Bir Tarih, Bin Başlangıç

Edebiyat

Bir Tarih, Bin Başlangıç

Bizim mahallede her şeyin bir doğum günü vardı. İnsanların doğum günü, dükkânların açılış günü, işe giriş veya iş kurma tarihi, derneklerin kuruluş günü... Hatta köşedeki çınarın bile belediye tarafından dikildiği gün, ağacın doğum günü sayılıyordu. Böyle olunca “doğum günü” kavramı yalnızca insana özgü biyolojik bir olay olmaktan çıkıyor, toplumsal olaylar için de mecazi bir anlam kazanıyordu. Bir ağacın “doğum günü” aslında onun biyolojik olarak doğduğu an değil, insanların ona ortak bir başlangıç tarihi atfetmesiydi. Aynı durum dükkân, dernek, fabrika, hatta bir ilişkinin ya da kurumun kuruluşu için de geçerliydi. Böylece “doğum günü”, takvimdeki sıradan bir sayı olmaktan sıyrılarak toplumsal hafızanın nirengi noktalarından birine dönüşüyordu.

​Fakat tam da bu noktada önemli bir soru beliriyor. Takvimde herkes için aynı günü gösteren bir başlangıç tarihine insanlar neden farklı anlamlar yükler? Soruya, bir tarih herkes için ortak olsa da o tarihin hissettirdikleri çoğu kimse için aynı olmak zorunda değil hükmü kurulabilir. Mesela aynı gün biri için umut dolu yeni bir başlangıçken, bir başkası için kapanmış bir dönemin ardından tutulan bir yas veya bir son anlamına gelebilir. Kimi o tarihle sorumluluk ve değişimi ilişkilendirirken, kimi için de sıradan bir tesadüften ibaret kalabilir. Bunun temelinde ise kişisel deneyimler, beklentiler ve o günden önce yaşananlarla sonrasında ortaya çıkan sonuçlar yatar.

​Nitekim insanlar geçmişte yaşanan olayları kronolojik olarak “Ne zaman oldu?” sorusuyla değil, duygusal olarak “Benim için ne ifade ediyor?” sorusuyla hatırlar. Bu yüzden aynı başlangıcı paylaşmış iki insan bile yıllar sonra o günü birbirinden tamamen farklı şekillerde anımsayabilir. Biri için hayatını değiştiren bir dönüm noktası hâline gelen o tarih, diğeri için zamanın akışı içinde silinip giden önemsiz bir ayrıntı olarak kalabilir. Zira anlam, olayın çıplak gerçekliğinden ziyade, kişinin o olayla kurduğu öznel bağ üzerinden biçimlenir.

​Bu durumu somutlaştırmak için bir işyerinin kuruluş yıldönümünü ele alalım. O gün patron için “şirketi kurduğu gurur günü”, işçi için “evine ekmek götürmeye başladığı tarih”, işini kaybetmiş eski bir çalışan içinse “hayatının altüst olduğu dönemin başlangıcı” olabilir. Mahalleli için “sokağa hareket getiren bir canlılık”, belediye için “bölgedeki ekonomik gelişmenin ilk adımı” anlamına gelebilir. Dahası, orada bir iş kazası yaşamış biri için acı bir hatırlatıcıyken, oradan emekli olmuş biri için ömrünün en verimli yıllarının simgesidir.

​Görüldüğü üzere, hiç kimsenin olayın “gerçek tarihini” değiştirmesi gerekmez. Değişen şey aynı tarihin üzerine inşa edilen anlam katmanları. İnsan zihni geçmiş deneyimlerini ve geleceğe dair beklentilerini işin içine katarak olaylara yön vermeye eğilimli. Bu yüzden aynı tarihe bakıldığında, birinin “coşkulu bir kutlama” olarak gördüğü şeye bir başkası “sessiz bir hesaplaşma” gözüyle bakabilmesi olağan.

