Aynı Hafızanın İki Sesi
Divan’dan Türküye
Mehmet Düğmeci
Bir milletin hafızası yalnızca yazdıklarıyla oluşmaz. Söyledikleri, sustukları, söyledikleri kadar söyleyemedikleri; sevincini nasıl dile getirdiği, acısını nasıl taşıdığı, ayrılığı hangi kelimeyle anlattığı da o hafızanın bir parçasıdır.
Bazen bir beyitte saklanır bu hafıza, bazen bir dörtlükte. Kimi zaman bir gazelin inceliğinde, kimi zaman bir türkünün yalınlığında çıkar karşımıza. Birinde kelimeler uzun bir kültür yolculuğundan süzülerek gelir; diğerinde sanki insanın içinden doğrudan kopup çıkmıştır. Biri şehirlerin taş sokaklarında, medreselerin, dergâhların ve musiki meclislerinin içinde olgunlaşmış; diğeri dağların, ovaların, köylerin, gurbet yollarının ve Anadolu’nun gündelik hayatının içinden seslenmiştir.
Fakat ikisini birbirinden ayıran bütün bu farklılıklara rağmen, söyledikleri şey çoğu zaman aynıdır:
İnsan,
Sevinen insan, bekleyen insan, ayrılan insan, kavuşan insan, yola çıkan insan, kaybeden insan…
Bu yüzden Divan şiiri ile halk şiirini, klasik Türk musikisi ile halk musikisini birbirinin karşısına koymak yerine, onları aynı kültürel hafızanın farklı söyleyişleri olarak okumak gerekir.
Çünkü bir kültürün zenginliği, yalnızca tek bir sesinin güçlü olmasında değil; aynı hakikati farklı seslerle söyleyebilmesindedir.
⸻
Divan şiiri ile halk şiiri ilk bakışta birbirinden oldukça uzak görünür.
Beyit ile dörtlük, aruz ile hece, gazel ile koşma, mazmunlarla örülmüş yoğun ve sanatlı dil ile günlük hayata daha yakın söyleyiş…
Bütün bunlar iki ayrı şiir dünyasının varlığını gösterir.
Fakat biraz daha derine indiğimizde meselenin biçimlerden ibaret olmadığını görürüz.
Divan şairi de sever, Âşık da sever.
Divan şairi de ayrılığı bilir, Türkü söyleyen de.
Birinin sevgilisi bazen gül, bazen servi, bazen ay, bazen ulaşılması güç bir güzellik olarak çıkar karşımıza. Diğerinin sevgilisi bir yayla yolunda, bir köy evinde, bir gurbet türküsünde yahut bir düğünün içinde görünür.
Ama kalbin meselesi değişmez.
İnsan, sevdiğine ulaşmak ister.
İşte kültürel hafıza biraz da burada başlar. Biçimler değişir, kelimeler değişir, mekân değişir; fakat insanın temel duyguları değişmez.
Bu nedenle Fuzûlî’nin aşkı ile Karacaoğlan’ın aşkını yalnızca kullandıkları dil üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Biri divan şiirinin incelmiş estetik dünyasında, diğeri halk şiirinin daha doğrudan söyleyişinde aynı insanlık hâline dokunur.
Biri beyitle söyler, diğeri dörtlükle.
Fakat ikisinin de aradığı şey bazen bir sevgilinin yüzü, bazen bir kavuşma, bazen de insanın kendi içindeki eksikliği tamamlama arzusudur.
Şiirin biçimi değişir, insan değişmez.
⸻
Musikimizde de benzer bir durum vardır.
Klasik Türk musikisi ile halk musikisi arasında makam, usûl, repertuvar, icra biçimi ve eğitim anlayışı bakımından önemli farklılıklar vardır. Klasik musikimiz uzun bir nazariyat, makam ve usûl birikimi içerisinde gelişmiş; eserler meşk geleneğiyle kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
Halk musikisi ise büyük ölçüde sözlü aktarımın, yöresel tavırların ve yaşanmışlığın musikisidir.
Bir türkünün hangi köyde, hangi vadide, hangi düğünde veya hangi acının ardından söylendiğini bilmek bazen onun kendisi kadar önemlidir.
Çünkü türkü yalnızca ezgi değildir hatıradır, bir insanın sesidir, bir topluluğun yaşadığı olayın izidir.
Bir yerin kokusu, bir yolun uzunluğu, bir annenin bekleyişi, bir askerin gidişi, bir gelinin ayrılığı, bir gurbetçinin özlemi olabilir.
Klasik musikide de hafıza vardır.
Bir makamın seyri, bir usûlün yürüyüşü, bir güftenin kelimeleri ve yüzyıllar boyunca taşınmış bir beste, başka bir hafıza katmanını oluşturur.
Bir şarkıyı dinlerken yalnızca melodiyi duymayız. O melodinin arkasındaki zamanı da duyarız.
Bazen bir makam, bizden önce yaşamış insanların duygularına açılan bir kapı olur, bazen bir türkü, hiç görmediğimiz bir köyü bize hatırlatır. İşte musikinin asıl gücü biraz da buradadır.
