Selman Uzun - Sessiz Tanıkların Ressamı
Gülseren Sönmez
Ressam Uzun, “Hocam ben doğaya tutkuyla bağlıyım” derken sesindeki coşku beni yürekten etkiledi. Resim serüvenini, eserlerinin kendisine ne ifade ettiğini soluksuz anlatıyordu. “Hocam bu toprakların coğrafyası kadar tarihi de benim için çok önemli. Resimlerimde tarihe de yer verdim. Anadolu’ya hayranım, bu toprakların felsefesi beni yürekten etkiler, Mevlâna, Yunus Emre, Karacaoğlan, Âşık Veysel… Ve Anadolu’nun tezenesi Neşet Ertaş… Ertaş’ın sözleri beni yürekten etkiler, Onun felsefesi resimlerimin konuları arasında yer alır. Neşet Ertaş'ın Yolcu türküsünün dizelerini nasıl unutabilirim ki: “Bir anadan dünyaya gelen yolcu. Görünce dünyaya gönül verdin mi. Kimi böyük kim böcek kimi kul. Marak edip heçbirini sordun mu…”
“Hocam, resimlerimde dağların tepelerinde, ovalarda, bayırlarda gezinen yolcunun yaşadıklarını, doğayı sorgulamasını, o doğa içinde insanı ararken sevgiyi bulmasını isterim.”
Aslında o yolcunun aradığı kendisidir. Aradığı içindeki yoldur. O yol bitmez, tükenmez. Çünkü aradığı aşktır, sevgidir. Sevgiyi arar, aşkı sorgular, toplumsal bütünlüğü ister. Onun yüreği kocamandır. Yunus Emre’nin dediği gibi “sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz,” düşüncesindedir.
Selman Uzun, fotoğraf makinesi elinde doğada dolaşır, bilhassa kuşların resmini çeker. Bazen bir kuşun resmini ortamında çekebilmek için saatlerce yürür, kuşların arkasından koşar. Amacı o kuşun resmini uçarken, konaklarken yakalamaktır.
Bir gün yine fotoğraf makinesi elinde dolaşırken dağın tepesinde paslanmış bir Volkswagen arabayla karşılaşır. Öyküsünü öğrenmek ister. O Volkswagen arabanın sahibinin Almanya’da vefat ettiğini, arabayı bir daha kimsenin oradan almadığını ve doğanın tepesinde kaderine terk edildiğini öğrenir. Araba doğaya yenik düşmüş çürümeye başlamıştır. Bu durum Selman’ı çok etkiler; geçmiş, yaşanmışlık onun resim konularını oluşturmaya başlar. Resimlerinin pek çoğunda Volkswagen ve paslanmış arabalar yer alır. Arabanın kaportasının kazınması sırasında çıkan renk katmanları Selman’ı çok etkiler. O sürülen boyalarda da yaşanmışlık vardır. Bir zamanlar yaşanmış hayatlar vardır.
Düşünceleri günümüz ve geçmiş arasında, hep gelip gider. O, yaşayana ve yaşanmışlıklara hep saygı duyar. O nedenle de resimlerinde sevgi, bilhassa büyüklerine saygı hep vardır. Âşık Veysel’in sesi hep kulaklarındadır: Can kafeste durmaz uçar, Dünya handır konar göçer, Ay dolanır yıllar geçer, Dostlar beni hatırlasın…
Doğayla Birlikte
Resimde doğa yalnızca fon değil; insan, hayvan ve ağaç aynı yaşam döngüsünün parçaları olarak ele alınmış. Ön plandaki geyik ve yavrusu koruma ve süreklilik duygusu verirken, turnalar özgürlüğü ve hareketi güçlendirmekte. Büyük ağaç ise tüm kompozisyonu birleştiren ana öğe konumunda.
Uzakta duran insan figürü doğaya hükmeden değil, doğanın içinde yaşayan ve onunla yol alan insanı düşündürüyor. Selman Uzun’un doğaya duyduğu bağlılık burada romantik ve şiirsel bir anlatıma dönüşmekte. Sanat anlayışı: Figüratif gerçekçilik + romantik doğa anlayışı + sembolik anlatım.
Neşet Ertaş
Neşet Ertaş sazıyla kompozisyonun merkezinde. Eski otomobil, keklikler, çıplak ağaç ve geniş Anadolu coğrafyası ozanın dünyasını çevreleyen bellek öğeleri olarak kullanılmış. Saz burada yalnız çalgı değil, Anadolu’nun sesi ve kültürel sürekliliğini simgelemekte. Sanat anlayışı: Figüratif gerçekçilik + sembolik anlatım + romantik doğa.
