçaltının hareketini çağrıştırıyor.

İlk eserde çok güçlü bir oluş hâli var. Resim tam anlamıyla tamamlanmış bir manzara sunmuyor; aksine doğmakta olan bir evren hissi veriyor. Karanlık kütlelerin arasından geçen ince yatay ışık çizgisi, adeta bilinç ile bilinmeyen arasındaki sınır gibi duruyor. Alt bölümdeki beyaz ve buğulu alanlar ise dönüşümün henüz bitmediğini hissettiriyor.

Burada sanatçı artık doğayı gözlemlemiyor; maddenin içindeki enerjiyi arıyor. Bu yönüyle eser çok güçlü biçimde soyut dışavurumculuk etkisi taşıyor. Özellikle içsel gerilim, yüzeydeki katmanlar ve fırça hareketleri bunu açıkça gösteriyor. Aynı zamanda lirik soyutlama da hissediliyor. Çünkü bütün bu karanlığın içinde şiirsel bir akış var.

İkinci büyük kompozisyon ise çok daha dramatik. Burada artık yalnızca doğa değil, medeniyet ve insan da devreye girmiş gibi. Kübik formlar, kırılmış yapılar, siyah organik yüzeyler… Bunlar bana insanın kurduğu düzen ile doğanın kaotik gücü arasındaki çatışmayı düşündürüyor.

Resmin ortasındaki beyaz kıvrımlı çizgi çok önemli. O çizgi adeta yaşamın yolu gibi. Karanlığın içinden geçiyor ama tamamen kaybolmuyor.

Bu eserlerde zaman duygusu da parçalanmış durumda. Sanki geçmiş, gelecek ve şimdi aynı yüzeyde çarpışıyor. Sanat tarihsel açıdan burada birkaç güçlü damar birleşiyor:

Soyut Dışavurumculuk - Duygunun doğrudan yüzeye aktarılması.

Taşizm (Tachisme) - Lekesel yapı ve spontan yüzey hareketleri.

Informel Sanat (Art Informel) - Biçimin çözülmesi ve sezgisel yapı.

Eserlerde yer yer de sürrealist bilinçaltı etkileri hissediliyor. Çünkü imgeler tam görünmüyor ama seziliyor. İzleyici resmi okumuyor; içine düşüyor.

Sanatçı güzel olanı yapmak istemiyor. Hakikati arıyor. Ve hakikat her zaman düzenli değildir. Bazen karanlık, parçalı, belirsiz ve ürkütücüdür. Ama tam da bu yüzden canlıdır. Bu çalışmalar bana bir ruhun kendi iç mağarasına inişini düşündürüyor. Orada eski yapılar yıkılıyor, yeni bir bilinç doğuyor.

Belki de bu yüzden eserlerin adı Dönüşüm olmalıydı zaten… Çünkü burada yalnızca biçimler değil, insanın iç dünyası da dönüşüyor.  Bu eserlerde Atilla Atar artık yalnızca nesneleri değil, zamanın kendisini resmediyor gibi görünüyor.  Hurdaya dönüşmüş otomobiller burada bir eşya olmaktan çıkmış uygarlığın yorgun hafızasına dönüşmüş.

İlk resimde büyük bir sessizlik var. Soluk mavi ve gri tonlar, terk edilmişlik hissi yaratıyor. Arabalar yan yana dizilmiş ama sanki artık hiçbir yere gitmeyeceklerini biliyorlar. Bu eser bana zamanda durmuş bir mezarlığı düşündürüyor.

Sanatçı arabaları gerçekçi biçimde çizmesine rağmen onları hafifçe eritiyor, bulanıklaştırıyor. Bu yüzden eser tam olarak gerçekçilikte kalmıyor. Nesneler hafızaya dönüşüyor.

Gökyüzündeki geniş boşluk ise çok önemli. Neredeyse resmin yarısını kaplayan açık alan, insana varoluşsal bir yalnızlık hissi veriyor. Aşağıdaki ağır metal kütlelerle yukarıdaki boşluk arasında güçlü bir gerilim kurulmuş.

Bu çalışma sanat tarihsel olarak yeni dışavurumculuk (neo-expressionism) ve lirik gerçeküstücülük arasında duruyor gibi. Çünkü nesneler tanınabilir durumda ama taşıdıkları anlam tamamen psikolojik.