​Bütün bu bireysel yorumların ve farklı anlam katmanlarının ötesinde “doğum günü”, yalnızca bir tarihin anılması değil, hatırlanma, önemsenme, aidiyet ve karşılıklılık duygularının görünür kılındığı sembolik bir toplumsal alışkanlık. Bir insanın hatırda tutulması, özel bir gününün kutlanması veya ona iyi dileklerde bulunulması, en yalın hâliyle “Seni önemsiyorum ve varlığının farkındayım” mesajı. Bu nedenle doğum günü kavramı, bireyin sosyal çevresi tarafından ne ölçüde kapsandığını ve kendisini o topluluğun bir parçası hissedip hissetmediğini anlamasının bir aracına dönüşür. Pasta kesmek, mum üflemek, hediye vermek veya bir mesaj göndermek gibi eylemler, bireye gruptaki yerini hatırlatan toplumsal idmandır. Bu sembolik işlev, yalnızca bireysel doğum günleriyle sınırlı kalmaz, bir kurumun, bir ilişkinin ya da mahalledeki o çınar ağacının yıldönümünde de aynı aidiyet arzusuyla yeniden üretilir. Kutlama biçimleri ekonomik ve kültürel farkları yansıtsa da özünde “doğum günü”, hatırda kalmanın, bağ kurmanın ve toplumsal hafızayı diri tutmanın en sembolik yollarından biri.

Bu durumun en somut ve canlı tanığı, memur çocuğu olarak büyürken yaşadığım pek çok mahalleden biri olan Antakya Ulu Cami Mahallesindeki bakkalımız ve onun her sabah tekrarlanan tanıdık alışkanlığıydı. Sabahlar, bakkalın demir kepenginin çıkardığı o metalik gürültüyle başlardı. Kepenk yukarı doğru kıvrılırken sokağa yankılı bir ses yayılır, ardından içeriden ekmek, kahve ve tahta raflara sinmiş o eski dükkân kokusu gelirdi.

Öte yandan bakkalın başlattığı o “gün”, serin bir Ekim sabahı Asi Nehrinin doğu yakasına çökerken, Antakya’nın sarı kalker taşlı dar sokakları sonbaharın ilk nemli rüzgârını göğsünde saklıyordu. Bu gölgeli labirentler, dışarıdan bakıldığında yüksek taş duvarların ardına gizlenmiş dingin bir âlem gibi görünürdü. Oysa o koca ahşap kapıların hafifçe aralanan kanatlarından dışarıya; avlulardaki kış hazırlıkları, büyük bakır kazanlarda ağır ağır kaynayan nar ekşisinin o mayhoş kokusu, güneşte son demlerini süren biber salçalarının rayihası ve kurutulmaya bırakılmış defne yapraklarının kokusu sızmaya başlar. Mahallenin tatlı kış telaşı da uyanırdı. Karşı penceredeki Ayşe ninenin omuzlarına attığı yün şalıyla cumbalı odasından sokağı izleyen bakışlarına, alt sokaktaki taş fırından yayılan köz kokulu biberli ekmeklerin sıcak dumanı eşlik ederdi. Avlulardan o kadim adıyla "hayat"lardan sokağa taşan süpürge sesleri, kapı eşiklerine oturup kırma zeytin hazırlayan kadınların tatlı atışmalarını takip eder. Sokağın nemli taş döşemelerinde rüzgârın sürüklediği sarı yaprakların peşinden koşan okul çocuklarının neşeli çığlıkları, Uzun Çarşı yönünden gelen bakırcı çekiçlerinin ritmik tıkırtılarına karışırken, köşe başındaki eski ahşap kapının ağır pirinç tokmağı iki kez vuruldu. Sonbaharın serinliğine karışan bu tok ses, mahallenin sıradan gibi görünen ama her anı bir masalı barındıran kış eşiği günlerinden birinin daha başladığının habercisiydi...

