Doç. Hüseyin Öznülüer - Metalde Atalarını Bulan Demirci Sanatçı

Sanat

Doç. Hüseyin Öznülüer - Metalde Atalarını Bulan Demirci Sanatçı

Gülseren Sönmez

 

Bazı insanlar tuvale resim yapar. Bazıları taşa, ahşaba ya da kâğıda... Hüseyin Öznülüer ise çocukluğundan beri duyduğu demir seslerinin üzerine resim yapıyor.

Onun hikâyesi bir sanatçının hikâyesinden çok daha eski zamanlarda başlar. Türklerin Orta Asya bozkırlarında yaşadığı dönemlerden beri demir, yalnızca bir maden değildir. Bir milletin hafızasıdır. Bir uygarlığın omurgasıdır. Destanlarda, demir dağları eriterek özgürlüğe ulaşan insanlar anlatılır. Ergenekon Destanı'nda demir, bir çıkış kapısıdır. Bir kurtuluş yoludur. Demir döven ustalar ise yalnızca zanaatkâr değil, toplumun hafızasını taşıyan kişiler olarak görülür. İşte Hüseyin Öznülüer'in sanatında bu eski seslerin yankısı duyulur.

Çocukluğunda babasının ve dedelerinin çalıştığı demirci dükkânında büyür. Kızgın ateşin içinden çıkan kıvılcımlar, örsün üzerinde şekil değiştiren demirler ve çekicin ritmik sesi onun ilk sanat okuludur. Çoğu insan için bu sesler yalnızca çalışma sesleridir.

Onun içinse bir müziktir. Demire her vurulan darbe geçmişten gelen bir nefes gibidir. Her kıvılcım atalarının gözlerinden sıçrayan ışık gibidir. Her şekillenen metal parçası binlerce yıllık bir yolculuğun devamıdır.

Bu nedenle Hüseyin Öznülüer'in eserlerine bakarken yalnızca metal levhalar, perçinler, paslar ve geometrik düzenlemeler görmeyiz. Onların içinde zamanın izlerini görürüz. Bir anlamda sanatçı, demirin üzerine resim yapmaz; demirin içine gömülmüş hatıraları ortaya çıkarır.

Sanat tarihine baktığımızda metal, uzun yıllar boyunca daha çok heykel sanatının malzemesi olmuştur. Ancak 20. yüzyıldan itibaren sanatçılar geleneksel sınırları aşmaya başlamışlardır.

Özellikle Endüstriyel Sanat, Konstrüktivizm, Soyut Dışavurumculuk, Arte Povera ve Çağdaş Malzeme Sanatı akımları sanatçıları farklı yüzeylerle çalışmaya yöneltmiştir. Paslı demirler, eski makineler, perçinler, teller ve hurdalar sanat eserlerinin bir parçası olmaya başlamıştır.

Hüseyin Öznülüer'in çalışmaları da bu noktada yalnızca yerel bir anlatı değildir. Onun eserleri Anadolu demirciliğinin hafızasını çağdaş sanat diliyle buluşturan özgün örneklerdir.

Batı sanatında metal çoğu zaman endüstriyi temsil ederken, Hüseyin'in eserlerinde metal geçmişi temsil eder. Batı'da makineyi anlatan metal, onun eserlerinde insanı anlatır. Batı'da teknolojiyi anlatan metal, onun eserlerinde ataları anlatır.

Bu yönüyle eserleri yalnızca estetik değil, aynı zamanda kültürel bir belgedir. "Demiri işlerken Ergenekon'dan gelen dedelerimi hissediyorum" sözleriyle sanatçımız aslında tarih boyunca birçok sanatçının yaşadığı duyguyu ifade etmektedir.

Bir ressamın fırçası vardır. Bir müzisyenin sazı vardır. Bir şairin kalemi vardır. Hüseyin Öznülüer'in hafızası ise demirdir. O demirin üzerinde çalışan eller, yalnızca kendi elleri değildir. Dedesinin elleridir. Babasının elleridir. Yüzyıllar boyunca ateşin karşısında ter döken tüm ustaların elleridir.