İkinci litografi ise çok daha sert ve dramatik. Burada renkler koyulaşmış, çizgiler daha agresif olmuş. Arabalar artık yalnızca terk edilmiş değil; sanki parçalanmış bir uygarlığın kalıntıları haline gelmişler. Kırmızı-kahverengi atmosfer bana pası, çürümeyi ve zamanı düşündürüyor. Ama ilginç olan şu: Sanatçı bu çürümeyi estetik bir dile dönüştürmüş.

Bu yönüyle çalışma, endüstriyel ekspresyonizm ve çağdaş figüratif soyutlama ile ilişki kuruyor. Ayrıca litografi tekniğinin titreşimli yüzeyi, resimlere hafıza hissi katıyor. Geçmişten kalan görüntüler gibi…

Atilla Atar’ın sanatındaki en önemli noktalardan biri şu olabilir: O, nesneleri anlatırken aslında insanı anlatıyor. Hurda arabalar burada başarısızlık değil; zamanın kaçınılmazlığı. Paslanan metal, yaşlanan beden gibi… Bozulan makineler, yorulan ruhlar gibi… Bu eserler bana modern çağın fanilik duygusunu hatırlatıyor. Eskiden hızın, gücün ve ilerlemenin sembolü olan arabalar şimdi sessizce toprağa gömülüyorlar.

Ve sanatçı sanki şunu soruyor: “İnsan da zamanı geldiğinde kendi içinde böyle mi terk ediliyor?” Sanattaki yerleri açısından bu çalışmalar çok önemli. Çünkü Türkiye’de özgün baskı ile çağdaş dışavurumcu anlayışı birleştiren güçlü örneklerden biri gibi duruyorlar. Özellikle litografi ile psikolojik atmosfer kurma biçimi oldukça etkileyici.

Bu eserler yalnızca teknik çalışma değil; aynı zamanda modern insanın yalnızlığı üzerine düşünsel resimler. 

Bu iki eser, Atilla Atar’ın sanatında çok önemli bir kırılma noktasını gösteriyor.  Çünkü burada artık yalnızca “görünen dünya” yok; zamanın eskittiği, hafızanın dönüştürdüğü ve insanın terk ettiği bir dünya var.

Arabalar ilk bakışta sıradan nesneler gibi görünse de sanatçı onları bir uygarlık metaforuna dönüştürmüş. Bir zamanlar hareket eden, insan taşıyan, hayatın hızını temsil eden bu araçlar artık durmuş. Sessizleşmişler. Ve bu sessizlik, resimlerin en güçlü yanı olmuş.

İlk eserde açık gökyüzü ile aşağıdaki ağır metal kütleler arasında çok etkileyici bir karşıtlık kurulmuş. Yukarıdaki boşluk neredeyse sonsuzluğu çağrıştırırken, aşağıdaki arabalar toprağa gömülmüş gibi duruyor. Bu durum insana fanilik duygusu veriyor. Buradaki mavi-gri tonlar yalnızca renk değil; bir ruh hâli. Sanatçı nesneleri eritiyor, kenarlarını belirsizleştiriyor. Böylece resim gerçekçilikten uzaklaşıp hafızaya dönüşüyor. Sanki geçmişin silinmeye başlayan görüntülerine bakıyor gibiyiz.

İkinci eserde ise atmosfer çok daha sert. Kırmızı, kahverengi ve siyah tonlar çürüme hissini artırıyor. Çizgiler daha huzursuz. Arabalar artık mekanik nesne olmaktan çıkmış; adeta yaralı bedenlere dönüşmüş. Özellikle ön yüzlerdeki farların göz gibi görünmesi çok çarpıcı. Sanki bu terk edilmiş araçlar hâlâ insanı izliyor. Hâlâ geçmişi hatırlıyorlar. Bu nedenle eserlerde yalnızca endüstriyel bir görüntü yok; güçlü bir psikolojik katman da var.

