Değişmeyen Nedir?
“ Yasalar, masumların serbest bırakılacağını söyler ne var ki, yargıçların tesir altına alınabileceği hiçbir yerde yazmaz. Ancak kendi deneyimlerime dayanarak bunun tam tersinin geçerli olduğunu bilirim. Gerçek beraatın kazanıldığına tanık olmadım ama bir yargıcın etki altına alınabileceğini pek çok kez deneyimledim.”
(Mahkeme ressamı- DAVA- Franz Kafka)
Edebiyatın, geçmişten geleceğe silinmeyen çentikler atma gibi bir özelliği vardır. 1912’de kaleme alınmış bir kitap, neden bugün yazılmış gibi bizi şaşırtıyor, ya da hiç şaşırtmıyor?
Franz Kafka, 1883 yılında, Prag’da doğar. Anne tarafından Alman kökenlidir, Almanca konuşur. Alman okulu olan Karl Ferdinand Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alır. O bir Yahudi’dir. Yahudiliğin kökleri ve gelenekleriyle ilgilenir, İbranice dersler alır. Siyonizme şiddetle karşı olduğunu ve ondan nefret ettiğini, bu nedenle bazı büyük cemaatlerden dışlandığını söyler. 19. Ve 20. yy Avrupa’sının baskıcı, gerilim dolu günlerini ırkçı güçlerin sarmaladığı, adaletsizliğin olağanlaştığı döneminde, insanlar bir korku çemberiyle kuşatılmışlardır. Aile içinde baskı, toplumda baskı, Kafka’nın iç dünyasındaki adaletle, insanın varoluşuyla bağdaşmamaktadır. Adalet işleyişinin insanları götürdüğü umarsızlık, aymazlık, güvensizlik, çürümüşlük, Kafka’nın yapıtlarında sıra dışı meteforlara dönüşür; (kimi okuyucuya göre)bir düş gibi ulaşılmaz, gerçek dışı anlatımlarla kendi dünyasını da sarmalayan, insanlığın ortak duygusu olarak gördüğü korkuya o, yapıtlarıyla meydan okur.
Okuyucu yorumlarını incelediğimizde, yazarın düşünce evreninin farklı boyutlarıyla, katmanlı bir bakış açısıyla karşı karşıya olduğumuza tanık oluruz. ( Dava, Şato, Amerika; her biri ayrı yazı konusu.) Yapıtlarına bir distopya, bir düş, bir hayal, saçma, gerçeküstü, gerçekdışı olduğu savlarının hepsine yer vardır. Sonuç olarak bu yapıtları okurken, zorlanırız. Dalıp gider, düşüncelere dalarız. Tartışırız. Aslında, geçmiş yüzyıldan günümüze atılan bir mektupla karşı karşıyayızdır; o zarfı açmak, geçmişten bu güne bakmak, okuyucu olarak görevimiz değil mi?
DEĞİŞMEYEN NEDİR?
Dava nedir, sorusuyla başlayalım. Kısaca, bir hak dengesini bozma, sakatlama veya hukuk kurallarına aykırı davranışlarda bulunma durumunda, kişinin yasalar önünde aklanması veya ceza almasıyla sonuçlanabilecek soruşturma, kovuşturma süreci olarak bilinir. Bu süreçte toplumun kabul ettiği yasalarca kabul edilen insan haklarına dayalı evrensel hukuk kuralları, kişinin en uygun, en dengeli, eşitlikçi sonuca ulaşmasını sağlar.
Bu yazıda dikkatimizi DAVA kitabına çekmek istedim. Ne yazık ki “saçma” bulduğumuz Josef K.nin başına gelenlere nedense hiç şaşırmadı(k)m!
Yukarıda tanımladığımız ve adliye binalarının belgeliklerine sığmayan milyonlarca ‘dava’ dosyasını, hukuk kişilerinin, dosyaları sonlandırmak için izledikleri yolları düşünmeden edemedim. Onca soruşturmanın kovuşturmanın altından, insanlıklarını koruyarak nasıl kalktıklarını merak ederken, avukatların günahlarını almaktan korktum…
Franz Kafka’nın DAVA’sında suçlanan kişinin süreci farklı işlemektedir, şöyle ki:
Bir sabah erken saatlerde JOSEF K. henüz yataktayken, görevli oldukları anlaşılan iki adam dikilir kapısına. Hakkında açılmış bir davası olduğunu, bu nedenle tutuklandığını bildirirler. O halde JOSEF K. bir suçludur!