​Güne böyle başlanan mahallenin, bakkalının açılış günü 14 Ekim’di. Benim için 14 Ekim biyolojik doğum günü. Mehmet Amca için hayatını kendi elleriyle kurmaya başladığı gündü. O gün dükkânın ilk kez ışığını yakmış, ilk ekmeği rafa koymuş, ilk müşterisine para üstü vermişti. O sabah cebinde yalnızca birkaç bozuk para vardı ama içinde sokağın ardındaki tepeler kadar büyük bir umut taşıyordu. Bir de dükkânın kirasını nasıl ödeyeceğine dair henüz kimselere sezdirmediği küçük bir endişe...

​Eşi içinse aynı 14 Ekim bambaşka bir anlama geliyordu. O günü, Mehmet’in eve ilk kez yorgun ama yüzünde kocaman bir gülümsemeyle döndüğü an olarak hatırlardı. Akşam olduğunda dükkândan getirdiği iki gazozu mutfak masasının üzerine bırakmış ve “Artık bizim de bir yerimiz var” demişti.

​Bakkalın yanında çalışmaya başlayan Tuna içinse 14 Ekim, ilk iş günüydü. Mehmet Amca açılışın hatırına Tuna’nın ilk maaşını da o gün vermişti. Tuna ilk maaşını aldığı gün eve giderken ayakkabılarının altındaki kaldırım taşlarını bile farklı gördüğünü söylerdi. Gerçi maaşının tamamını harcamaya başlayınca kaldırım taşlarından çok, mağazalardaki etiketleri farklı görmeye başladığını da gülerek itiraf eder, “İnsan kendi parasını harcarken fiyatların karakterini anlıyor” derdi.

​Mahallenin çocukları için 14 Ekim’in bambaşka bir kokusu vardı. Sararan çınar yapraklarının üzerine düşen ilk ince yağmurun, sokak aralarından yükselen kestaneli soba dumanlarının ve fırından yeni çıkmış somun ekmeğin birbirine karıştığı o tarifi imkânsız sonbahar kokusu... Sonbahar, çocuklar için sadece havaların soğuması değil, oyunların ve lezzetlerin boyut değiştirmesi demekti. Yaz sıcağında tozlu arsalarda yuvarlanan plastik toplar yerini ıslak kaldırımlarda oynanan sekseklere bırakır, yazın son gazoz kapakları ve misketleri ceplerde bir sonraki bahara kadar saklanmak üzere yerini sağlamlaştırırdı.

​Siyah önlüklerin üzerindeki kolalı beyaz yakaların poyrazda titrediği, ayakkabıların çamurlu su birikintilerini neşeyle sıçrattığı o günlerde, mahallenin kalbi yine aynı ahşap tezgâhlı küçük bakkalda atardı. Şemsiye çikolata, taze ekmekli sabahlar... İçeri giren çocukların yüzüne önce içeride kurulan döküm sobanın sıcaklığı ve ahşap raflara sinmiş o tatlı bakkal kokusu vururdu. Toprak yoldan getirdikleri çamuru eşikteki çuvala silip içeri süzülen çocuklar ne alacaklarını gayet iyi bilir gibi görünür, sonra cam kavanozların ve gıcırdayan rafların önünde on dakika boyunca kararsızlıkla dikilirlerdi.

​Nefesi kesene kadar yutulmaya çalışılan leblebi tozu mu, içinden karikatür çıkan TipiTip sakız mı, horoz şekerleri mi, yoksa tezgâhın altındaki tahta kutuda duran renkli akide şekerleri mi? Bozuk parayı avucunda iyice sıkarak terleten çocukların bu tatlı kararsızlığına, bakkal amcanın sabırlı tebessümü eşlik ederdi. Sonunda çoğu yine aynı klasik tercihe sığınırdı. Parlak jelâtine sarılı bir şemsiye çikolata.

