Türkiye’nin Kentleşme Problemi

Felsefe

Türkiye’nin Kentleşme Problemi

Fahri Atasoy

Türkiye zengin bir tarih ve kültür mirası üzerine kuruldu. Asya steplerinden Batıya doğru sürdürülen yolculuk Türklere çok şeyler öğretti. Bu süreçte yoğun bir kültürel etkileşim yaşandı. Türkler kimliklerini koruyarak kültürlerini geliştirdiler. Kentleşmek bir toplumun medeniyet göstergesi olarak kabul edilir. Asya bozkırları başta olmak üzere Türklerin yerleşik hayata geçerek kentler oluşturdukları veya eskiden kurulmuş kentleri ele geçirerek yerleştikleri bilinmektedir. Özellikle Anadolu’da eski medeniyetlerden kalan kentlere yerleşim ve kimlik kazandırma daha sık rastlanan bir durumdur. Balkanlara geçen Osmanlı akıncıları buralarda nüfus yerleşimini mevcut duruma göre gerçekleştirmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir tarihi sürecin sonunda Anadolu ve Trakya topraklarında adeta külleri üzerinde filizlenen bir yapı oluşturmuştur.

Türkiye’nin çok kıymetli tarihi kentleri vardır. Fakat Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun yüzde 90’a yakını köylerde ve küçük kasabalarda yaşamaktadır. Kentlerde yaşayan halkın oranı çok düşüktür. Göçlerle birlikte kent nüfuslarında artış başlamıştır. Bu süreçte ilk etapta Osmanlı’nın çekilmek zorunda kaldığı Balkanlardan gelen göçler dikkat çeker. Bu bağlamda Trakya bölgesindeki kentler ile Doğu Marmara bölgesindeki kentlerin nüfusu muhacirler vesilesiyle artmıştır. Gelenlerin bir kısmı kentli bir kısmı köylü kesimdir. Köylere yerleşenlerin bile bilgi ve görgüleri Anadolu köylülerinden fazladır. Okuma yazma bilmeleri, sebze ve meyve tarımı tecrübeleri, yeni teknolojilerden haberdar olmaları büyük avantaj oluşturur. Türkiye’nin kalkınmasında ve gelişmesinde bu göçün olumlu yönleri dikkate değer bir olgudur.

Anadolu’nun geleneksel tarihi kentleri Selçuklular zamanında Türkleşmiş ve Türk kültür damgasını bu dönemde kazanmıştır. Özellikle tarihi yollar üzerindeki kentleri Selçuklular imar etmiş ve kendi eserleriyle geliştirmiştir. Bu kentlerin büyük kısmında Selçuklu döneminde yapılmış Ulucamiler, Bedestenler, Hamamlar, Hanlar, Çarşılar yer almaktadır. Hemen ilk akla gelenler arasında Erzurum, Elâzığ, Malatya, Sivas, Kayseri, Konya, Alanya, Antalya sayılabilir. Dikkat edilirse bu kentler arasında Kervansaraylar yer almaktadır. Kervansaraylar hem bina yapıları hem de işlevleri bakımından çağının en muhteşem eserlerdir. Medeniyet göstergesi olarak kabul edilebilir. Bu verdiğimiz örnekteki kentler Orta İpek Yolu güzergahındadır. Anadolu’ya kuzeyden ve güneyden giren kollar üzerinde de çok sayıda kent vardır. Bu kentler Türkiye’nin kentleşme tarihinde önemli referans kaynaklarıdır. Buralarda hem Pazar hem üretim hem kültür ortamı vardır.

Türkiye’nin modern dönemdeki toplumsal yapısına baktığımızda Selçuklu kentlerinin fakirleşmiş ve işlevsizleşmiş olduğunu da görmek gerekir. Türkiye’de köklü bir değişim ve dönüşüm Cumhuriyet sonrası yaşanır. Büyük kentlere modern okullar açılmaya başlanır. Aslında Osmanlı döneminde İdadi olarak açılan okullar Lise haline dönüştürülür ve yaygınlaştırılır. Her kentte lise olmadığı için insanlar çocuklarını en yakın kente götürürler. Her kasabada ortaokul her köyde ilkokul yoktur. Bu bağlamda kentleşmeyi etkileyen unsurların başında eğitim gelir. Üniversite olarak Osmanlı’dan miras sadece Darülfünun vardır, o da 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi adını almıştır. Ankara başkent olduğu için yüksek okullar açılmaya başlamıştır. 1925 yılında Hukuk Fakültesi, 1926 yılında öğretmen yetiştirmek için Gazi Terbiye Enstitüsü, 1933 yılında Ziraat Fakültesi, 1935 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, 1946 yılında Ankara Üniversitesi kurulmuştur. Bu dönemde eğitim amacıyla göç alacak iki kent öne çıkmaktadır. İzmir ve Erzurum (1950’li yıllar) bunların ardından gelir. Ege Üniversitesi 1955, Atatürk Üniversitesi 1957 tarihlerinde kurulmuştur.