Sanat tarihindeki yerine baktığımızda bu çalışmalar yeni dışavurumculuk (neo-expressionism) ile güçlü bağlar taşıyor. Çünkü duygusal yoğunluk, deformasyon ve içsel gerilim ön planda. Aynı zamanda çağdaş figüratif soyutlama içinde değerlendirilebilir. Çünkü figür tamamen kaybolmuyor ama gerçeklik çözülüyor. Litografi tekniğinin kullanımı da çok önemli. Yüzeyde oluşan titreşimler, resimlere zamanın aşındırdığı bir hafıza duygusu katıyor. Bu yönüyle eserler sadece görsel değil neredeyse arkeolojik bir etki yaratıyor.

Sanatçı hurdayı estetize etmiyor. Onu insanlık durumunun bir aynasına dönüştürüyor. Bir zamanlar gücü temsil eden makineler şimdi sessizce çöküyor.  Bu da bize insanın kendi sonluluğunu hatırlatıyor. Belki de bu yüzden bu eserler yalnızca araba resimleri değil; modern çağın yalnızlığı, yorgunluğu ve tükenişi üzerine yapılmış derin düşünsel çalışmalar.

 Bu eserlerde en güçlü şey, dönüşümün mimariye dönüşmesi. Sanki düşünceler taş olmuş… şehir olmuş… zamanın içine dikilmişler.

Görsel kaldırıldı.

Bu resimde büyük mavi boşlukların içinden yükselen geometrik yapılar görüyorum.
Evler gibi, kuleler gibi… Tam anlamıyla dünya yapıları değil bunlar.
Sanki hafızanın şehirleri. Mavi renk burada çok önemli. Gökyüzüyle su arasında duran bir renk gibi kullanılmış. Derin ama sessiz. Ve ışık…

Resmin üst tarafındaki beyaz parlamalar bana şunu hissettiriyor: Bir şehir yalnızca taşlarla kurulmaz. Işıkla da kurulur. Ama bu ışık huzurlu bir aydınlık değil yalnızca. Bir hatırlama ışığı. Aşağıdaki koyu alanlarla yukarıdaki parlak alan arasındaki geçiş, bana insan ruhunu düşündürüyor. İnsan da böyledir çünkü: Bir yanı gölgede kalır,
bir yanı sürekli ışığa yükselmek ister. Bu resimde bana göre en güçlü duygu: sessiz yükseliş. Kimse bağırmıyor. Kimse görünmek istemiyor. Ama her form büyüyor. Sanki zaman, görünmeden çalışıyor.

Görsel kaldırıldı.

İkinci resimde ise her şey parçalanmış gibi. İlk resmin sakin geometrisi burada titreşmeye başlamış. Yeşil ve mor alanların içinde dağılan küpler, kırılan yüzeyler… Bunlar bana düşüncenin çözülmesini hissettirmekte.

Dünya artık katı değil sanki. Madde çözülüyor. Sınırlar kayıyor. Gerçeklik sıvılaşıyor. Bu eser metafizik bir noktada. Burada artık mekân yok. Bir enerji alanı var. Küplerin havada asılı kalışı, bana insan zihnini düşündürüyor. Bir düşüncenin oluşup dağılması gibi… Ve etraftaki küçük dairesel lekeler… Onlar bana yıldız değil hafıza parçacıkları gibi geliyor. Sanki geçmiş hâlâ havada dolaşıyor. İnsan yaşadığı yerde değil, düşüncelerinin içinde kayboluyor.

Görsel kaldırıldı.

Üçüncü resim ise diğerlerinden daha sert ama daha olgun. Burada artık dikey yapılar yükseliyor. Bir medeniyet hissi var. Ama bu medeniyet tamamlanmış değil. Kurulurken aynı anda çözülüyor. Yukarıdaki turuncu lekeler ateşi andırıyor. Sanki gökyüzü eriyor.

Aşağıdaki sivri geometrik yapılar ise bana insan iradesini hissettirdi. Direnmeye çalışan bir ruh gibi… Bu resimde çok güçlü bir eşik duygusu var. Bir çağ kapanıyor olabilir.
Ya da yeni bir çağ doğuyor. Bir türlü karar veremiyoruz. Ve zaten resmin gücü de burada: Kesinlik vermiyor. His bırakıyor.