​Akşamüstü erken çöken karanlıkta sokak lambaları cılız sarı ışıklarını yakarken, sokak aralarından yükselen “Booozaaa!” sesleri çocuklara evin yolunu hatırlatırdı. Eve dönüldüğünde soba borularının üzerindeki mandalina kabuklarının yaydığı koku karşılamalıydı insanı. Çocuklar, sobanın yanındaki divanlara büzüşüp üzerindeki kestanelerin çatırtısını dinlerken, dışarıda yaprakları süpüren rüzgârın sesine kulak verir ve o dingin sonbahar akşamlarında televizyonun açılış çizgi filmi Taş Devri, Pembe Panter, Tom ve Jerry veya Tarzan’ın başlamasını beklerdi.

Yıllar, Mehmet Amca’nın dükkânının camına vuran akşam güneşi gibi yavaş ama süzüle süzüle aktı. Bir zamanlar kapıdaki küçük zili çıngırdatıp içeri dalan, ceplerinde taş ve gazoz kapağı taşıyan o dizleri kabuk bağlamış çocuklar, şimdilerde aynı zili, kucaklarında kendi çocuklarıyla temkinli bir şekilde çalıyor. Dün, boyu tezgâha yetişmediği için parmak uçlarında yükselip çikolata isteyenler, bugün çocuğunun elinden çikolatayı “Yemeğe az kaldı, dişin çürüyecek!” diye uyarma olgunluğuna erişmiş durumda. Değişmeyen tek şey ise Mehmet Amca’nın burnunun ucuna düşmüş gözlüklerinin üstünden süzdüğü o babacan bakış.

Ancak mahallenin asıl dayanağı, tezgâhın üzerinde duran o meşhur veresiye defteri. Tezgâhın ahşabına adeta demir atmış duran o devasa hesap abidesi, zamanın teğet geçtiği görünmez bir terazi gibiydi. Kurşun kalemin kâğıdı zedeleyerek bıraktığı her derin iz, ay sonunu getirmeye çalışan bir evin mutfağına, bir çocuğun avucuna tutuşturulan sakıza ve komşuluk hakkının sessizce gözetilmesine tanıklık ediyordu. Mürekkebi dağılmış isimlerin ve üzerleri çizilerek helalleşilmiş rakamların ardında, aslında unutulmaya yüz tutmuş derin bir kader ortaklığı yatıyordu. O kapak kapandığında bile, sayfalarının arasından dökülen şey sırf borç harç değil, bir mahallenin göğsünde birlikte taşıdığı yükün hafifleyişiydi.​Zaman geçtikçe yaprakları kabararak bir ansiklopedi edası kazanan bu ciltli dev, artık sıradan bir defter olmaktan çıkıp mahallenin ortak hafıza bankasına dönüştü. İçindeki sararmış saman kâğıtlarında, bakkalın açılışından birkaç yıl sonrası olan 1974 yılından kalma iki somun ekmek borcunun yanına düşülmüş “Haftaya verecek”, 1989’dan kalma “Düğün sonrası kapatacak” notları ve çikolatalı parmak izleri katman katman birikmiş halde. Durum böyle olunca “Defter mi bakkalı taşıyor, yoksa bakkal mı defteri?” tartışması boşuna değildi. Ahşap tavanı tutanın kolonlar değil, o defterin heybeti olduğuna herkes emindi. Biri borç kapatmaya geldiğinde Mehmet Amca tozlu sayfaları bir tarihçi titizliğiyle hışırdatarak açıyor, mahalleli ise o defter var oldukça dükkânın ve mahallelinin yıkılmayacağını bilmenin tatlı huzurunu yaşıyordu.