Musiki, geçmişi uzun uzadıya anlatmadan hatırlatır.
⸻
Belki de bu yüzden “sanat musikisi mi, halk musikisi mi?” sorusu eksik bir sorudur.
Çünkü mesele iki musikiden hangisinin tercih edileceği değildir, mesele, bir milletin kendisini kaç farklı sesle anlatabildiğidir.
Bir kültür yalnızca sarayda oluşmaz, yalnızca köyde de oluşmaz. Şehir ile taşra, medrese ile meydan, dergâh ile ev, saz ile tambur, ney ile bağlama birbirinden bütünüyle kopuk dünyalar değildir. Aralarında yollar vardır, etkileşimler vardır, geçişler vardır, birbirinden öğrenmeler vardır.
Bazen aynı şiir farklı musikilerde hayat bulur. Bazen aynı duygu başka bir makamda, başka bir tavırda, başka bir bölgede yeniden söylenir. Bazen bir şehirde doğan estetik anlayış Anadolu’nun başka bir köşesinde başka bir biçime dönüşür.
Bu yüzden kültürü duvarlarla değil, yollarla düşünmek gerekir.
⸻
Divan şiiri ile halk şiiri arasındaki ilişki de böyle okunmalıdır.
Birini “yüksek”, diğerini “aşağı” görmek; birini “asıl”, diğerini “yerel” kabul etmek, kültürün bütünlüğünü parçalamaktan başka bir işe yaramaz.
Çünkü kültürün yüksekliği, yalnızca sanatın karmaşıklığıyla ölçülmez. Bazen en sade söz, en derin duyguyu taşır.
Bir dörtlükte bir ömrün acısı bulunabilir, bazen de birkaç kelime, yüzyıllar boyunca incelmiş bir estetik birikimin kapısını aralayabilir.
Mesele, hangisinin daha büyük olduğunu söylemek değil; her ikisinin de insanı ve hayatı nasıl gördüğünü anlamaktır.
Birinde kelime işlenmiştir, diğerinde hayat. Fakat sonunda ikisi de sese dönüşür.
⸻
Halk şiirinin en büyük güçlerinden biri, yaşanmışlığa yakınlığıdır.Gurbet, ölüm, yoksulluk, sevda, savaş, ayrılık, düğün, tabiat… Hayatın kendisi şiirin içine girer, Âşık, çoğu zaman hayatın içinden konuşur.
Bir yolun kenarında, bir kahvehanede, bir yaylada, bir düğünde veya uzun bir gurbet yolunda doğan söz; başka insanların hayatına karışarak yaşamaya devam eder.
Bu yüzden halk şiirinde anonimleşen her türkü, yalnızca onu söyleyen kişinin değil, onu sahiplenen topluluğun da malıdır.
Klasik şiirde ise kelime, anlam katmanları ve semboller daha yoğun bir estetik yapı içerisinde işlenir. Orada bir gül yalnızca gül değildir, bir bülbül yalnızca bülbül değildir, bir gece yalnızca gece değildir.
Yüzyılların biriktirdiği semboller, kelimelerin arkasında başka anlam kapıları açar. Fakat bu sembolik dünyanın merkezinde de insan vardır. Sevdiğine ulaşamayan insan, kendini arayan insan, ölümü düşünen insan, dünyanın geçiciliğini hisseden insan.
Yani iki şiir dünyası, aynı coğrafyada farklı dillerle aynı insanlık hâllerinin çevresinde dolaşır. Biri yaşanmışlıkları sade bir ifadeyle anlatırken diğeri hayalleri ağdalı bir şekilde tasvir eder.
⸻
Burada tekke ve tasavvuf geleneğini de unutmamak gerekir. Çünkü Divan ile halk arasındaki geçiş yollarından biri de tasavvuf dünyasıdır.
Yunus Emre bunun en güçlü örneklerinden biridir. Onun sözü yalındır ama söylediği şey basit değildir.
Bir dervişin dilinden çıkan birkaç kelime, insanın varoluşuna dair derin bir düşünceye dönüşebilir.
Yunus’un dili bize önemli bir şeyi hatırlatır:
Derinlik ile kapalılık aynı şey değildir, sadelik ile basitlik de aynı şey değildir.Bir sözün anlaşılır olması, onun düşünsel veya estetik değerini azaltmaz. Tam tersine bazen büyük söz, kendisini en sade biçimde söyleyebilir.
Bu yüzden Yunus Emre’nin şiirini yalnızca halk şiiri içerisinde değerlendirmek de yetmez. O, Divan şiiri ile halk şiiri; şehir ile Anadolu; düşünce ile duygu; söz ile musiki arasında köprüler kuran büyük bir kültürel damar oluşturur.
⸻
Musikide de benzer köprüler vardır. Neyin sesiyle kavalın sesi birbirine yabancı değildir. Tambur ile bağlamanın birbirinden tamamen kopuk dünyalar olduğunu düşünmek de doğru değildir. İkisi farklı geleneklerin, farklı icra biçimlerinin ve farklı estetik çevrelerin ürünüdür.