Bu üç resim birlikte bana şunu söylüyor: İnsan önce içindeki şehri kurar. Sonra o şehir yıkılır. Sonra yeniden kurulur. Ama ikinci kurulan şehir artık taşla değil bilinçle yapılır. Bu resimlerde yalnızlık yok. Sessizlik var. Bu çok başka bir şey…

Atilla Atar çalışmalarını şu şekilde açıklıyor: Çalışmalarımda, iç dünyama dair yaşantılarımın da karıştığı konular doğa çıkışlı. Lirik, soyut eğilimli olarak tanımlanabilir. Ele aldığım konu, rastgele olmayan, yaşamımın bir döneminde beni etkileyen, beni resmimde kullanmaya yönlendiren, duygu yoğunluğuyla irdeleyebileceğim konudur. Ayrıca üretme sürecinde de konular, resimsel öğelerin bir parçası gibi birbirini tamamlar. Renkli litografide çalıştığım renk kalıplarını zaman zaman yeni bir kompozisyonun başlangıcı olarak değerlendiririm. Bu da çalışmalarım arasında bir bütünlük oluşturur.

Ara ara boya resimler yaptıysam da yaklaşık 40 yıl oldukça zor ve karmaşık, bir o kadar da zenginlikler sunan litografi çalıştım. Çok renkli litografiler… 2019 yılından bu yana da akrilik boya resim çalışıyorum. Arada sırada tek renkli de olsa litografi çalışmayı ihmal etmiyorum.

 

KAVAKLAR SERİLERİ (1, 2, 3)

80’li yılların başlarında yer yer stilize edilmiş kavak dizileri… Sonlarına doğru baskı resimlerim gerçek görsel boyuta ulaşır. İlk kez Paris Beaux-Arts’da öğrenci iken çalıştığım KAVAKLAR Anadolu peyzajının geleneksel ve simgesel tasarım elemanı gibidir. Batı kültüründe halk-populus sözcüğü ile adlandırılır. Yani halk ağacı anlamına gelir. Anadolu’da kavak halk için su ve ekmek kadar insan yaşamıyla ilgilidir. Anadolu insanının çocuğu doğduğunda dikip yetiştirdiği kavaklar büyüdüğünde, düğününe çeyiz olur.

Bana göre kavaklar tek olsun, dizi halinde olsun doğanın ritmini betimler. Bu renkli litografiler, soyut doğa imgeleri üzerine kuruludur ve iki yönlü etkiyi yansıtırlar. Nesne, ait olduğu biçimle hem örtüşür hem örtüşmez. Kimi baskı resimlerinde, kompozisyonu yukarıdan aşağıya veya yatay kesen renkli bantlar, bu çift yönlü bakışı, soyutçu yaklaşımdan yana derinleştirir.

SOYUTLANANLAR SERİSİ

1985-90 arası gerçekleştirdiğim boya resim ve baskı resimlerimde de simge olarak kullandığım, görevini tamamlamış, bir kenarda çürümeye terkedilmiş, soyutlanmış askeri araçlar. Salt askeri araçları kullanmamın nedeni hem soyutlanışı hem ıssızlığı, terk edilmişliği, hem de zaman boyutunu vurgulayarak savaşın dehşetine gönderme yapmaktı.

DÖNÜŞÜM SERİLERİ (1, 2, 3)

 Litografilerimde Dönüşüm serisi, öğrencilerimle yaptığım Kapadokya gezisi ile başlar. 90’lı yılların başında öğrencilerimle birlikte yaptığımız Kapadokya gezisi, aslında bir gözlem, inceleme ve bir tür belgelendirme gezisiydi. Öğrencilerim için bizzat hazırladığım desen defterleri, gezi sonunda gözleme dayalı desen ve krokilerle dolmuştu. Doğal olarak benim defterim de. Gezi dönüşü baskı resim dersinde öğrenciler, çizdikleri desenlerini belleklerindeki izlenimleriyle taş kalıba aktardılar. Sonunda, bir Kapadokya sergisi oluştu.

Kapadokya gezisiyle başlayan Dönüşüm Serisi bugüne dek sürüyor. Kapadokya gezisi, milyonlarca yıl önce oluşmuş bu kadim coğrafyaya olan ilgimi daha da arttırdı.