Kuzusuna Sarılan Kız
Bu resimde en güçlü duygu şefkat. Tellere takılan kuzusunu kucaklayan kız çocuğu, insan ile hayvan arasındaki koruyucu bağı anlatıyor. Dikenli tel tehlikeyi ve sınırı, kucaklama ise ona karşı sevgiyi temsil ediyor. Arkadaki kırmızı araba geçmişin sessiz tanığı gibi. Sanat anlayışı: Figüratif gerçekçilik + romantizm + sembolik anlatım.
Kırmızı Araba ve Karaca
Sanatçımız bu tablosunda insana yer vermemiş. Doğa hikâyeyi kendi başına sürdürüyor. Karaca, turnalar ve yaşlanmış kırmızı araba aynı mekânda buluşuyor. Canlı doğa ile eskimiş insan nesnesinin karşılaşması resmin asıl gücü. Dikenli tel yine özgürlük–sınır karşıtlığını kuruyor. Sanat anlayışı: Figüratif gerçekçilik + sembolizm + romantik doğa anlayışı.
Bu üç eserde de tekrar eden kuşlar, hayvanlar, eski araba, Anadolu coğrafyası ve doğa tesadüfî ayrıntılar değil. Bu unsurlar Selman Uzun’un kişisel resim dilini oluşturan motiflere dönüşmeye başlıyor.
Âşık Veysel ile Neşet Ertaş
Sanatçı, Âşık Veysel ile Neşet Ertaş’ı aynı doğa içinde buluşturarak gerçekte yaşanmış bir anı belgelemekten çok, Anadolu’nun iki büyük ozanını düşsel bir buluşmada yan yana getiriyor. İki figürün karşılıklı oturuşu, resmi bir konserden çok iki dostun çalıp söylediği, birbirini dinlediği bir sohbet duygusu yaratıyor.
Resmin en güzel buluşu ağaçta asılı duran sazlar. Ağaç adeta Anadolu kültürünün köklü hafızasına, sazlar da kuşaktan kuşağa aktarılan sese dönüşmüş. Kuşlar, köpek, dağlar ve yalın doğa ise bu müziğin ait olduğu dünyayı tamamlıyor.
Kompozisyon oldukça simetrik kurulmuş; ortadaki ağaç iki ozanı ayırırken aynı zamanda birbirine bağlıyor. Bu nedenle resmin anlatısı açık, sembolik dili de kolay okunuyor. Sanat anlayışı: Figüratif anlatım + sembolik gerçekçilik; yer yer naif ve düşsel bir atmosfer.
SESSİZ TANIKLAR - Selman Uzun Sanat Manifestosu
Ben doğaya yalnızca bakmıyorum; onu dinliyorum. Çünkü doğada hiçbir şey bütünüyle susmaz. Bir kuşun kanadında, kurumuş bir ağacın gövdesinde, terk edilmiş bir otomobilin pasında, eski bir duvarın dökülen boyasında zamanın sesi vardır. Ben resimlerimde bu sesi arıyorum.
İnsanın geride bıraktığı her şey bir süre sonra hafızaya dönüşür. Bir ev, bir yol, bir otomobil, aşınmış bir yüzey… Bir zamanlar hayatın içinde olan nesneler, insan çekilip gittikten sonra yaşanmışlıkların sessiz tanıkları olarak kalırlar.
Dağın başında terk edilmiş eski bir otomobile baktığımda yalnızca paslanmış bir metal görmem. Bir zamanlar açılmış kapıları, gidilmiş yolları, bekleyen insanları, ayrılıkları ve artık anlatacak kimsesi kalmamış bir hayatı düşünürüm.
Bu yüzden benim için pas bir renk değil, zamandır. Çatlak yalnızca yüzeyde oluşmuş bir bozulma değildir; geçmişin bugüne açtığı küçük bir aralıktır. Üst üste gelen boya ve doku katmanları da yalnızca resimsel bir teknik değildir. Her katmanda başka bir zaman, başka bir hatıra saklıdır.
Resimlerimde kullandığım katmanları bu nedenle bir tür arkeolojik kazı gibi düşünürüm. Yüzeyi kurar, örter, yeniden açarım. Çünkü insanın belleği de böyledir: Hatırlar, unutur, üzerini örter ve hiç beklemediği bir anda yeniden hatırlar.
