Bir Yazar Bir Kitap Gassan (Hasan)Kanafani- “Güneşteki Adamlar”

Edebiyat

Bir Yazar Bir Kitap

 Gassan (Hasan)Kanafani-

 “Güneşteki Adamlar”

 “ İnsanlık dışı, ırkçı saldırının vahşetinden kaçan her sığınmacı, bir gün doğduğu topraklara geri dönmenin umudunu da birlikte taşır.”

 

. 

.

Günlük işlerinizi bitirdiniz, akşam yemeğinden sonra günün getirdiklerini öğrenmek üzere televizyon karşısına oturdunuz. Önünüzdeki sehpada bir bardak çay, belki de bir kâse çerez…Haberler arasında artık yadsımadığınız bildik başlıklar:

“….sınırından geçmek üzere olan bir kamyon kasasında, 37 kaçak göçmen yakalandı.”

“…..açıklarında, şişme botla Yunanistan’a kaçmak üzere olan 49 göçmen, fırtınaya yakalanarak alabora oldu. 10 göçmenin cesedine ulaşılırken, 21 kayıp göçmeni arama çalışmaları sürüyor…”

“Yunanistan açıklarına ulaşan onlarca göçmene,sahil güvenlik güçlerince zor kullanıldı…”

“Kaçak göçmenlerin kaldığı bir apartmanın zemin katında yangın çıktı.  Kurtarılamayan göçmenlerden kimliği belirlenemeyenlerin sayısı…..!!!”

“Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısı kırk bine yaklaştı… Her dört kişiden biri ‘şiddetli açlık’ içinde. Kıtlık başladı!”

“……………………………….”

        Daha kötüsünü düşündünüz mü? Düşlerimize bile konuk eder miyiz şu acı gelişmeleri?...Akşam ailenizle bir aradasınız. Evde ne varsa, güle oynaya yediniz. Ertesi günün planlamasını yapıyordunuz ki, dışardan gürültüler geliyor. Ne olduğunu anlayamadan, sokak kapınız kırılıyor, odanıza  korkunç görüntüler doluşuyor… Size hemen evi boşaltmanız gerektiğini söylemiyor; yüzünüze çarpıyorlar! Çoluk çocuk demeden sürükleyip dışarı atılıyorsunuz!…

Neden? Çünkü buralarda yaşayamazsınız…!!! Gideceksiniz! Nereye mi? Artık o sizin sorununuz. Sizin yapacağınız tek şey, yorganınızı yastığınızı, kaşık çatalınızı, tuzunuzu, çay bardağınızı, ekmek sepetini, iğne ipliğinizi, yaşamınızı sıvadığınız duvarlarınızı, doğduğunuz toprakları bırakıp, düşeceksiniz yollara…

Nereye? Nasıl? Neyle?

……………

Yıl 1948…

Birleşik Krallık’ın, Filistin Mandası’ndaki liman kenti Akka’nın Dair Yassin adlı Arap köyünde, küçük Gassan’ın doğum günü sevinci bir daha yaşanmamak üzere uçup gidecektir. İsrail vahşetinin yaşandığı “o gün”den sonra Gassan, yaşamı boyunca doğum gününü kutlamaz. Adına işgal denen o şey, “Filistin’de ne kadar çocuk varsa hepsinin bir anda büyümesine neden olur.”  Bu topraklarda hiçbir çocuk, artık “çocuk” değildir. Doğum günü de nedir ki?!

GassanKanafani, 1936 yılında avukat bir babanın oğlu olarak doğduğu Akka’yı, 1948’in o kara gününün ertesinde, ailesiyle birlikte terk etmek zorunda kalmıştır. Göç ve yokluk, ailenin zor günlerinin başlangıcıdır; sıcak aile yuvası, şen gülüşleri, ağız tatları, dönmemek üzere yitip gitmiştir.

“Bu topraklarda artık her şey geri dönülmez bir karanlığın eşiğindedir.”

