Ioanna Kuçuradi ve Türkiye’de Felsefe
Fahri Atasoy
Felsefe tarihi Eski Yunan uygarlığı ile başlatılır. İlk filozoflar arasında Milet’li Thales vardır. Milet, Batı Anadolu’da bugünkü Aydın ilinin Didim ilçesine bağlı Balat köyü yakınlarındadır. Tarihte ticaret, bilim ve felsefe merkezi olarak tanınmıştır. Thales, Anaximandros ve Anaximenes gibi önemli filozoflar bu kentte yaşamıştır. 15 bin kişilik tiyatrosu ve hamamları ile ünlüdür. Felsefe tarihinde Milet Okulu olarak anılır. Thales ile başlatılan felsefe zamanla sistematik hale gelmiştir. Bu sistemlilik sürecinde yine Eski Yunan’lı filozoflar etkindir. Özellikle Sokrates, Platon ve Aristoteles bütün felsefe tarihinin vazgeçilmez öncüleri olmuştur. Roma İmparatorluğu felsefe etkinliklerinin sekteye uğramasına yol açar. Bu dönemde felsefe kendisine en uygun ortam olarak İslam dünyasını bulmuştur. Abbasi Hükümdarı Halife Mansûr (754–775) döneminde Beytü'l-Hikme adı verilen bir kurum oluşturulmuş ve Antik Yunan, Hint, Fars ve Mezopotamya medeniyetlerine ait bilimsel ve felsefi eserler Arapçaya kazandırılmıştır. Bu bilgi zenginliği İslam felsefesinin gelişmesine sebep olmuştur. Müslüman filozoflar Eski Yunan filozoflarının tartıştığı felsefi konulara böylece dahil olmuşlardır. Felsefe tarihinin önemli bir dönemi böylece inşa edilmiştir. İslam felsefesi adıyla oluşturulan birikim felsefe tarihinin devamlılığı bakımından önemli bir dönemdir.
Burada bütün bir felsefe tarihini ele alacak değiliz. Sadece tarihi süreçte Türklerin ve diğer Müslüman milletlerin felsefeden kopuşlarını hatırlatmak isteriz. İslam toplumlarında yapılan en son felsefi tartışma felsefeye reddiye olarak yazılan Tehafütül Felasife üzerine olmuştur. Nizamiye Medresesi’nin müderrislerinden İmam Gazali’nin yazdığı bu risaleye cevap Endülüs’ten gelmiştir. İbni Rüşt, Gazali’ye cevap olarak Tehâfüt et-Tehâfüt el-Felâsife (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) eserini yazmış ama maalesef İslam dünyasında pek etkili olamamıştır. Fatih döneminde bu iki tehafütü değerlendiren Hocazade bu konuda pek başarılı değildir. Sonrasında Müslümanlar arasında felsefi düşünme ve tartışma konusunda bir ışık göremiyoruz. 15. Yüzyıl sonunda zaten Endülüs yıkılmış, Rönesans başlamış, Avrupa modernleşmesinin ilk adımları atılmıştır. 16. Yüzyılda Avrupa toplumlarında entelektüeller arasında yoğun bir arayış ve tartışma başlamıştır. Felsefe adeta yeniden inşa edilmektedir. Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan 18. yüzyılda artık evrensel iddiaları olan felsefe okulları ve akımları oluşmuştur. Bu akımlar 19. Yüzyıldaki yeni bilimlerin ve yeni felsefi tartışmaların da tetikleyicisi durumundadır. Bizim geleneksel okullarımız olan medreselerimize henüz bu tartışmalar girememiştir. Sadece Avrupa’ya gidip gelen bazı genç aydınların gündemine dahil olabilmiştir. Osmanlı Devleti artık Avrupa’da olup bitenler karşısında yenilik yapmak mecburiyetinde olduğunu anlamış ve kapıları açmıştır. Bu esnada felsefe kırıntısı sayılabilecek bilgiler girmeye başlamıştır.
