Sen Kendinle Birlikte Olmak İster Miydin? - “Davet” Filmi İncelemesi

Sanat

Sen Kendinle Birlikte Olmak İster Miydin? - “Davet”

Filmi İncelemesi 
 
Simay Özlü 


 .
 
 
Ankara, Büyülü Fener Sineması’nda izlediğim Davet (The Invite), çift ilişkilerini merkeze alırken etik sınırları, kadın erkek bakış açısının farkını, evliliği ve değişimi sorguluyor. 2026 yılının Ağustos ayında vizyona giren komedi-dram türündeki film, evlilikleri çatırdayan bir çiftin esrarengiz komşularını eve davet etmesiyle kontrolden çıkan bir akşamı konu alıyor. Başrollerinde Akademi Ödüllü Penelope Cruz, Altın Küre Ödüllü Edward Norton ve Amerikan Komedi Ödüllü Seth Rogen yer alan filmin yönetmenliğini aynı zamanda oyuncusu da olan Olivia Wilde üstleniyor. Filmde özellikle Rogen ve Wilde’ın oyunculukları öne çıkıyor. Okulda kısa bir müzik dersi sahnesiyle başlayan filmin geri kalanı Joe ve Angela’nın özenle dekore edilmiş apartman dairesinde geçiyor ancak tek mekan çekimde tempo hep yüksek seyrediyor. Joe (Seth Rogen) müzisyen olma hayallerini bir kenara bıraktığından beri yaşam motivasyonu azalmış, huysuz ve patavatsız bir adamı, karısı Angela (Olivia Wilde) ise kendini takıntılı bir şekilde ev dekorasyonuna adamış bir ev hanımını canlandırıyor. Joe’nun eve girişindeki ilk andan itibaren çiftin arasındaki gerginlik hissediliyor.  
 
O akşam Angela  emrivaki yaparak üst komşuları Pina ve Hawk’u eve davet ediyor, üstelik on iki yaşındaki kızlarını arkadaşına yollamış ancak Joe bu durumdan hiç memnun kalmıyor. Çift arasında bu sebeple başlayan tartışma gece boyunca devam ediyor. Ta ki komşularının gizli sırrını öğrenene kadar…  Sonrasında ise olaylar önüne geçemedikleri şekilde absürd bir hal alıyor. Davet sırasında yıllardır açılmayı bekleyen şarap, Joe’nun yirmi küsür yıldır evli olmalarına rağmen tirbüşonun yerini bilmemesi, Angela’nın kendini evle özdeşleştirmesi ve 
detaylarda boğulması dikkat çekici noktalar olarak yer ediyor. Angela’nın eve olan düşkünlüğü, davet için yaptığı hazırlık, aldığı çiçekler ise sanki Virginia Woolf’un  Mrs. Dalloway romanına atıfta bulunuyor. Hatırlarsak kitap, hayatının bütün amacı davetler olan evin hanımına ithafen şu cümleyle başlıyor: "Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi."  
 
Filmde kuşkusuz en dominant karakter Penelope Cruz’un canlandırdığı psikoterapist ve seksolojist olan Pina olarak ortaya çıkıyor. Pina güzel, karizmatik, etkileyici bir kadın. Erkek arkadaşı Hawk (Edward Norton) ile bazı anlaşmazlıkları olsa da ikisi tartışıp çözmeyi başarabilen bir çift. Filmdeki detaylardan anlaşılacağı üzere aralarındaki heyecan doruk noktasında seyrediyor. Pina eşinden ayrılmış, Hawk ise yıllar önce eşini kaybetmiş. İkili ikinci bahar olarak nitelendirilebilecek ilişkilerini canlı tutabilmek için sıradışı yöntemler izliyor. 
 
Olayların gidişatı izleyiciyi ilişkimi kurtarmak için ne kadar ileri gidebilirim veya ilişkimin son kullanma tarihinin tükendiğini nereden anlarım sorularıyla baş başa bırakıyor. Ancak filmin tepe noktası Pina’nın çifti sorguladığı kısımda gerçekleşiyor. Pina onların neden bu kadar nefret dolu olduklarını sorguluyor, yaşadıkları hayatın kendi tercihleri olduğunu ve bu şekilde devam etmemeleri gerektiğini vurguluyor. Onlara şu soruyu soruyor: “Sen kendinle birlikte olmak ister miydin?” Asıl yanıt da burada gizleniyor. Bireyler kendi öz saygılarını yitirdiklerinde, hayatlarının kontrolünü kaybettiklerinde tutkularını ve yaşam sevinçlerini de yok ediyorlar. O zaman sormamız gereken diğer soru şu: Yaşamaya devam ettiğimiz sürece varoluşçu bakış açısıyla özümüzü yeniden yaratabilir miyiz, yoksa kaderci (determinist) bir görüşle mi yol alacağız?  
 
Filmin sonu ise izleyiciye şu sözü düşündürüyor: İnsanlar zamanla değişir, şanslı olanlar beraber değişir.  

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.