GassanKanafani, uzunca bir süre Lübnan’ın bir  köyünde, Şam’ın dağlık bölgelerinde,yine Şam’ın azınlık mahallelerinde, yoksulluk içinde yaşamıştır.Henüz 16 yaşında iken, ailesine katkıda bulunabilmek için sığınmacı kamplarında öğretmenlik yapmaya başlar. Kamptaki yoksul kimsesiz çocuklar ve kadınlar onu derinden etkiler. İlerleyen yıllarda, eğitimi, güçlü eylemciliğive halkının direnişi içinverdiği tüm çabasını harcarken, en olmazsa olmazı“kalemi”olmuştur. Artık Filistin’insavaşımını, çocukların yaralı yaşamını çok yakından gözlemledikçe, halkının ve tüm ezilmişlerin sesini dünyaya kalemi ile duyurmayı amaçlamıştır. Kuveyt’te yaşadığı yıllarda diyabet tanısı da konulunca, yaşamı oldukça zorlaşmıştır. Çevresinden, yazmayı, siyaseti bırakıp sağlığına dikkat etmesi önerildiğinde,

 “Bildiğimiz tek şey, yarının bu günden daha iyi olmayacağıdır. Bizimki nehir kıyısında asla gelmeyecek bir gemiyi özlemle beklemektir. Her şeyden koparılma hükmünü giydik; kendi yok oluşumuz dışında her şeyden!” diyecektir. Kuşağının toplumsal belleğini yapıtlarında işlemeli,siyasi bilinci ve kültürel değerleri unutturmamalıdır.Gazeteciliği ve kitapları aracılığı ile yereldeki bir gözden, evrensele ses olma çabasındadır. Sanat ve edebiyat,  sessiz toplumların sessizliğini okuyup harekete geçirmek için değil midir?

Kanafani, bir süre Yafa’da, Lübnan’da,yaşadıktan sonra, Suriye’ye geçip, lise eğitimini Şam’da tamamlar. Eğitimini Fransız misyoner okulunda almasına karşın, Fransızca yerine, Filistin toplumunu anlayabilmek için, kendi ana diline sarılır; Arapçayı inceler, araştırır, okur, yazar… Şam Üniversitesi Arap Dili Ve Edebiyatı Bölümü’ne girer. Filistin Ulusal Hareketi içinde yer aldığı gerekçesi ile okuldan uzaklaştırılır. Değişik gazetelerde yazarlık, yayın yönetmenliği yaparak, Filistin halkının sesini dünyaya duyurmayıamaçlar.1961’de, kendisi gibi bir eylemci olan Danimarkalı Ani ile evlenir,Fayezve Leyla adlı iki çocukları olur.1967’de kurulan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne katılıp, partinin sözcülüğünü yapar.

G. Kanafani, yazdığı yazılarla, çıkardığı gazetelerle ve halkının savaşımında en ön saflarda yer alışıyla tanındığında,dikkat çekmeye başlar, ‘gözler’üstündedir. 8 Temmuz 1972’de,henüz 36 yaşındayken, arabasına konan patlayıcı ile evinin önünde,dahası,çocuklarının gözü önünde yaşamından koparılır.

GassanKanafani, genç yaşta yaşamını yitirmesine karşın, arkasında on sekiz kitap,halkının kültürü, savaşımı ve politikası hakkında yüzlerce gazete yazısı, öyküler, sinema ve tiyatroya uyarlanan, yalnız bırakılmış tüm insanlara yol gösterici olacak değerli yapıtlarbırakır. Birçok dile çevrilen bu yapıtları, Arap ülkelerinde eğitim programlarına alınır. İki binli yıllarda Arap Yazarlar Birliği’nin en iyi yüz roman sıralamasında ilk beş sırada yer alır. Çocukluğundan başlayarak,genç yaşına dek düşün dünyası hep Filistin’in özgürlüğü üzerinedir. Ölümünün ardından Lübnan gazetesi The Daily Star: “ Hiç ateş etmemiş bir komandoydu. Silahı tükenmez kalemi, mekânıgazete sayfalarıydı.” sözlerini yazar. Filistin Direniş EdebiyatıAntolojisi’ni hazırlayan Prof. Barbara Harlow:” İsrail onun kaleminden öyle çok korktu kien verimli çağında kopardı aramızdan. Biraz daha yaşasaydı….”