Fotoğraf makinemle doğada dolaşırken de aynı izlerin peşindeyim. Bir kuşu uçarken yakalamak için bazen uzun süre beklerim. Çünkü kuş benim için yalnızca resmedilecek güzel bir canlı değildir. Göçün, özgürlüğün ve doğanın kırılgan dengesinin tanığıdır.
Geyik, ağaç, kuş, toprak ve insan… Hiçbiri diğerinden ayrı değildir. İnsan kendisini doğanın dışında görse de sonunda aynı zamana teslim olur. Ağaç yaşlanır, metal paslanır, duvar çatlar, insan gider. Fakat hepsi geride bir iz bırakır. Ben o izleri resmediyorum.
Doğduğum coğrafyanın belleği de resimlerimin içindedir. Trabzon'un denizi, kıyıları, eski yapıları ve kent hafızası benim için yalnızca bir mekân değildir. Yaşanmışlığın taşıyıcısıdır. Kişisel bellek ile toplumsal bellek bazen aynı duvarın üzerinde buluşur.
Anadolu ise düşünce dünyamın başka bir kaynağıdır. Yunus Emre'nin sevgisi, Mevlâna'nın insana açılan düşüncesi, Âşık Veysel'in gelip geçiciliği hatırlatan sesi, Neşet Ertaş'ın insanı insana anlatan gönül dili bana aynı şeyi düşündürür: İnsan bu dünyadan geçer; fakat bıraktığı izlerle yaşamaya devam eder.
Bu nedenle sanat benim için yalnızca estetik bir arayış değildir. Sanat hatırlamaktır. Sanat doğaya kulak vermektir. Sanat kaybolmakta olanın karşısında durabilmektir. Sanat, insanı insana biraz daha yaklaştırabilmektir. Ve en yalın haliyle: Sanat iyiliktir.
“Sessiz Tanıklar” adını verdiğim dünyada geçmiş ile bugün birbirinden kopuk değildir. Eski bir otomobil bugünün doğasında yaşamaya devam eder; kurumuş bir dalın üzerinde bekleyen kuş geleceğe bakar; terk edilmiş bir yapı hâlâ içinde yaşamış insanların izlerini taşır. Ben onların hikâyelerini tamamlamıyorum. Onları konuşturmaya da çalışmıyorum. Yalnızca sessizliklerini görünür kılıyorum.
Çünkü bazen bir sanatçının görevi yeni bir hikâye anlatmak değil, unutulmak üzere olan bir hikâyenin yanında biraz daha durmaktır. Ve resimlerimde sormaya devam ettiğim soru belki de hep aynıdır: Biz geçip gittikten sonra, geride bıraktığımız hangi iz bizim hikâyemizi anlatacak?
SELMAN UZUN - Biyografi
Trabzon'da doğdu, Trabzon Lisesi Resim Bölümü'nün ardından Karadeniz Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel Sanatlar öğretmenliği bölümünden onur derecesiyle mezun oldu.
Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde akademisyenlere hizmet içi eğitim seminerlerinde dersler verdi. 9 Kişisel resim sergisi açtı, 450 karma sergi ve uluslararası fuarlara katıldı.
Resim ve fotoğraf ödülleri aldı. Çeşitli fotoğraf yarışmalarında jüri üyeliği yaptı. Yurtiçi ve yurtdışı müze ve koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır.
Sanat yönetmenliği, yerel ve ulusal kanallarda temsilcilik, haber müdürlüğü yaptı ve birçok belgesel hazırladı. Karadeniz Plastik Sanatlar Derneği yönetim kurulu üyesidir. Son projesi: Trabzon Kuşları belgeseli.
Ressam Selman Uzun'un Sanat Anlayışı
Selman Uzun’un sanatı, görüneni resmetme çabasından çok, görünmeyenin izini sürme hâlidir. Onun için resim, nesnelerin dünyasını değil; zamanın, belleğin, kaybın, doğanın ve insanın varoluşsal sessizliğini görünür kılma biçimidir.
Bir kuş yalnızca kuş değildir. Bir ağaç yalnızca ağaç değildir. Paslanmış bir otomobil yalnızca terk edilmiş bir eşya değildir. Her biri zamanın içinden geçerken kendisinde biriktirdiği hikâyenin taşıyıcısıdır. Bu nedenle Uzun’un sanatında nesne, kendi gerçekliğini aşarak varoluşun tanığına dönüşür. Onun “Sessiz Tanıklar” anlayışında doğa, insanın dışında duran bir manzara değildir; insanla aynı kaderi paylaşan canlı bir hafızadır. Kuşların göçü, kurumuş dalların sessizliği, toprağın kuraklığı ya da terk edilmiş bir otomobil; aslında bize insanın kendi faniliğini hatırlatır. Çünkü insan da doğa gibi zamanın karşısında eskir, değişir, eksilir ve geride iz bırakır.