Cumhuriyet dönemine gelindiğinde felsefe, diğer bilim dalları gibi modernleşmenin bir gereği olarak okullarda yerini almıştır. Darülfünun’dan Üniversite’ye uzanan yüksek öğretim içinde felsefe bölümü önemli bir kürsü olarak kabul görmüştür. İstanbul Üniversitesi’nin web sayfasında “Darülfünun bünyesinde yaklaşık 1910 yılında bağımsız bir Felsefe Şubesi olarak kurulmuştur” ifadesi yer almaktadır. İlave olarak “1933 Üniversite Reformu sonrasında Hans Reichenbach tarafından yeniden kurulmuştur” bilgisine yer verilmiş. Türkiye’de felsefenin ilgi görmesinde ve kurumsallaşmasında bu süreç önemlidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında burada görev almış hocalar, sonraki yıllarda üniversitelerde yer alacak felsefecilerin yetişmesinde rol oynamıştır. Örneğin İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde o dönemde görev yapmış hocalar arasında Hilmi Ziya Ülken, Takiyettin Mengüşoğlu, Macit Gökberk gibi isimler hem kaynak üretmişler hem de öğrenci yetiştirmişlerdir. Bu öğrencilerden birisi sonradan Hacettepe Üniversitesi felsefe bölümünü kuracak olan Ioanna Kuçuradi’dir. Kuçuradi, İstanbul doğumlu olup, Rum kökenli bir aileye mensuptur. İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünden mezun olduktan sonra Takiyettin Mengüşoğlu’nun asistanı olarak akademik hayata başlamıştır. Mengüşoğlu’nun danışmanlığında 1965 yılında“Schopenhauer ve Nietzsche'de İnsan Problemi” başlıklı tezle doktor olmuştur. Doktorasını tamamladıktan sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde 1965-1968 yılları arasında görev yapmış, 1969 yılında Hacettepe Üniversitesi’ne geçmiştir. Burada felsefe bölümünün kurucu başkanlığını üstlenmiş ve emekli olduğu 2003 yılına kadar bu görevinisürdürmüştür. Doğal olarak Hacettepe Felsefe Bölümü ile Kuçuradi Hoca adeta özdeşleşmiştir. Türkiye’de felsefe kültürünün yaygınlaşmasında yaptığı çalışmalar ve yetiştirdiği öğrencilerin rolü büyüktür.
Türkiye’de felsefenin zorluklarını göstermek için, Ioanna Kuçuradi’nin yetiştirdiği öğrencilerden birisi olarak şahsımın felsefeyle ilişkisini bu vesileyle paylaşmam gerekir. Çünkü bireysel yaşantı gibi görünse de toplumsal boyutunu göstermesibakımından çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Lise eğitimim yatılı bir öğretmen lisesinde fen ve matematik alanında tamamlandı. Bu süreçte felsefe dersi görmedik, felsefe grubundan sadece psikoloji dersi gördük. Felsefe hakkında sadece olumsuz değerlendirmeler okuduk. Bu değerlendirmelerin sebebi ise lise dönemimizde (1976-1980) içinde yer aldığımız siyasi grubun ve benimsediğimiz dünya görüşünün etkisiydi. Lise öğrencisi olsak da 1980 Darbesi öncesinde fiili ve ideolojik çatışmanın ortasındaydık. Her iki kesimin keskin ezberleri ve inançları vardı. Örneğin Nihal Atsız’ın “Anlamayız hayatı felsefeyle, ilimle; Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı.” mısralarından olumsuz anlam çıkarttık. Yine okuduğumuz S. Ahmet Arvasi’nin yazdıklarında felsefenin insanları dinden uzaklaştırdığı gibi iddialarını gördük.
Felsefe bölümünü seçmek ve orada okumak hikayemi Arayış kitabının önsözünde yazmıştım. Burada detaya girmek istemem ama felsefe bölümüne önyargıyla başlamıştım. Felsefeye karşı milliyetçi ve muhafazakar kesimlerde çok ciddi bir olumsuz önyargı vardır. Aslında bu bir zihniyetin yansımasıdır ve yüzyıllardır yıkılamamıştır. Cumhuriyet öncesinde başlayan yenileşme-modernleşme sürecinde aydınlar arasında yavaş yavaş yıkılmaya başlamıştı. Fakat 1970’li yıllarda yaşanan kargaşa ortamı zihinlerde savunma refleksini güçlendirmişti. Köylerden kentlere göç etmek zorunda kalan aileler ve okumak için kentlere gelen gençler arasında bu korunma duygusu çok yaygındı. Bu duygu birileri tarafından yanlış bir bilinçlenmeye veya şartlanmaya sevk ediliyordu. Örneğin bugün fikirlerine katılmadığımız o günün meşhur sağcı yazarları hararetle okunuyordu. Örneğin Necip Fazıl Kısakürek gibi yazarlar ilgi çekiyordu. Halbuki Necip Fazıl okumaya başladığı felsefe eğitimini tamamlayamamış, felsefeden hiç nasiplenmemiş, hayatını şair kişiliğinin gölgesinde kendisini yücelterek geçirmişti. Sözde tasavvuf ehli olduğu iddialarını ben ciddiye almıyorum. Çünkü hayat tarzı tamamen nefsini tatmin seviyesinde görünmektedir. Yazdığı cumhuriyet dönemi eleştiri kitapları bile çok alkış aldığı için yazılmış gibi duruyor. İlk okuduğumuz zaman etkileniyorsunuz. Fakat felsefe eğitimi bize bambaşka bir ufuk açıyor. Dünyaya, hayata, memlekete farklı bakmayı öğrendik. Buradaki ölçü alkış almak değil, gerçeklikle bağ kurabilmek oldu.