Bu yüzden eserlerinde sıkça görülen pas izleri, çizgiler, işaretler ve metal örgüler yalnızca teknik unsurlar değildir. Onlar zamanın bıraktığı izlerdir. Bir anlamda sanatçı, demiri boyamaz, zamanı boyar.

Babasının ve dedelerinin ölümünden sonra kapanan demirci dükkânı bu hikâyenin en hüzünlü bölümüdür. Bir zamanlar çekicin sesiyle dolan o mekân sessizliğe gömülür.

Ocaklar söner. Körükler susar. Demirin üzerine düşen kıvılcımlar artık görünmez olur. Fakat sanatın en önemli özelliği işte tam da burada ortaya çıkar. Zamanın yok etmeye başladığı şeyleri yeniden görünür kılmak.

Hüseyin Öznülüer'in eserleri, kapanan o dükkânın sessizliğine verilmiş bir cevaptır. Bir direniştir. Bir hatırlayıştır. Bir vefadır.

Belki de bu yüzden onun eserlerine bakan kişi yalnızca metal görmez. Bir çocuğun hayranlıkla izlediği demirci dükkânını görür. Ateşin kızıllığını görür… Örsün sesini duyar... Dedelerin nasırlı ellerini hisseder.

Ve zamanın derinliklerinden gelen şu sesi duyar gibi olur: "İnsan geçmişini unutursa köksüz kalır. Sanat köklerin yeniden filizlenmesidir."

İşte Hüseyin Öznülüer'in sanatı, metalin içinde atalarını arayan bir heykeltıraşın; ararken kendini bulan bir yolcunun hikâyesidir. Bu nedenle onun eserleri yalnızca metal üzerine yapılmış resimler değil, demirle yazılmış bir hafıza kitabıdır. Her levha bir sayfa, her perçin bir cümle, her pas izi ise zamandan kalan bir hatıradır. Bu hatıralar birleştiğinde ortaya yalnızca sanat değil, bir milletin geçmişine uzanan sessiz ve güçlü destan çıkar.

Hüseyin Öznülüer Metal Menifestosu yazısında şöyle diyor: “Atık nesnelerin sanat eserine dönüşmesi, sanatın kutsal statüsünü sorgulayan ve toplumsal eleştiriyi güçlü bir şekilde dile getiren başkaldırıdır. Sanatçının bu nesneleri kullanma şekli toplumsal mesajlarını yansıtır. Artık sanat sadece ‘güzel’ ya da ‘kutsal’ nesnelerle sınırlı değildir, aynı zamanda gerçeklikten, toplum ve yaşamın ta kendisinden alınan her şey sanat olma potansiyeline sahiptir. Artık nesnelerin sanat eserine dönüşümü, yeniden kullanma, geri dönüşüm ve doğanın sürdürülebilirliği gibi kavramlarla iç içe geçmiş bir sanat pratiği sunar. 

Ben artık metalin içinde atalarını bulan çağdaş bir demirci sanatçıyım. Sanatım tarihin küllerinden, modern dünyanın atıklarından ve geleceğin hayallerinden oluşan üçlü bir çemberdir. Tam ortasında hem geçmişine bağlı hem geleceğe açık olan bir Türk sanatçısı durur.”

Hüseyin Öznülüer eserleri, insanlığın biriktirdiği hafızayı anlatıyor. İlk bakışta soyut ve endüstriyel bir dil kullanıyor gibi görünse de aslında içlerinde tarih, hafıza, zaman ve insanın medeniyet kurma çabasına dair güçlü fikirler taşıyor. Bu nedenle onları yalnızca birer resim olarak değil, birer düşünce alanı olarak da okuyabiliriz.

.

Birinci Eser: Dokunan Zaman

İlk eserde paslı metal yüzeylerin arasında örülmüş bir yapı görüyoruz. Adeta eski çağlardan bugüne uzanan bir duvar ya da bir kapı gibi.