1950’li yıllar iç göçün arttığı dönemdir. Bunun pek çok sebebi vardır. Göç sosyolojisi çalışmalarında bunların detayları görülebilir. Bu kısa yazıda göçün sebeplerine yoğunlaşmadan sonucun doğurduğu kentleşme problemlerine bakalım. Türkiye ikinci sanayi hamlesini DP iktidarı zamanında yapmıştır. Birincisi Atatürk zamanında bütün imkansızlıklara rağmen kurulan işletmeler ve fabrikalarla gerçekleşmiştir. 1940’lı yıllar savaş yıllarıdır ve yokluk zamanlarıdır. Ekmeğin bile karneyle dağıtıldığı yıllarda yatırım yapmak imkansızdır. 1948 yılında ABD ile başlayan yakınlaşma süreci Türkiye’ye Marshall Yardımı gelmesine sebep olmuştur. ABD Savaşta yıkılan Avrupa ekonomilerini ayağa kaldırmak ve Sovyetler Birliği'nin (komünizmin) yayılmasını önlemek maksadıyla böyle bir plan uygulamıştır. Türkiye bu süreçte Batı bloku içinde yer alarak yabancı yatırımlara kapı aralamıştır. Kendi bilgi ve tecrübesinin yetmediği işleri Avrupalı girişimciler ile çözmeye çalışmıştır. Örneğin ilk hidroelektrik santrali Nallıhan’da Sakarya ırmağı üzerineSarıyar Barajı yapılarak burada kurulmuştur. İşi Almanlar yapmıştır. Bu iş esnasında yakın köylerden çok sayıda işçi çalışmıştır. Köylüler artık köy dışına çıkarak para kazanabileceklerini öğrenmişler ve böylece kent merkezlerine göç artmıştır.

Köyden kente göç hızlanmasına rağmen kentlerde gelenler için yeterli altyapı yoktur. Yapmak için bir irade de görünmemektedir. Eski alışkanlıkla planlama ve tedbir alma yerine iş akışına bırakılmıştır. Akış dediğiniz ise kente çalışmaya gelenlerin başlarını sokacakları rastgele yerler olacaktır. Su yolunu bulur ama neresi zayıfsa orayı kendisine dere yapar. Böylece Türkiye’nin göç alan kentlerinin çevresinde gecekondulaşma başlamıştır. Bu gecekondular önce kent merkezinin en yakınındaki zorlu yamaçlarda görülmüştür. Örneğin Ankara’da Çinçin Bağları, Seyran Bağları, İncesu Deresi havzası ilk gecekondulaşmanın başladığı yerlerdir. Sonrasında Mamak, Dikmen, Balgat, Etlik tepeleri, Keçiören bağları, Hasköy, Sincan vb. genişleyip gitmiştir. Şimdilerde bu saydığımız yerler kentsel dönüşümle bambaşka hale gelmektedir. Kimisi büyük metropol ilçe konumundadır. Türkiye’nin belki de en önemli problemleri buralarda saklıdır.

Gecekondular kentleşme sağlayabildi mi sorusu tam bir sorunsaldır. Literatürde “köyden kente göçün hızlandırdığı kentleşme” ifadesi sıklıkla kullanılır. Ancak bu göç bir kentleşme midir konusu tartışılmalıdır. Türkiye’nin toplumsal dönüşümünün önemli problem alanlarından birisi olarak incelenmelidir. Çünkü bu süreç sadece bir mekan değişimi değildir. Köyde yaşayan insanların geleneksel kültüre dayanan bir hayat tarzı ve benimsedikleri normlar vardır. Kent diyerek geldikleri yerde gecekondu mahallelerinde bu hayat tarzı ve normlar ile büyük bir mücadeleye girişmiş olduklarını görmek gerekir. Kentin hayat tarzı ve normlarıyla zaten tanışmadıkları gibi, eskinin tarzını ve kurallarını da sürdürmeleri imkansızdır. Gecekondulaşma Türk toplumsal yapısında bir geçiş dönemi gibi görünmesine rağmen yapısal problemlerin derinleşmesine yol açan bir olgudur. Derinlemesine irdelemek gerekir.