Kuçuradi, bugün Türkiye kamuoyuna mal olan tarzıyla, öğrencilerine felsefenin hakikat peşinde olmak olduğunu gösterdi. Bu hakikat peşinde olmak durumu aslında bir yolculuk gibiydi. Yolculuğu düşünce boyutunda yapıyorsunuz ve kullandığınız araç akıl yürütme anlamında mantıktır. Aristoteles’in mantık konularını anlattığı kitapçıklarının adını öğrencileri düşünmenin aracı anlamında “Organon” olarak adlandırmışlar. İslam dünyasına çevrilen kitabının ismi Arapça “mantık” olarak Türkçede de kullanılır olmuştur. Mantığın, yani felsefi düşünüşün en önemli parçası kavramdır. Bir düşünür gerçeklikle zihni ve dildeki semboller arasında ilişki kurabilmek için kavramlar kullanır. Felsefe için kavram bir anlamda yapı taşıdır. Kavram olmadan düşünce, dolayısıyla felsefe olmaz. Kuçuradi hocanın bize felsefe öğretmeye çalışırken önce dikkatimizi kavramlar üzerine çektiğini söyleyebilirim. Her derste anlatmak istediği konular için önemli kavramları bize sorarak başlardı. (Aynı yöntemi ben derslerimde hala uygulamaya çalışıyorum.) Kavram üzerine bizi düşünmeye sevk ederdi. Muhtemelen o kavramı bir terim-kelime olarak duymuşuzdur ama üzerinde hiç düşünmediğimizi ve yeterince bilmediğimizi o zaman anlardık. Şimdi içi boş kelimelerle konuşan ve yazanları görünce, felsefe eksikliği açısından ülkem adına hep üzülürüm.
Felsefe, insan düşüncesinin bir varlık veya problem alanı hakkında bir sonuca ulaşma çabasıdır. Filozof unvanı kazanan düşünürler adeta kılı kırk yararak gerçeklikle zihinsel bir bağ kurarlar ve bir sonuç hükmüne ulaşırlar. Bu düşünme serüveni zorlu bir yolculuktur. O ana kadar iddia edilen düşüncelerle hesaplaşmayı gerektirir. Bu hesaplaşma bir sorgulama ve eleştirme şeklinde sürdürülür. Dışarıdan bakan filozoflar arasında felsefi bir tartışma görür. Felsefe tarihi bu tartışmalarla ilerlemiş ve bugünlere gelmiştir. Felsefe tarihindeki bu tartışmaları anlayarak felsefe hakkında anlamlı bir bilgi elde edebilirsiniz. Kuçuradi hoca derslerinde bu süreçleri adeta yaşayarak anlatır ve bizim de o tartışma içine girmemizi sağlamaya çalışırdı. Ben kendi şahsıma önceleri gizli gizli direndiğimi hatırlıyorum. Bu direnme sadece bana kaybettirdi. Bütün dersleri takip etmeme rağmen önceleri dersin içine giremediğimi fark ettim. Sonra sonra işin sırrını çözdüm ve derslerden tat almaya başladım. Aslında insanın doğasında bulunan düşünme yetisinin ne kadar güçlü bir araç olduğunu anlamam gerekiyormuş. Size bu yetiyi kullanmamayı öğütleyenler, felsefeden korkan insanlarmış meğer. Türklerin en büyük yanılgısı burada düğümleniyor. Birileri Türklere aklını kullanmamayı ve düşünmemeyi mi öğütlüyor yoksa bunu engelleyecek bir zihniyet mi aklımıza egemen olmuş bilinmez. Bilinen bir durum varsa çoğumuz felsefeye karşı önyargılıyız ve mesafeliyiz. Bizim gibi öğrencilerin felsefe ile tanışmasını, yakınlaşmasını, hatta içine girmesini ustalıkla sağlayan kişidir Ioanna Kuçuradi.