Sanat ekolleri açısından bakarsak: Soyut Dışavurumculuk, Konstrüktivizm, Endüstriyel Sanat, Assemblage (birleştirme sanatı) özelliklerini birlikte taşıyor.

Buradaki örgü biçimi bana insanlığın ortak hafızasını hatırlatıyor. Her metal parça ayrı bir yaşam, ayrı bir kültür, ayrı bir çağ gibi görünmekte.

"İnsanlık, taş üstüne taş koyarak değil; deneyim üstüne deneyim koyarak yükseldi. Bu örgü, demirin değil, hatıraların örgüsüdür. Her parça, insanın yaşadığı sevinçleri, savaşları, umutları ve arayışları taşımaktadır. Hakikat bazen bir kitabın sayfalarında değil, zamanın paslandığı izlerde saklıdır.  

.

İkinci Eser: Merdiven ve Atlar - hafızadan doğan yolculuk

Bu eser en sembolik olanı. Koyu boşluğun ortasında yükselen kırmızı bir sütun ve onun içinde sıralanan at figürleri bulunuyor.

At, Türk kültüründe ve dünya mitolojilerinde çok güçlü bir semboldür: Yolculuk, güç, özgürlük, ruhun hareketi, bilgelik anlamlarını taşır.

Buradaki dikey yapı ise bir merdiveni andırıyor.

Sanat tarihi açısından: Sembolizm, Soyut Sanat, Kavramsal Sanat, Modern Konstrüktivizm etkileri hissediliyor.

Ben bu resmi "ruhun yükselişi" olarak okuyorum.

"Atlar koşmuyorlar. Bekliyorlar. Çünkü bazı yolculuklar ayaklarla değil, bilinçle yapılır. Karanlığın ortasında yükselen bu merdiven, insanın kendi içine kurduğu yoldur. Her basamakta başka bir benlik bırakılır. Her yükselişte başka bir hakikat görülür."

.

Üçüncü Eser: Kayıp Yazıtlar - yolculuğun sonunda ulaşılan kadim bilgi

Bu eser bana eski medeniyetlerin taş levhalarını anımsattı.

Yüzeyde işaretler, semboller, yazılar ve geometrik yapılar bulunuyor.  Sanki unutulmuş bir uygarlığın bize gönderdiği mesaj gibi.

Sanat açısından: Kavramsal Sanat, Soyut Geometrik Sanat, Arkeolojik Estetik, Postmodern Kolaj Anlayışı ile ilişkilendirilebilir.

Buradaki yazılar okunmuyor ama hissediliyor. Bu çok önemli bir sanatsal tercih. Çünkü sanatçı bize şunu söylüyor olabilir:

"Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Bazı şeyleri hissetmeniz yeterlidir."

"İnsanlık binlerce yıldır taşlara, metallere, duvarlara ve kitaplara iz bıraktı. Fakat zaman birçok sözü sildi. Geriye yalnızca işaretler kaldı. Bu işaretler okunmasa da insanın içinde yankılanır. Çünkü hakikatin dili bazen harflerden daha eskidir."

.

Dördüncü Eser: İnsanlığın Aynası

Bu eser beni ilk bakışta durdurdu. Çünkü burada metal, pas ve endüstriyel yüzeyler yalnızca malzeme değil; insan hayatının taşıyıcısı olmuş.

Sanat Akımları ve Ekoller Açısından: Bu eser Dışavurumculuk, Neo-Ekspresyonizm, Kavramsal Sanat, Assemblage (birleştirme sanatı), Endüstriyel Sanat özelliklerini birlikte taşıyor. Figürler gerçekçi değil. Çizgisel ve yarı saydamlar. Sanatçı burada insan bedenini değil, insan hikâyesini anlatıyor.