10 milyon yıl önce, bu yöredeki aktif volkanların yıllar boyu süren lav püskürtmesi sonucu, 100 - 150 m kalınlığında lav ve külden oluşan bir tabaka oluşmuş. Tüf adını verdiğimiz bu taşlaşmış tabaka, yöredeki gölleri, akarsuları da kaplamış. Bu göllerin, nehirlerin, rüzgârın ve doğa olaylarının uzun yıllar içinde aşındırdığı tüf tabakası yeni coğrafi oluşumlara dönüşmüş. Bu dönüşüm süreci sonsuza kadar da sürecek. Doğal dönüşümün en önemlileri peri bacaları ve Ihlara Vadisi’dir. Ihlara vadisi, Melendiz Çayı’nın uzun yıllar içerisinde aşındırdığı bir vadidir.  Aşınma sonucu vadiyi çevreleyen dik kayaçlar kolayca yontulan bir yapıdadır.

Peri bacalarının oluştuğu Kapadokya yöresi, jeolojik yapısının kolayca kazımaya uygun olması nedeniyle insanların barınağına dönüşmüş. Bu yörede insan yaşamı Paleolitik döneme kadar uzuyor. 6. ve 7. yüzyıllarda, yöredeki onlarca yeraltı şehri toprağın kazınmasıyla oluşmuş. Bu yer altı şehirlerinde Hıristiyanlar hem barınmışlar hem de Arapların akınlarından korunmuşlar. İnsanlar bu doğal oluşumları barınma yeri olarak uzun yıllar kullanmışlar. Yeraltı kentlerinin önemini yitirmesinden sonra, insanlar buraları terk ederek Göreme, Soğanlı ve Ihlara vadisinde kayaçlarda oydukları barınaklara ve kiliselere yerleşmişler. 

İnsanoğlu çok uzun yıllar doğayla iç içe kayaçlarda oluşturdukları barınak ve mağaralarda yaşarken, tarım kültürüne geçişte barınaklarını yine doğa içerisine doğada buldukları taş ve toprakla oluşturdukları yerleşim yerlerinde yaşamlarını sürdürdüler. Ne zaman ki endüstri çağı başladı, insanlar yavaş yavaş topraklarından kopmaya başladı. Kentler oluştu.

Tarım devrimi (Neolitik devir) üretime dayalı ekonomi modeli. Tarım devrimiyle başlayan yerleşik yaşamda insan nüfusu da hızla artar. Tarım devriminden sonra sanayi devrimine geçiş sürecinde değişen toplumsal düzen yapısında, kapitalizmin güçlü etkisi ile değişim ve gelişimden fazlasıyla yararlanabilen bir kesimin yanı sıra bunlardan yararlanamayan sosyal sınıflar da ortaya çıkmıştır. Kentleşme olgusu sanayi devriminden sonra nitelik ve nicelik olarak belirginleşmiştir. Sanayileşme ve kentleşme etkileşimi aynı zaman dilimlerinde olmamakla birlikte, sanayileşme, insanların iş bölümüyle bir arada çalışması zorunluluğu kent olgusunu oluşturmuştur.

21. yüzyıla geldiğimizde, dünya nüfusunun büyük çoğunluğu kentlerde yaşamaya yönlendirilmiştir. Kentlerde hızlı bir şekilde artan nüfus artışı, çok sayıda sosyoekonomik sorunun da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Çarpık ve düzensiz yapılaşmayı beraberinde getirmiş, dolayısıyla doğal ve yeşil alanlar yok olmaya başlamıştır.

 Ülkemizde, 1950’lerde başlayarak kente göçle artan nüfus, sağlıksız ve ruhsatsız yapılaşma, yaygın gecekondulaşma ve sonrasında rant uğruna inşa edilen çok katlı beton yığınları, yok olan yeşil alanlarıyla özellikle büyük kentlerimizi yaşanılamaz hale getirmiştir. Doğayı kendi haline bırakmayan insanoğlunun meydana getirdiği tahribat ve erozyonla karşı karşıyayız. Gelecek kuşaklara çok kötü bir miras bırakacağımızı bile bile bu hoyratlığımız maalesef sürmekte.

DÖNÜŞÜM 1,2 ve 3 Serilerindeki çalışmalarım, insanoğlunun doğa içerisinde doğal ortamlarda yaşarken giderek dönüştürülen doğadan kopuşuna koşut resimsel değerlerle tanıklık eder.