Ioanna Kuçuradi, filozofların ne kadar itina ile eleştiri yaptıklarını ve hemen sonuç hükmüne gitmediklerini altını çizerek anlatırdı. “Acele hüküm vermeyin sakın” diyerek sık sık uyarırdı. Hüküm vermek bir sonuç önermesi oluşturmaktır ve bu önermenin gerçekliğe uygunluğu son derece önemlidir. Doğruluğu buna bağlıdır. Doğru bilgiye ulaşmak istiyorsanız acele etmeyeceksiniz. İddialarınızı sağlam zeminde temellendireceksiniz. Bir felsefe cevabı veya iddiası mantıksal tutarlılığa ve sağlam temellendirmeye dayalıdır. Derslerde bir felsefe problemini veya bir filozofu irdelerken bu tutarlılığı ve temellendirmeyi mutlaka gösterirdi. Ben Kuçuradi hocanın derslerinde ezber yapmak zorunda kaldığımı hatırlamıyorum. Anladığımı hissettiğimde dersten mutlu ayrılırdım. Felsefe bölüme önyargıyla gelen bir öğrenci olarak felsefeye yakınlaştığımı ve sevmeye başladığımı sonradan fark ettim. İlk zamanlarda duygusuz bir şekilde görev olduğu için devam etmekte ve bir diploma almakta kararlıydım. Öyle olmadı ve iyi ki felsefe okumuşum diyerek uzun süre felsefe öğretmenliği yaptım. Sonra sosyoloji alanında akademik çalışma yapmama rağmen felsefeden hiç kopmadım. Çünkü felsefenin bütün bilim alanlarında temel olarak kullanılması gerektiğini fark ettim. En fazla da felsefenin içinden bağımsızlığını kazanan sosyoloji bundan faydalanması gerekir. Batı sosyoloji tarihi bunun örnekleriyle dolu.
Bu yazıda Ioanna Kuçuradi’nin felsefi görüşlerini ele almayı amaçlamadım. Daha çok Türkiye’de felsefe eğitimine neler kattığını kendi gözlemlerim ve üzerimde bıraktığı izler üzerinden göstermek istedim. Kendi önyargılarımı samimiyetle paylaştım ama o dönemde felsefe bölümü hocalarının önyargılarından da bahsetmem gerekir. İsim kullanmadan bir somut örnek vermek isterim. Birinci sınıftayım ve bölüme hocaların yanına gitmeye çekiniyorum. Danışman araştırma görevlisi sosyoloji mezunu birisi. Biz sosyoloji sertifikası da almamız gerekiyor. Benden önce odada olan bir arkadaşa sosyolojideki bir hocanın dersini bıraktırdı. Sebep olarak o hoca faşist dedi. Ben de ister istemez o hocayı merak ettim ve öğrendim ki o hoca M. Cihat Özönder’di. (Bölümü bitirince ilk işim hocayı bulmak ve akademik çalışma yapmak istediğimi söylemek oldu. Hoca bana sahip çıktı, rehberim ve danışmanım oldu.) Bölüm hocaları o dönemin sosyal ve siyasi ortamına uygun olarak belli bir tarafta kendilerini konumlandırmışlardı. Biz o tarafta olmadığımız için ağzımızla kuş tutsak o bölümde akademisyen olamayacağımızı anladık. Ioanna Kuçuradi hocada ben ideolojik veya dini bir tavır hiç görmedim ama felsefe bölümleri ne hikmetse Marksizmin kalesi gibiydi. Yani hakiki anlamda felsefeyi içselleştirememiş kesin inançla sosyalizme bağlanmış insanlar, diğer tarafta yer alan dini inançlı muhafazakarlardan farklı değillerdi. Ülkem adına üzüldüğüm konulardan birisi de budur. Daha sonra felsefe bölümünde profesör olarak emekli olan o hoca sonradan önyargılarından kurtulabilmiş midir bilemem. Bu konu Türkiye’de felsefe için problemli bir alandır.