Kimdir bu adamlar, neden söz ediyorlar? . Daha giyinmemiş, kahvaltı bile etmemişken, sabahın bu saatinde neden evini bir takım adamlar doldurmuştur?... Tutuklanmasını gerektirecek her hangi bir suç işlememiş olan Josef K.nin, suçlu olduğunu kabul etmesi olanaksızdır. O, kendi halinde başarılı bir banka çalışanıdır! “Sonuçta hukukun üstünlüğüne inanılan özgür bir ülkede yaşıyordu. Bu ülkede yasaların sözü geçerdi. Hangi cüretle onu kendi evinde böyle rahatsız edebiliyorlardı? Yoksa bütün bunlar bankadaki meslektaşları, otuzuncu yaş günü için bir şaka mı yapmaya karar vermişlerdi.”
Suçluluğuna kesin gözle bakan ‘görevliler’ K. ye, savunmasını ancak mahkemede yapabileceğini, kendilerinin “dava” ile ilgili bir şey bilmediklerini söylerler. Josef K. ne denli dirense de artık bir suçlu ve tutukludur. Bu durumun en anlaşılmaz yanı da, çevresinde, yolda, iş yerinde karşılaştığı herkes, onun bir suçlu olduğunu ve tutukluluğunu çoktan kabul etmişlerdir; peşine bir araştırma komitesi bile takılmıştır. O halde izleyeceği yol bellidir; “hukuki” yollara başvuracaktır. Aksi halde normal yaşantısını sürdüremeyecek, kendini başarılı olduğu işine veremeyecektir. Boş yere direnmektense bir yanlışlık olduğunu kanıtlamalıdır; öyle ya, ortada bir suç, dava ve tutukluluk varsa, bunun çözümü adaletin dağıtıldığı mahkemededir!
Önce mahkemeye gidecek, suçlu olmadığını yargıçlara anlatacaktır. Ne var ki, gittiği yerde ne mahkeme salonu bir mahkeme salonuna benzemekte, ne de yargıçlar, avukatlar, çalışanlar, adaletin gereği olan düzen ve ciddiyet içindedirler; kendilerini bu davada yetkili olduğunu savunan kalem memurları bile K.yi, umutsuz bir dava ile karşı karşıya olduğuna inandırmakla görevlidirler. Bu kişilerden başka, hukukla hiçbir ilişkisi olmayan, mahkeme ile davalı arasındaki iletişimi sağlayacağı savında kadın erkek birçok aracı vardır. Davalı, kendi savunmasını yapamıyor, hakkında ileri sürülen suç metnini ( iddianame) okuyamıyor, değişiklik yapmasına izin verilmiyordur.
Josef K.nin amcası da, suçlu olduğunu öğrendiği yeğenine hemen tanıdığı bir avukatı önerir. Ailesine bu durum hiç yakışmamaktadır. Ancak tanıdığı avukat yatakta yatan yaşlı bir hastadır. Sonlandıramadığı birçok davası, müşterileriyle (!)iletişimini sağlamakla görevli, onlarla ahlak dışı davranışlarda bulunan bir de kadın yardımcısı vardır. Öte yandan mahkeme için savunma makamı olabildiğince etkisizdir, avukatlara hiç değer verilmemektedir. Mahkeme binasındaki “dar ve alçak tavanlı” karanlık odalar, bu insanları mahkemenin nasıl aşağıladığının kanıtıdır. Her şey sanığın sorumluluğundadır; ancak her dışarıdan müdahale, davanın kontrolden çıkmasına neden olabilir. Anlaşılamayan bir durum da, duruşmaların yalnız halktan değil sanıktan da gizleniyor olmasıdır. Sanık, avukatların içeri alınmadığı gizli oturumlarda sorgulanırken, avukatların da ancak “mahkeme duvarlarındaki gediklerden “(!) bilgi aldıkları söylenmektedir. Bir sanık, davası için bir avukat tuttuğunda sonuna dek onunla devam etmek zorundadır. Davanın boyutu öyle bir çıkmaza girebilir ki, avukat davayı takip edemez duruma düşer, müvekkili ve davası avukatın elinden alınabilir. Böyle durumlarda davası sonuçlanamayan suçlular, bir avukatla yetinmeyip, birden fazla avukatla savunmaya hazırlandıklarını öne sürerek, K.ye ne denli umutsuz bir çıkmazın içinde olduğunu vurgular dururlar.