Kompozisyon ve Teknik: Resmin merkezinde çocuk taşıyan bir figür bulunuyor. Çevresinde çocuklar, anneler, yaşlılar, insanlar, el ele tutuşan figürler yer alıyor. Tüm figürler sanki aynı hikâyenin farklı zamanlarına ait. Adeta zaman üst üste bindirilmiş. Bu teknik bana belleğin çalışma biçimini hatırlatıyor. Çünkü hatıralar doğrusal değildir. Bir çocukluk anısı ile yaşlılık aynı anda zihnimizde yaşayabilir.

Felsefi ve Sembolik Anlam: Bu resmi görünce aklıma ilkin şu geldi: "İnsan yalnız kendi hayatını yaşamaz. Kendisinden önce gelenlerin ve sonra geleceklerin hayatını da taşır."

Çocuk taşıyan figür yalnızca bir anne değildir. Geçmişi geleceğe taşıyan insanlığın kendisidir. Alt tarafta el ele tutuşan çocuklar ise umudu temsil ediyor.

Bu nedenle bu eser bana göre: "Kuşakların Hafızası" olarak okunabilir.

.

Beşinci Eser

Bu aslında aynı eserin farklı açıdan çekilmiş hali gibi görünüyor. Bu açıdan baktığımızda ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Figürler neredeyse düşüyor ya da havada asılı kalıyor gibiler. Bu da esere yeni bir anlam katıyor. Sanki insanlar zaman içinde yürümüyorlar, zamanın içinde yüzüyorlar. At da gücü desteği anlatıyor.

Bu nedenle eser yalnızca aileyi değil göçü, geçmişi, hafızayı, aidiyeti de anlatıyor.

.

Altıncı Eser: Kozmik Yazıt

Bu eser sanatçının en felsefi çalışmalarından biri.

Sanat Akımları Açısından: Burada; Kavramsal Sanat -Konstrüktivizm- Soyut Geometrik Sanat Arkeolojik Estetik Postmodern Sembolizm bir araya geliyor.

Kompozisyon: Ortadaki büyük daire hemen dikkat çekiyor. Daire; sonsuzluk evren döngü birlik sembolüdür. Dairenin içindeki yazılar okunmuyor. Ama okunmaması bilinçli bir tercih. Sanatçı bilgi vermekten çok gizem yaratıyor.

Semboller: Ortadaki daire bana şunları çağrıştırıyor: Güneş, Kadim bir mühür Göksel bir harita. Zaman çarkı. Dairenin içinden geçen yatay şeritler ise yaşamın katmanları gibi. Sanki evrenin sırları görünmez çizgilerle tutuluyor. Alt bölümdeki metal örgü ise önceki eserlerde gördüğümüz insan hafızasını yeniden hatırlatıyor.

Felsefi Okuma: Bu eserler bana şu düşünceyi veriyor: "İnsan bütün bilgileri toplasa bile evrenin tamamını çözemez."  Yazılar var. Ama okunmuyor. Sırlar var. Ama tamamen açılmıyor. Hakikat kendini gösteriyor ama teslim etmiyor.  Bu nedenle eser "Sessiz Bilgelik" ve "Evrenin Hafızası" olarak okunabilir.

 

Hüseyin Öznülüer’in özgeçmişi:

Erzurum doğumlu olan Hüseyin Öznülüer 1998-2002 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde okudu. Yüksek lisansını yine Atatürk Üniversitesi Sosyal bilimler Enstitüsünde tamamlayarak 2009 yılında Sanatta yeterlilik yapmaya hak kazandı. İtalya’nın Floransa kentinde Restorasyon ve Dekorasyon eğitimi aldıktan sonra 2012 yılında Sanatta Yeterliliği tamamlayıp, yardımcı doçent olarak Erzincan Üniversitesinde göreve başladı. 2003 yılında Erzurum’da Eylül Güzel Sanatlar Derneği’ni kuran sanatçı yurtiçi ve dışı birçok kişisel ve karma sergiye katılmıştır. Özel koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır. Halen Erzincan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Eğitim Bölümü Resim İş Eğitim Anabilim dalında doçent olarak görevine devam etmektedir.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.