Felsefe bölümleri normal şartlarda dini veya siyasi ideolojilerin kalesi gibi olamazlar. Aslında hiçbir üniversite böyle bir ideolojik kamplaşma yeri olamaz. Ama maalesef Türkiye’de kurtarılmış bölgeler, mahalleler, sokaklar, okullar, üniversiteler, bölümler oldu. Bu durum bile felsefenin hayatımıza girmediğini gösterir. Felsefe sadece üniversite bölümünde veya lise dersinde formaliteden olursa toplumun hayatına nüfuz etmez. Türkiye’de de hayata nüfuz etmeyen, toplumu ve bireyleri etkilemeyen bir felsefe eğitimi görülmektedir. Bolca felsefe tarihi ezberletilen, hatta kitapta yazdığı gibi yazmayan öğrencileri sınıfta bırakarak eziyete çeviren bölümler kurulmuştur. Bu tespit bir varsayım değil yerinde tespittir. Ioanna Kuçuradi bunu yapmadığı ve insanların gönlüne dokunabildiği için büyümüştür. Kuçuradi’den bir sınıfta ders almamış ama yazdıklarından ve konuşmalarından etkilenerek kendisini onun öğrencisi gibi gören binlerce öğrenci sahibi olmuştur. Bir anlamda Türk toplumunda felsefenin mayasını çalmıştır. Özellikle toplumun en fazla problem yaşadığı ve ihtiyaç duyduğu noktalardan yaptığı uyarılarla etkili olmuştur. Avrupa toplumları çok sıkıntılar çekerek insan haklarını siyasal yapılar içinde koruma altına almışlardır. İnsan hakları bizim geleneksel yapımızda gündemde olan bir konu değildir. Batıdan gelen akımlar içinde bir başlık olarak ülkemize girmiş ama anlamlı bir temellendirme Ioanna Kuçuradi sayesinde yapılmıştır. Etik konusu ilk insan ve ilk felsefe zamanlarından beri insanlığın en önemli konudur. Son yıllarda toplum olarak ne kadar fazla etik bilincine ihtiyacımız olduğu ortadadır. Bu konuda da yazdıkları ve konuştuklarıyla yol gösterici olmuştur. Felsefe zaten evrensel etik ilkeleri aramak için başlamış değil midir?
Türk toplumu büyük bir değişim geçirmektedir. Avrupa toplumlarının 18 ve 19. yüzyıllarda geçirdiği dönüşümün bir benzerini Türkiye 20 ve 21. yüzyıllar içinde yaşamaktadır. Sosyolog Emile Durkheim 1800’li yıllarda Fransa’da gördüğü manzara karşısında bu anaforun yarattığı “anomi” durumuna işaret eder. Anomi ona göre toplum nazarında ne eski normların ne de yeni normların işlememesi halidir. Yani kuralsızlık durumudur. Bu durum insanları intihara dahi sevk eder. Anormal saldırganlıklara yol açar. İnsanlar yasak olan ne varsa serbest gibi davranmaya başlarlar. Hırsızlık, dolandırıcılık, yolsuzluk normalmiş gibi yapılır. Bunu önlemenin yolu toplumun akla uygun geliştirilen yeni hukuk sistemine uyması ve dini-ahlaki değerlerini sürdürmesinden geçer. Yani kuralları kaldırdığınızda toplumda kaos oluşur. Halbuki bütün toplumlar bir yapı ve bir düzen içinde sürdürülen sistemdir. Sistemin içinde işlevleri olan uzuvlar (kurumsal yapılar) vardır ve çalışmayan veya aksayan unsurları iyileştirmek gerekir. Bunu yapacak olan bir ülkedeki düşünürlerdir, aydınlardır. Problemleri gören, doğru teşhis eden ve çözüm önerileri sunan insanlar toplumun iyileşmesini ve hatta yükselmesini sağlar. Felsefe olmadan düşünme yetiniz gelişmez ve problemlere bütünlüğü içinde bakamazsınız. Bir sosyoloğun da bir mimarın da felsefi düşünüşe ihtiyacı vardır. Bizim toplum olarak göremediğimiz yer burası sanırım. Günümüzde toplum olarak çok ciddi etik problemler yaşıyoruz. Kuralları hiçe sayıyoruz, fırsat buldukça çiğniyoruz hatta delmek için bir yolunu buluyoruz. Her kutsalı maske yaparak azgın hırslarımız ve çıkarlarımız için kullanıyoruz. Sanki çok boyutlu bir anomi yaşıyoruz. Bu durumu ancak felsefe bakış açısıyla çözümleyebiliriz ve anlayabiliriz.
Yeni yorum ekle