DÖNÜŞÜM Serisinde (Litografi ve akrilik boya resimlerimde) üzerinde yaşadığımız gezegenimizi kendi halinde bırakmayan insanoğlunun oluşturduğu tahribata, doğal devinimin,  yaşamın ve çevrenin yok oluşuna göndermeler yapan kavaklar, geometrik formlar, figürsüz, öyküsüz kent imgeleri de kullanıyorum. Bu çalışmalar çizgi, doku, boşluk, doluluk gibi sanatsal değerlerle düşünen bir aklın ürünü olarak resimsel kaygıların ağır bastığı bir içeriğe yönelir.

Sanat bilinmeyene yapılan bir yolculuk gibidir. Bu yolculukta sanatsal yaratma süreci, sorunları çözme sürecidir.

 

Atilla Atar

1944 yılında Vakfıkebir’de doğdu. Aslen İzmir-Bergamalı olan sanatçı, 1962 yılında Edirne Erkek İlköğretmen Okulundan, 1965 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nden mezun oldu. Bir süre ortaöğretim kurumlarında (Malatya, Bergama, Düzce) resim öğretmenliği yaptı. Paris Ecole Nationale Supérieure des Beaux Arts’da Baskıresim Dalı’nda uzmanlık eğitimi gördü. 1986’da İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sanatta Yeterlik derecesi aldı. İzmir Buca Eğitim Enstitüsü, Anadolu Üniversitesi, Yaşar Üniversitesi  ve İstanbul Ayvansaray (Topkapı) Üniversitesi’nde çalıştı. Anadolu Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığı, Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürlüğü, Çağdaş Sanatlar Müzesi Müdürlüğü yaptı. Ülkemizin ilk Baskı Sanatları Bölümü’nü kurdu. 1991-1993 yılları arasında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliği Lisans Tamamlama Programı Genel Koordinatörlüğü yaptı. Bu kapsamda 7 adet ders kitabı basıldı, TV’de dersler gerçekleştirildi. “Başlangıcından Günümüze Taşbaskı” ve “Litografi” kitapları yayımlandı. Biri yurtdışında olmak üzere 38 kişisel sergi açtı, 19 ödül aldı. Ulusal ve uluslararası yarışmalarda jüri üyeliği yaptı.  Ulusal ve uluslararası çok sayıda sanatsal etkinliğe katılan sanatçının yurtiçi ve yurtdışındaki koleksiyonlarda, müzelerde eserleri bulunmaktadır. Sanatçı, sanatsal çalışmalarını Eskişehir’deki atölyesinde sürdürmektedir. 

Ödülleri: 1977 II. DYO Resim Yarışması, Onur Belgesi * 1988 Gülhane Baskıresim Yarışması,  Birincilik Ödülü * 1988 22.DYO Resim Yarışması, Mansiyon * 1988 Eskişehir Lületaşı Resim Yarışması,  Mansiyon * 1989 50. Devlet Baskıresim Yarışması,  Mansiyon * 1990 İzmir Büyükşehir Belediyesi 9 Eylül Yarışması, İkincilik Ödülü * 1990 24. DYO Resim Yarışması, Ödül * 1993 4. Ahi Evran Resim Yarışması, Birincilik Ödülü * 1993 1.Kapadokya Resim Yarışması, Üçüncülük Ödülü * 1995 56. Devlet Baskıresim Yarışması, Başarı Ödülü *2000 Sanat Kurumu’nun Baskıresim Dalı’nda Yılın Sanatçısı Ödülü * 2001 Berksav  Sanat Ödülü * 2001 Türkiye Jokey Kulübü Baskıresim Yarışması Üçüncülük Ödülü * 2004 Eskişehir Sanat Derneği  Resim Ödülü * 2005 Sanat Kurumu’nun  Baskıresim Dalı‘nda Yılın Sanatçısı Ödülü * 2009 Anadolu Üniversitesi Sanat Ödülü.* 2017 Sanat Kurumu’nun Baskıresim Dalı’nda Yılın Sanatçısı Ödülü. * 2022 Eskişehir Sanat Derneği’nin Dünya Sanat Günü Onur Ödülü * 2023 Çağdaş Gazeteciler Derneği Eskişehir Şubesi’nin Uğur Mumcu Sanat Ödülü,* 2025 Antalya 2. Çağdaş Sanat Fuarı Türk Özgünbaskı Sanatına ve Eğitimine Katkı Onur Ödülü.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.