Araştırma çabalarından sonuç alamayan K. , kendi savunmasını kendisi yapmak üzere karara varmışken, yine bir aracı, mahkeme ressamını önerir. Ne var ki ressam, mahkeme, yargıçlar ve davalar hakkında birçok bilgiyi K.ye aktarırken bin dereden su getirir; ressama göre savunma yolları ve aklanmak bir karanlık yoldur. Sonuç olarak, K. bir beraat istiyorsa, üç seçenekten birini seçmelidir; “kesin beraat”, “görünüşte beraat” ve “erteleme”. Elbette “kesin beraat” en iyisidir ama bugüne dek daha tek bir sanığın bile “kesin beraat”ı tatmadığı gibi de bir gerçek vardır. Ressam, K.yi umutsuzluğa götüren şu mahkeme gerçeğini de ekler:
“ Yasalar, masumların serbest bırakılacağını söyler ne var ki, yargıçların tesir altına alınabileceği hiçbir yerde yazmaz. Ancak kendi deneyimlerime dayanarak bunun tam tersinin geçerli olduğunu bilirim. Gerçek beraatın kazanıldığına tanık olmadım ama bir yargıcın etki altına alınabileceğini pek çok kez deneyimledim.”
Josef K.nin kilisede karşısına çıkan rahip de K.ninsuçlu olduğunu, yardım umduğunu anlar.Ona kanun kapısındaki bekçi ile taşralı hikâyesini anlatır; taşralı, kendisine ayrılan kanun kapısından içeri girmek için kapı bekçisinin iznini bekler, yıllarca bekler ve içeri giremeden ölür. Bu hikâyede, bekçi mi, taşralı mı haklı, tartışırlar:
“ Olumsuzlukların tıkadığı yollar, masum kişilerin kendini gerçek suçlu gibi duyumsadığı bir sürece sokar, yaşamın gerçeklerinden uzaklaştırır. Özgürlüğünün değerini unutturur. Sorunun çözümüiçin hep başkalarından yardım umarak kendi savaşından uzaklaşır. “
Bir yıl sonra bir akşamüstü, Josef K.yİ götürmeye yine iki adam gelir. Adamların geleceğini ona bildiren olmadığı halde şaşırmaz.(!) Siyah frak giyinen adamlar gibi K. da siyah takım elbise giyer, onlarla birlikte yola koyulur. Yapabileceği hiçbir şey kalmamıştır. Umutsuzdur. Adamlar K.yİ eski bir taş ocağına götürürler. Üzerindeki kıyafetlerini çıkarttırır, bir taşın üzerine oturturlar. Hazırladıkları kasap bıçağını kılıfından çıkarırlar… “Josef K. çevresine bakınır, uzaklardan bir evin penceresinden incecik zayıf birini görür gibi olur. Acaba birisi ona yardım mı edecektir? Kimdir bu adam? İyi biri midir? Bu işte parmağı mı vardır, hala bir umut var mıdır?
Mantık ne denli çürütülemez olursa olsun, hayatta kalmak isteyen bir adam ona direnecektir. Hiç görmediği şu “yargıç” nerededir? Nerededir şu bir türlü ulaşamadığı “üst mahkeme”? İki elini birden kaldırır ve parmaklarını sonuna dek açar. Gözlerinin ışığı sönmek üzereyken, Josef K. “ Bir köpek gibi!” der. O öldükten sonra da var olmaya devam etmesi gereken bir “utanç” taşıyormuş gibi. “
Başka açıklamaya gerek var mı?
Siz de DAVA’yı okuduğunuzda, şaşırıp kaldınız mı?
O halde değişmeyen nedir?
Nevin AKIL ERDEN
08.08.2026-ANKARA
Yeni yorum ekle