Gecekondulaşmayı bir göç ve kentleşme problemi olarak görmek mümkün ama bizim teklifimiz toplumsal yapı problemi olarak ele alınması olacak. Geleneksel toplumsal yapıdan yeni toplumsal yapıya geçişte yaşanan bir marazi (bozuk) durum olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Bunu basit bir gözlemle tespit etmek mümkündür. Evlerin yapılış biçimi, sokakları, mahalle yapısı, kamusal alanları, camileri ilk göze çarpan halleridir. Hatta kentsel dönüşüm esnasında gecekondu mahallelerindeki camilerin bazısı lüks apartmanlar arasında bırakılmış olarak gördüğünüzde konu daha iyi anlaşılır. Cami ve minare Müslüman toplumlarda kültürel bir simgedir. Selçuklu camileri ve minareleri kendine özgüdür, Osmanlı dönemsel olarak bu özgünlüğü gösterir. Örneğin Bursa Ulu Cami’ye sanat tarihi gözüyle baktığınızda Selçuklu’dan Osmanlı’ya dönüşen medeniyet izlerini görürsünüz. Kentler medeniyet merkezleridir ve bu merkezlerde estetik kültür değerleri üretilir. Gecekondularda bunu beklemek abesle iştigaldir. Çünkü kentle ilgileri sadece kentin yakın çevresinde yer almalarıdır. Buralarda yaşayan insanlar köylerdekinden daha zor şartlarda hayatta kalma mücadelesi vermektedir.

Gecekondularla ilgili gösterge sadece fiziki çevreyle ilgili değildir. Gecekondulara yerleşen insanlar köklerinden kopmak istemeyen emanetçi insanlardır. Şehre biraz para kazanmak için gelen ama nihayetinde tekrar ait olduğu köye döneceklerini düşünen insanlar gecekonduların sakinlerini oluşturur. Köye aidiyetlerini kopartmak istemeyen gecekondu sakinleri fırsat buldukça köye gidip gelmenin yolunu ararlar. Örneğin yaz tatillerinde kendileri uzun süre kalamasa da eşlerini ve çocuklarını köydeki büyüklerin yanlarına gönderirler. Hatta kimsesi kalmamış olanlar eski evlerini yazdan yaza açarak orada kalmaya çalışırlar. Bayramlarda uzak da olsa mutlaka köylerine gitmeye çalışırlar. Bu alışkanlık hâlâ devam etmektedir. Bayram öncesi ve sonrası büyük şehirlerdeki trafik bu yüzden tıkanır ve trafik görevlileri bu dönemlerde teyakkuza geçer. Böyle bir durum hangi ülkede vardır bilemeyiz ama sanırım pek örneği yoktur. Bunu izah edebileceğimiz tek ipucu Türkiye’nin köyden kente göç esnasında yaşadığı travmatik durumdur.

Kente göç etmiş ama kente ulaşmamış insanların oluşturduğu topluluk tek biçimli ve sıkı örgütlü bir yapıda değildir. Gevşek sayılabilecek bir ilişki düzeni vardır. Anadolu köyleri binlerce yılın birikimi olan bir kültürün içinde hayat sürerken, gecekondulara gelenler bu kültürü bırakmak zorunda kalmışlardır. Köy topluluklarında sıkı bir grup hiyerarşisi ve katı kurallar sistemi hüküm sürerken, göç etmiş olanlar birdenbire bu sıkılıktan çıkmışlardır. Örneğin geleneksel yapıdaki bir köyde suç işlenmesine fırsat verilmez ve gerekirse cezası kesilir. Sıkı bir sosyal kontrol vardır. Ben kendi köyümden örnek verecek olursam 1950’li yıllara kadar Jandarma’ya intikal eden olay yoktur. İhtiyar Heyeti köy odasında suç işleyen birisi varsa hesabını görür ve katı bir şekilde uyarır. Sadece bir kız kaçırma sonucu cinayet işlendiğinde resmi makamlara intikal etmiştir. Bu örnek hemen hemen bütün Anadolu köylerinde böyledir. Fakat toplum değişmektedir ve insanlar köylerinden çıkmış durumdadır. Kentin resmi ve resmi olmayan kuralları vardır ama gecekondularda bunların da etkisi henüz başlamamıştır. Bu durumda gecekondu ortamında bir kuralsızlık ve gevşeklik görülmesi normaldir. Gecekondulaşma sürecinde Türk toplumunun büyük kısmında toplumsal normlara karşı duyarsızlığın başlaması önemli bir problemdir. Bu konu başka bir yazıda kaleme alınacaktır.