Ama ikisinin de insanın ses arayışına verdiği cevaplar vardır.
Bir saz, yalnızca tellerden ve tahtadan ibaret değildir. Bir milletin eli ona dokunduğunda, o saz kültürel bir hafıza taşımaya başlar. Bu nedenle bağlama, yalnızca bir çalgı değildir.
Tambur da yalnızca bir çalgı değildir. Ney de, kaval da.
Her biri, bu kültürün insana ve dünyaya bakışından izler taşır.
⸻
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, bu sesleri birbirine rakip olmaktan çıkarmaktır. Çünkü modern zamanlar bize sürekli seçim yaptırıyor:
Gelenek mi modernlik? Şehir mi köy mü? Klasik mi halk mı? Doğu mu Batı mı?
Oysa kültür böyle çalışmaz. Kültür, karşılaşmalarla büyür.
Bir milletin hafızası tek bir odada yaşamaz, aynı evin farklı odaları da vardır. Bir odada eski şiirler durur, bir odada türküler söylenir, bir odada ney sesi yükselir, bir başka odada bağlama, bir yerde gazel okunur, başka bir yerde koşma. Fakat bütün bu seslerin arasında dolaşan insan aynıdır.
Ve belki de medeniyet dediğimiz şey, bu farklı seslerin birbirini susturmadan birlikte var olabilmesidir.
⸻
Bugün ulusal müzik üzerine konuşurken de bu bütünlüğü unutmamak gerekir. Ulusal müzik, yalnızca geçmişten seçilmiş birkaç eserin korunması değildir. Bir milletin bütün müzikal hafızasını tanımak, anlamak ve geleceğe taşıyabilmektir.
Klasik musikiyi halk musikisinin karşısına çıkarmak ne kadar eksikse, halk musikisini klasik musikinin alternatifi olarak görmek de o kadar eksiktir. Birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirmez. Aksine, ikisi birlikte düşünüldüğünde daha büyük bir kültürel harita ortaya çıkar.
Bu haritada makam da vardır, türkü de.
Gazel de vardır, koşma da.
Ney de vardır, bağlama da.
Fasıl da vardır, düğün de.
Dergâh da vardır, meydan da.
Ve hepsinin üzerinde, yüzyıllar boyunca değişerek ama kopmadan devam eden bir insan sesi vardır.
⸻
Bir milletin musikisini yalnızca notalarda aramak, onun hafızasını eksik okumaktır. Çünkü nota, sesi kaydeder; hafıza ise o sesin neden söylendiğini.
Bir türkünün notasını öğrenebiliriz. Fakat o türkünün hangi acının içinden doğduğunu bilmeden onu bütünüyle anlayamayabiliriz.
Bir klasik eserin makamını ve usûlünü çözebiliriz. Fakat o eserin taşıdığı duyguyu hissetmeden, musikinin bize açtığı kapının önünde kalabiliriz.
Musiki bu yüzden yalnızca teknik değildir, teknik, musikinin bedenidir, hafıza ise ruhu.
⸻
Bugün geçmişimize baktığımızda birbirinden farklı birçok ses duyuyoruz.
Beyitlerin sesi… Dörtlüklerin sesi…
Neyin sesi… Kavalın sesi…
Tamburun sesi… Bağlamanın sesi…
Bazen ağırbaşlı bir makamın içerisinde yükselen şehirli bir incelik, bazen bozkırın ortasında yankılanan uzun bir hava…
Bunların hiçbiri tek başına bizim bütün sesimiz değildir. Biz, bütün bu seslerin kesiştiği yerdeyiz. Çünkü kültür, yalnızca bir miras değil, aynı zamanda bir bütünlüktür. Geçmişten aldığımız sesleri birbirinden ayırmadan, onların her birini kendi bağlamı içinde anlayarak ve yeni zamanlara taşıyarak yaşatabiliriz.
Belki de asıl mesele budur:
Geçmişin seslerini birbirine yarıştırmak değil, onların birbirini tamamladığını fark etmek. Çünkü bir milletin musikisi, yalnızca hangi makamları kullandığıyla değil; hangi duyguları hatırladığıyla da ilgilidir. Ve bizim musikimiz, yüzyıllar boyunca aynı insanın farklı zamanlarda söylediği farklı sözlerden oluşur.
Bazen bir gazelde, bazen bir ilahide, bazen bir koşmada, bazen bir türküde…
Aynı insan konuşur, aynı acıyı taşır, aynı sevinci paylaşır, aynı gökyüzüne bakar. Sadece sesi değişir.
Belki de bütün mesele budur:
Seslerin farklılığına bakıp ayrılığı görmemek; o seslerin gerisindeki ortak hafızayı duyabilmek. Çünkü divandan türküye uzanan yol, birbirinden uzak iki dünyanın yolu değildir.
O yol, aynı hafızanın içinden geçen iki ayrı sestir.
Yeni yorum ekle