​Derken bir sonbahar sabahı Mehmet Amca dükkânı kapatacağını söyledi. O gün hava kapalıydı. İnce bir yağmur bakkalın camına küçük damlalar bırakıyor, içerideki sarı ışık buğulanmış camın arkasından sokağa solgun bir leke gibi vuruyordu. Haberi alan, dükkânın önünde toplandı. Kimisi yıllar önce veresiye aldığı ekmeği, kimisi çocukken aldığı ilk çikolatayı anlattı. Kimi de Mehmet Amca’nın zor zamanlarda kendisine nasıl sessizce yardım ettiğini dile getirdi. Biri, “Mehmet Abi, sen olmasan o zamanlar ne yapardık bilmiyorum” dedi.

​Mehmet Amca başını hafifçe salladı: “Biliyorum” dedi, “veresiye defterinde yazıyor.” Herkes güldü. Sonra tatlı bir sessizlik çöktü. Mehmet Amca konuşmadan onları dinledi. Ardından duvarda yıllardır asılı duran küçük takvime baktı. 14 Ekim’in üzerine yıllar önce kendi el yazısıyla yazdığı iki kelime hâlâ orada duruyordu.

​“Benim için başlangıç.”

​Yanında çalışan Tuna eline kalemi aldı ve altına küçük harflerle ekledi.

​“Benim için ilk fırsat...” Bir an düşündü, sonra parantez içinde ekledi: (“Ve ilk düzenli maaş.”) Mehmet Amca yazıya baktı. “Düzenli kısmı tartışılır” dedi tebessümle.

​Mahallenin yaşlılarından biri takvime yaklaştı. Gözlerini kısıp yazıları okudu, cebinden eski bir mendil çıkarıp gözlüğünü sildi. “Benim için” dedi, “Kızımın ilk kez kendi kazandığı parayla eve ekmek getirdiği gün. ” Bir süre kimse konuşmadı. Sonra yaşlı adam hafifçe gülümsedi. “Ekmeği buradan almıştı.” Mehmet Amca da gülümsedi: “Onu ben de hatırlıyorum.”

​Mahalleli anılarda kaybolmuşken yağmur çiselemekten vazgeçti, hızlandı. Kepengin üzerinde biriken damlalar, sokak lambasının ışığında ince gümüş çizgiler gibi aşağı süzülüyordu. Herkes aynı tarihe bakıyordu. 14 Ekim. Tarih değişmemişti ama o tarihin herkesin içinde bıraktığı iz bambaşkaydı.

​Her yılın 14 Ekim’i benim için doğum günü. Mehmet Amca için bir başlangıçtı. Tuna için bir fırsat, bir baba için evladıyla duyduğu gurur, çocuklar içinse artık kapanacak bir bakkalın tatlı hatırası günü... Ve mahalledeki bazıları için, yıllarca “sonra öderim Mehmet Abi” deyip gerçekten ödediğini iddia edenler için bir veresiye devrinin başlangıcıydı.

​Belki de bazı günlerin toplumsal bir “doğum günü” olmasının asıl nedeni buydu. İnsanlar bir şeyin yalnızca kronolojik olarak başladığı günü değil, o başlangıca kendi hayatlarından bir anlam kattıkları günü hatırlıyorlardı. Çünkü aynı tarih, herkesin hayatında başka bir kapıyı açabiliyordu. Kimininkini umutla, kimininkini gururla, kimininkini çikolatayla, kimininkini de bir veresiye defteriyle...

​O gece Mehmet Amca ışıkları son kez kapattı. Dükkânın içindeki sarı aydınlık söndüğünde sokak bir anda karanlığa büründü. Mehmet Amca kapıyı kilitledi, anahtarı cebine koydu. Birkaç adım attıktan sonra geri dönüp kepenge baktı. “Şu kepenk de benden önce emekli olmalıydı,” dedi. Yanındaki genç güldü. “Abi, o da 14 Ekim’i bekliyordur belki.” Mehmet Amca başını salladı: “Onun doğum gününü bilmiyorum ama sesini bütün mahalle biliyor.” Birlikte yürüyüp uzaklaştılar.