Türkiye’nin kentleşme problemini sadece gecekondulaşmaya indirgemek doğru olmaz. Kentlerin işlevleri bakımından modern toplum yapısına geçip geçmediklerine de bakmak gerekir. Geleneksel toplumlarda kentlerin önemli görevleri vardır. Ama artık toplum gelenekselden moderne evrilmektedir ve yeni görevler ve işlevler devreye girecektir. Avrupa toplumlarında modernleşme, sanayileşme, kapitalizm gibi birbirini etkileyen süreçler sonucunda kentler modern toplum yapısına kavuşmuştur. Emile Durkheim modern toplum haline gelen kentlerde artık organik dayanışmaya dayalı bir iş bölümü başladığını belirtir. Geleneksel köy toplumlarında mekanik dayanışma vardır ve iş bölümü çok sınırlıdır. Modern bilim ve teknoloji yeni iş kolları ve yeni meslekler doğmasına yol açmıştır. Artık alanında eğitim görmüş, tecrübe edinmiş uzmanlar iş yürütmektedir. Bu bir durum tespitidir. Biz Türkler de Avrupa’daki gelişmelere öykünerek ülkemize yeni teknolojiler ve yeni sistemler getirmeye çalışırken bunlara olması gereken gibi bakmışız. Belki bizim için bir hedef olsa da Avrupa için bir sürecin sonucudur. Bizim kentlerimizle ilgili yaşadığımız problemlerden birisi de burada saklıdır.

Yenileşme veya çağdaşlaşma adı verilen süreçte modern okullar açarak profesyonel uzmanlar yetiştirmeye çalıştık. Cumhuriyet öncesinde Tıbbiye Mektebi kurarak doktor, Muallim Mektebi kurarak öğretmen, Baytar Mektebi kurarak veteriner, Mühendishane kurarak mühendis yetiştirmeye başladık. Cumhuriyet ile bu tarz meslek elemanlarını yetiştirme işini artırdık. Bu yetişen elemanların istihdam edilecekleri kuruluşlara ve hizmet edecekleri alanlara ihtiyaç vardır ve bu alan kentlerdir. Köy Enstitüleri projesi ile zeki köy çocuklarını tekrar köylere gönderilerek toplumsal fayda ummak büyük bir yanılgıdır. Tekrar yazmakta fayda var: medeniyet kentlerde geliştirilir. Toplumun seçkinlerini kentlileştirmeden atılım yapamazsınız. Kentleşmeyi doğru yönetemezseniz ve yaratıcı insanların önünü açamazsanız hiçbir konuda atılım yapamazsınız. Atılım köyden başlamaz. Köylüleri eğitmek ayrı bir konu. Türkiye maalesef bir süre bunu yaparak zaman ve enerji kaybetti. Nüfusun büyük kısmı köylerde yaşayan insanların zeki ve iddialı çocuklarının yeri yeni mesleklerde sivrilmek olmalıydı. Profesyonel mesleklerde kendilerini yetiştirmek ve ülkelerinin kalkınmasına öncü olmalıydılar. Ama çok az yetenek özel eğitim alarak büyük başarılar elde etti. Çarpıcı örnek olsun: Fransa’ya kaliteli eğitim alsın diye gönderilen yeteneksizlerin bir kısmı kumar bağımlısı bir kısmı kötü ressam kopyası olarak geri döndüler. Bu büyük bir kayıptır.