 Sayfaları arasına gizlenmiş nice acılar fısıldayan Güneşteki Adamlar’dan başka diğer yapıtları: Portakal Vatanının Hazin Öyküsü, Hayfa’ya Dönüş, Size Kalan, Kör Adamla Sağır Adam, Filistin’in Çocukları’dır.

   1881’de ilk Yahudi sömürgecilerin varlığıyla başlayan,

1914- Toprak Gasbı (Filistin topraklarına zorla el konulması),

1948-Nakba (Felaket. Zorla topraklardan koparılış),

1967- Filistin halkına yaşatılan“Altı Gün Olayları”gibi  dayanılmaz saldırılar, tarihin utanç sayfalarında yerini almıştır. Yazgısı kuşaklar boyu karartılıp, günümüze dek aralıksız kanatılmış bir yaraya döndürülmüştür.Aralıksız süren saldırılara karşı direniş savaşımının, yazın dünyasında yer alması elbette doğal ve zorunludur.

     “GÜNEŞTEKİ ADAMLAR”

Yazarın, 1963’te basılan Güneşteki Adamlar kitabı, Filistin halkının yalnızlığının, dağılmışlığının, tıkanmışlığının romanıdır. Ne acıdır ki, 1963’te yazılmış, yaşananlar geçmişte kalmıştır diye umacağımız olaylar, güncelliğini koruyor; sanırsınız, birkaç ay önce kaleme alınmış!  Irkçılığın, dini temellere dayandırılanemperyalist yayılmacılığın, yamyamlığın sürdüğünügünü gününeizliyoruz!Yazarın ilk ve en tanınmış uzun hikâyesi Güneşteki Adamlar, yazın dünyasında büyük ses getirir. Halkının sürgünlüğünü, çaresizliğini, umutsuzluğunu bu kitapla anlatırken tek amacı, tüm ezilen halkların hikâyelerini üç kişi üzerinden dünyaya duyurmaktır.

 Ebu Kays, Esad ve Mervan, Kuveyt’e giderek para kazanıp,  topraklarına geri döneceklerdir. Elbette yasa dışı yollarla. Ne var ki, bu ‘yol’lara dökülecek paraları yoktur.Umarsız insanları kaçak yollardan sınır dışına götüreceğine söz veren kaçakçılar çoktur; her tepenin dibinde, çölün kuytusunda, cehennemin kapısında, yasa koyucuların gözünün önünde! Bu üç yolcuyu birleştiren de aynı yazgının sonucudur. Ellerinde on, onbeş dinarları ya var ya yok,pazarlık pek sıkıdır.Zaman, “ ahlakın paradan sonra geldiği ” zamandır. ”İstenen parayı vereceksin; yoksa “kendini yolda bulursun!” “ Yol, gölgesi olmayan, alev alev yanan uçsuz bucaksız çöldür!”

EbuKays, iki çocuklu, yoksul,yaşlı bir köylüdür. Oğlunu okutmak, küçük bir ev alıp zeytin ağacı dikmek gibi düşleri vardır ki, gerekli parayı ancak Kuveyt’te kazanabileceğini öğrenir. Kuveyt’e ulaşmak,bol dinar ve güvenilir ‘yol göstericiler’ demektir; zorlu ve uzak bir düş…

Esad,Ürdün üzerinden kaçak yollarlaIrak’a gelmiş, Kuveyt’e gidecek. Amcası, kızıyla evlenmesi karşılığında genç Esad’a elli dinar vermiştir. Delikanlı bu evliliğe hiç istekli değildir! Kuveyt’e gidince kazandığı parayla amcasına elli dinarı geri gönderecektir. Esad da on, onbeş dinar aralığındaki pazarlıktan payına düşeni alır; tersi düşünülemez,istenen parayı eksik veren,  ” kendini yolda bulacaktır!”