Bakkalın ışıkları artık yanmıyordu. Ama 14 Ekim, mahallelinin hafızasında başka bir ışık olarak kalmaya devam etti. Çünkü takvimde tek bir tarih vardı, fakat o tarihin içinde herkesin kendine ait gizli bir doğum günü saklıydı. Ve belki de bazı doğum günlerinde pasta yerine iki gazoz, mum yerine bir bakkal lambası, dilek yerine de biraz umut yeterdi. Neticede, nefes aldığımız sürece her başlangıç da, her bitiş de, yeni bir doğuştu.                               Halil KORKMAZ

Yorum

Zerrin Korkmaz (doğrulanmamış) Per, 15 Ekim 2026 - 14:42

Çok güzel,çok akıcı bir anlatım. İnsan okurken o biber salçasının kokusunu duyabiliyor, mahalle bakkalında şemsiye çikolata almak için bekleyen kendi çocukluğuna gidebiliyor. Doğum günlerine bakış açımızı çeşitlendirdiniz, elinize kaleminize sağlık...
Nice doğum günlerine...

H.K💫RKMAZ (doğrulanmamış) Cu, 16 Ekim 2026 - 21:01

In reply to by Zerrin Korkmaz (doğrulanmamış)

Yorumunuz  yazının tam da dokunmak istediği yere ulaştığını hissettirdi.
Biber salçasının kokusunu hissetmeniz ve şemsiye çikolatalı çocukluk anılarınıza yolculuk yapabilmeniz benim için en büyük mutluluk. Yazımın sizde böyle güzel hisler uyandırmasına çok sevindim.
​Sevdiklerinizle birlikte nice huzurlu ve anlam dolu yaşlara!

Şenol. Zmrt (doğrulanmamış) Per, 15 Ekim 2026 - 16:17

Sevgili Halil kardeşim içindeki yazma yetisinin ortaya çıkmasına çok sevindim. Senin de doğum gününe gelen şu Sarı yaz ya da Pastırma yazı dedikleri sıcak günlerde insanın içini Yeşilçam filmleri gibi ısıtan kısa öykünü çok beğendim. Herkesin bir tarihle ilgili yaşanmışlığı vardır. gerçekten de bir tek tarih vardır ancak o tarihin insanlar üzerinde bıraktığı anılar binlerce kez farklı tecelli eder. Mezarlıklarda dolaştığımızda bazı mezar taşlarında rastlantı bizim doğum günümüze denk gelen tarih o mezarda yatanın ölüm gününe denk düşmesi nasıl bizi şaşırtıyorsa sizin öykünüzde de bahsettiğiniz gibi her tarih binlerce farklı anılara yol açabiliyor. Bir sonraki, öykünüzü sabırsızlıkla bekliyoruz.

Konuk (doğrulanmamış) Cu, 16 Ekim 2026 - 20:54

In reply to by Şenol. Zmrt (doğrulanmamış)

Kıymetli kardeşim,
​İçimden dökülenleri böyle zarif ve anlamlı ifadelerle karşılamış olman beni duygulandırdı. Güzel sözlerin ve samimi desteğin için teşekkür ederim.
​Dediğin gibi, takvimler hep aynı günü gösterse de o günün gölgesi de ışığı da her insanın hayatına bambaşka bir hikâyeyle düşüyor. Doğumla ölümün, neşeyle hüznün aynı tarihte buluşabildiği o garip tecelli, öykünün ve hayatın tam da kendisi belki de... Sarı yazın o kendine has ılıman havasını ve Yeşilçam sıcaklığını hissettirebildiysem ne mutlu.
​Bu güzel dokunuşun ilham ve cesaret verdi.

Ersin Kaya (doğrulanmamış) Pt, 19 Ekim 2026 - 12:30

Kaleminize sağlık. Yazınız beni de çocukluğuma götürdü. Çocukluğum film şeridi gibi zihnimden geçti. Yazılarınızın devamını bekliyoruz.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.