Türkiye’de zaten geleneksel yapısı olan kentler vardı ama bu kentler yeni toplumsal düzene ayak uyduramadı. Kentleşme adıyla yapılan bazı modernleşme hamleleri maalesef sağlıklı ilerlemedi. Avrupa’da modernleşmenin sonucu olarak öne çıkan bazı kültürel ögeleri transfer etmekle başarı sağlanamayacağı anlaşılamadı. Onun için toplumdan tepki çekecek uygulamalar olarak sadece sürece zarar verdi. Örneğin köylü kıyafetleriyle o dönemki kent merkezi olan Ulus’a girmeyi yasaklamak sadece kırılmalara yol açtı. Modernliği ve kentliliği opera veya baleye indirgemenin anlamsızlığı veya olumsuz yansıması hesap edilemedi. Her dönemin ve devletin kendi özgün yaratıcılığı medeniyet kimliği oluşturur. Selçuklu ve Osmanlı örneklerini onun için verdik. Şimdi sıra Türkiye Cumhuriyeti döneminde olduğuna göre özgün bir kentleşme beklenmesi son derece doğal. Medeniyet ve kültür başkalarından etkilenebilir, onlara öykünebilir ama taklit etmez. Uyarlama yaparak özgünlüğünü yakalar. Osmanlı döneminde ince minareler ve kubbeler buna örnektir. Osmanlının en yakın örneği Selçukludur ama ondan farkını herkes görebilir. Kentleşme sürecindeki yapılan imarlar o dönemin tekniğine ve ruhuna uygun olması beklenir. Fakat açılan caddeler ve sokaklar, kurulan mahalleler, yapılan binalar ile kaliteli bir kentleşme sağlanabilirdi ama maalesef başarılı olunamadı.

Cumhuriyet döneminin kentleşmesi için en iyi örnek yeni başkentimiz Ankara olabilirdi. İlk yıllarda yabancı mimarlar ve kent plancıları getirildi ve imara girişildi. Maalesef profesyonelce başlayan süreç akamete uğradı ve kötü bir kentleşme örneği oluşturdu. Bunda hızlı göç ve gecekondulaşma etkili gibi görünmesine rağmen asıl sebebin kent yöneticilerinin ufuksuzluğu ve istikrarsızlığı olduğu söylenebilir. Özellikle popülist yaklaşımlarla halkın oyunu almak isterken kalite ve ilkelerden taviz vermek Türkiye’nin en önemli handikabı oldu. İlk yıllarda planlı olarak başlayan kentleşme çığırından çıktı ve bozuk bir çarka döndü. Örneğin Yenimahalle iki katlı ve bahçeli evleriyle planlı bir yerleşim yeri olarak kurulmasına rağmen, yanı başında tapulu araziler üzerine Demetevler kuruldu. 10 katlı, 15 katlı bitişik nizam içinde kalitesiz ve özensiz apartmanlar yan yana dizildi. Birbirine paralel 12 yol sözde cadde olarak adlandırıldı. Ankara’nın Başkent olduğu zamanlarda belirlenen bulvar, cadde ve sokaklarıyla hiç benzerliği olmayan kötü bir örnek oldu. Peki bu örnek orada kaldı mı derseniz, kalmadığını hepimiz gördük. Demetevler’e benzer yeni mahalleler kuruldu. Kentsel dönüşüm diyerek yenilenen gecekondu semtleri büyük oranda Demetevler örneğinde yenilendi.

Kentleşme sadece fiziki mekanlarla ilgili değildir. Aslında kentli kültür tarzı ve normları bir insanda yerleşmiş ise orada kentlilikten bahsedebiliriz. Kent ortamında insanlar arasında ilişkiler ölçülü, incelikli, nezaketli, ilkeli olması beklenir. Eskilerin İstanbul beyefendisi veya hanımefendisi dedikleri örnekler kentli bireylerin modelleri gibidir. Hayat tarzında, yaşantısında, oturup kalkmasında, giyinmesinde, konuşmasında belli bir üslup vardır. Kentli insan kültür, sanat, bilgi, eğitim, eğlence gibi faaliyetlere zaman ayırır. Bunun için kentlerde bu faaliyetler için kamusal alanlar ve kurumlar vardır. Okullar, kütüphaneler, tiyatrolar, parklar, sergiler, ibadethaneler, pazarlar, atölyeler bunun için vardır. Kentler iş bölümünün ve uzmanlaşmanın arttığı modern mekanlardır. Bir toplumda veya ülkede yaşanan dönemin en mükemmeli en kalitelisi en görkemlisi kentlerde olur. Olmuyorsa orada problem vardır.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.