Mervan, on altı yaşında bir genç. Altı çocuklu bir ailenin çocuğu. Babası, bir ev karşılığında varlıklı bir adamın engelli kızıyla evlenir. Annesi kocasının yanına, “ o eve”  gitmeyi reddeder. Dört çocuğuyla ve yoksullukla savaşır. Kendisinden büyük abisi Kuveyt’e gitmiş, bir süre para da göndermiştir. Ancak ondan da uzun süredir haber alamazlar. Mervan Kuveyt’e gidecek, abisini arayacak, iş bulacak, annesine bol bol para gönderecektir. Henüz kirlenmemiş yüreğiyle karşısındaki kaçakçının onu anlamasını bekler. Yaptığı işin yasa dışı olduğunu anımsatarak insan kaçakçısına diklenir. Diklenir de,yediği tekmeyle,kendini toza kuma bulanmış halde kapı önünde bulur.

Ebu Kays, Esad ve Mervan… Bu üç insanın yolu, Ebu-l Hayzuran’la birleşir. Bu bir rastlantı mıdır, yoksa buluşmalar kaçakçı oyunlarının basamaklarından biri midir? Hayzuran kendisinin olmayan bir tankerin sürücüsüdür. Çıkmazda kıvranan yolcular, artık onundur. Ceplerindeki kısıtlı dinarlarla anlaşır. Pazarlık pek ekonomik olmuştur!

Hayzuran, yolculuk planını, ne zaman mola verileceğini, denetleme noktalarına vardıklarında ne yapacaklarını,sınır askerlerini ne zaman atlatacaklarını anlatır. Anlaşma bittiğinde, üç yolcu da mutludur. Düşlerinin ayrıntılarına geçebileceklerdir.Hayzuran’ınanlattığı hikâyeleri pek ciddiye almazlar; “ Kendini ‘yol’da bulan iskeletler, çölde bedevilere soyulan yolcular, çatlayan dillerini ıslatacak bir damla su için köpekleşen insanlar,bembeyaz alev saçan güneş ışığı ve akrep gibi sokan sıcak!”

Olsun.! Artık “yol”dalar!  Kuveyt onları bekliyor! Yalnız, kontrol noktasına geldiklerinde, Hayzuran istenen belgeleri yetkililere gösterirken, üç yolcunun, tankerin boş deposuna saklanmaları gerekmektedir. İşlem beş dakika ya sürer, ya sürmez!

Kabul!

İlk kontrol noktasından kolaylıkla (!) geçerler. Hayzuran elini çabuk tutmuş sözünde durmuştur. Kolaylık Hayzuran için geçerlidir; üç yolcu, bir ikinci noktayı korkuyla  düşünmektedirler… Dayanabilecekler mi?

  İşte ikinci kontrol karakolu!

“ Saatinizi ayarlayın. Beş dakika, yedi dakika olmayacak.” der, Hayzuran.İkinci kontrol noktasındaki görevliler, Hayzuran’ın bir patlama sırasında kasığından yaralandığını, artık bir kadınla birlikte olamayacağını öğrenmişlerdir. Hayzuran’ın mahremiyle alay ederek, çöl ortasındakiçıldırtıcı günlerinikendilerince renklendirmek isterler. Tanker sürücüsü yakasını kurtarıp tankere döndüğünde, artık yolculardan ses çıkmamaktadır. Akrep gibi sokan beyaz alevli sıcak, tankerin deposunda kaynayan bircehennemdir…

Hayzuran kararsızdır. Yolcuları gömmek için güneşin altında duramayacaktır. Artık üç umut yolcusu da “ Kendini yolda bulmuş”,binlerce iskelete karışacaklardır… “ Bütün ömürlerini yükleyip omuzlarına, bir lokma ekmek için çıktıkları yolu “ aşamamışlardır.

 Sözünde durmayan sürücü  yolcuların ceplerini de boşaltır, geri dönüş yoluna koyulur.

  Ancak yolculara  kızgındır: ” Neden tankerin duvarlarına vurmadınız neden!... Neden!... “

73 sayfalık bu hikâyenin daha ilk paragrafında okumayı sürdüremiyorsunuz.Kanafani,  doğduğu topraklara yüreğiyle, kanıyla kenetlendiğinden habersiz bir insanın direnişini iç acıtıcı bir betimlemeyle özetlemiş:

 “ Ebu Kays, çiğ düşmüş toprakta göğsünü dinlendirirken altındaki toprağın nabzı atmaya başladı. Yorgun kalbinin atışları, kum taneciklerinde dolaşıp titreşerek hücrelerine nüfuz ediyordu. Göğsünü toprağa her koyduğunda yerin kalbi, sanki cehennemin en derinliklerinden hareket ediyor ve sarp bir yolu yara yara ışığa doğru ilerliyormuşçasına hissediyordu. On yıl önce terk ettiği toprakta aynı tarlayı paylaştığı komşusuna bu durumu anlattığında, adam alaycı bir ses tonuyla, “ Kendi yüreğinin sesi o, göğsünü toprağa yapıştırdığında, bu sesi zaten duyarsın.” demişti. “ Saçmalığın dik alası! Ya kokuya ne demeli? İçine çekince alnında dalgalanan, sonra da damarlarına döküldüğü yerde pinekleyen koku? Yattığı yerden toprağın kokusunu içine çektiği her seferinde, soğuk suyla yıkanmış ve banyodan yeni çıkmış karısının saçlarını koklamış gibi oluyordu. Soğuk duştan çıkıp hafif ıslak saçlarını yüzüne seren kadının kokusuydu bu. Kalp atışları da aynıydı. Şefkatli avuçlarında küçük bir serçe tutarsın ya, işte öyle.”

       Sizi Ortadoğu acılarının içine çeken incecik kitabın hepsini anlattığımı sanmayınız. Okuduğunuzda, bir zaman elinizden bırakamayacak, güneyimizde süren insanlık ayıbının haberlerini başka bir kulakla dinleyip, savaşın çocuklarını, kadınları gözünüzün önünden ayıramayacaksınız.

Yazar, “ Neden!Neden! “ sorusunu, ülkesinde kalıp direnmek yerine, yollarda kaybolup giden yurttaşlarına mıyöneltmiştir? Bir ev uğruna özürlü bir kızla evlenen adamın öyküsüyle, bitmek bilmeyen ahlaksız saldırıların, yağmaların ve yozlaşmanın bozduğu toplumda, özürlü kızını güvence altına almak isteyen babanın öyküsünü buluşturmuştur. Savaşın yalnızlaştırdığı insanların ruh halini, ancak savaşı yaşayanlar anlayabilir.Bizim için Filistinli dendiğinde akla gelen ilk görüntü, toz toprak içinde kurşuna taşla karşılık veren çocuk kalabalığıdır. Kimsesizdir o çocuklar. Kendisi için, ailesi için, ülkesi için düşlediği tek şey, YAŞAMAK’tır…Mutlu yuvasında güvende olmak, okula gitmek, oyun oynamak, doğum günü kutlamak, Filistinli çocuk için bir anlam taşımaz.“ Bu coğrafyada çocuklar okula gitmek istemezler; gerçek dünyada savaşarak pişip, hayatı öğrenmek daha geçerli.”görüşündedirler.

GassanKanafani, 2024 yılına gelindiğinde, acımasız emperyalist saldırganlığın artarak süreceğini ön görmüş müydü dersiniz? Filistin halkının umutsuz yalnızlığını dünyaya duyurmak isterken o yıllardan günümüze hiçbir şeyin değişmediğine tanık olsa, ne düşünürdü? Ya canı uğruna korumaya çalıştığı yurdunun artık avuç içi kadar kaldığını. Ya da bir kıtadan bir kıtaya,“Bütün bir ömrünü alıp sırtına, bir gün geri döneceği umuduyla ateşten kandan kaçıp yollara düşen insanların”, beyaz alevde, denizlerin, okyanusların azgın sularında, kardayağmurda yitip gittiğini… Zavallı duruma düşürülen bu insanların, istenmedikleri sınır boylarındadüşlerini dikenli tellere astıklarını; çocukların,kadınların bilinmezliklerde tükenip yittiğini… Her el uzattıkları kapıdan itilip aşağılandıklarını, artık geri dönecekleri vatan toprağına yırtıcıların konduğunu…

      En korkuncunun da,“hep ötekiolma”yazgısının bilediği,vatansız bırakılmışlığın, derin nefret ve öfkesiyle yeni bir öç alma duygusunun kuşaklar boyu besleneceğini

  NEVİN ERDEN

22   NİSAN 2024-ANKARA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.