Uzun’un resimlerindeki katman ve doku yalnızca plastik bir teknik değildir. Her katman bir zaman dilimidir. Her çatlak bir kırılmadır. Her kazınmış yüzey unutulmaya karşı verilmiş bir mücadeledir. Sanatçının kendi ifadesiyle yüzey, zamanın, mekânın ve ruhun buluştuğu yaşayan bir hafıza alanına dönüşür.
Bu yönüyle Selman Uzun sanatı Heidegger’in hakikatin açığa çıkması düşüncesine yaklaşır: Resim, gerçeğin kopyası olmaktan çıkar ve hakikatin kendisini görünür kılan bir varlık alanına dönüşür.
Nietzsche’nin sanatın yaşam karşısındaki dönüştürücü gücüne ilişkin düşüncesiyle de kesişen bir tarafı vardır. Çünkü Uzun için sanat, yalnızca estetik bir güzellik üretmek değil; unutulana karşı direnmek, yok oluşa karşı hafızayı korumak ve insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlamaktır.
Belki de Selman Uzun’un sanatındaki en güçlü düşünce şudur: Geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmiş değildir. Yaşadığımız her şey, bedenimizde, hafızamızda, mekânlarda ve doğada bir iz bırakır. Sanatçı ise o izlerin peşinden gider.
Bu nedenle onun fırçası yalnızca boya sürmez; zamanı kazır, hafızayı yoklar, sessizliği dinler ve unutulmuş olanı yeniden hayata çağırır. Selman Uzun’un sanatı, insan ile doğa arasındaki sınırın silindiği yerde başlar. Ve belki de onun için sanatın asıl sorusu şudur: “Ne gördüğümüz değil; gördüğümüz şeyin bizden geriye ne bıraktığıdır.”
Ressam Selman Uzun’un sanat anlayışı, yalnızca doğayı resmetmekten öte; zamanı, belleği, doğayı ve insanın geçmişle kurduğu ilişkiyi görünür kılma çabası olarak okunabilir.
Özellikle “Sessiz Tanıklar” yaklaşımında doğadaki kuşlar, geyikler, kurumuş ağaçlar, eski araçlar ve terk edilmiş mekânlar birer nesne olmaktan çıkar; yaşanmışlığın ve zamanın tanıkları hâline gelir. Uzun, doğada yaptığı belgesel fotoğraf çalışmalarını tuvale taşıyıp sanatçı kimliğiyle yeniden yorumladığını ifade ediyor.
Sanat anlayışının temelinde birkaç güçlü kavram var:
Bellek ve nostalji: Geçmişi bugünün içine taşır. Eski araçlar, yapılar ve yıpranmış yüzeyler unutulmuş zamanların izlerini taşır.
Doğa ve ekolojik farkındalık: Kuşları ve diğer canlıları yalnızca estetik bir figür olarak değil, ekosistemin önemli parçaları ve sessiz tanıkları olarak ele alır.
Fotoğraftan resme geçiş: Fotoğraf, onun için yalnızca belge değildir; resmin başlangıç noktasıdır. Doğada gözlemlediği ve fotoğrafladığı canlıları tuvalde kendi plastik diliyle yeniden yorumlar.
Doku ve katman: Yüzeydeki çatlaklar, boya katmanları ve dokular zamanın izlerini temsil eder. Bu nedenle yüzey, resmin sadece fiziksel alanı değil, hafızanın taşıyıcısıdır.
Sanatın iyileştirici gücü: Uzun, sanatı birleştirici ve iyileştirici bir güç olarak görür; kendi ifadesiyle “sanat eşittir iyilik” düşüncesini öne çıkarır.
Kültürel hafıza: Trabzon, Ganita, Opera Binası, eski yapılar ve kent hikâyeleri üzerinden kişisel hafızayı toplumsal hafızayla buluşturur.
Selman Uzun sanatında doğa bir manzara değil, hafızadır; kuş yalnızca kuş değil, özgürlüğün tanığıdır; hurda bir otomobil yalnızca metal değil, geçmişin taşıyıcısıdır; çatlak ve boya katmanı ise zamanın izidir.
Selman Uzun, geçmişin ve doğanın sessiz bıraktığı izleri, fotoğrafın belgesel gerçekliği ile resmin şiirsel ve dokusal dili arasında yeniden görünür kılan bir sanat anlayışına sahiptir.
Yeni yorum ekle